İlim ve Îman, Aklı Nurlandırmayınca

İlim ve Îman, Aklı Nurlandırmayınca

Muhterem Okuyucularımız;

Medeniyetimizde ilim ile ilgili birçok güzel söz vardır:

“İlim her geçen gün ziyâdeleşmiyorsa, eksiliyor demektir.”

“İlim amele dönüşmüyorsa, âlimin câhilden farkı yok demektir.”

“İlim maldan daha fazîletlidir. Malı sen korursun, ilim seni korur.”

Bu minvalde daha pek çok ifade ile bu konu zenginleştirilebilir. İnsan, aklı ile diğer varlıklardan şerefli hâle gelmiş ve kendisine mükellefiyet (sorumluluk) yüklenmiştir. Ancak tek başına akıl, insanın kemâli için yeterli değildir.

Akıl, Allâh’ın öğrettiği vahiyle tanışıp îmâna kavuşunca, karanlıklar aydınlanır; iki cihanın saâdet yolları önüne açılır. Aklı îmanla buluşturduktan sonra ona ufuk ve derinlik kazandıran ilimdir, irfandır. Aklı körelmekten kurtaran ilim yolları, Allâh’ın “el-Alîm” sıfatına mütenâsip şekilde sonsuzdur. İnsan, hangi ilim dalında ilerlerse ilerlesin sonunda kendi sınırını ve câhilliğini fark eder. “Kendini her şeyi bilmiş zanneden kimseler” aslında katmerli câhillerdir; sadece kendi cehâletinin farkında değildirler.

Hakikî ilim sahipleri, ilmin içinde derinleştikçe ne kadar az şey bildiklerini görür, tevâzu ve hiçlikleri artar; Allâh’a duydukları haşyet ve O’nun sanatına karşı hissettikleri hayret ziyadeleşir. Bu sebeple Rabbimiz, âyet-i kerîmede:

“…Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar…” (Fâtır, 28) buyurmaktadır.

İlmin, insanın iç dünyasında hayret ve haşyeti artırması gerekirken aynı zamanda onu “amele yönlendirmesi” beklenir. Aksi hâlde ilim sahibinin kendisine faydası dokunmayan bir ilme dönüşür ki Kur’ân-ı Kerîm, amelden mahrum bu ilim sahiplerini “kitap yüklü merkeplere” benzetir.[1] Âlimleri, ilmi gizlemeleri[2] ve kendi uygulamadıkları bilgileri başkalarına öğretmeye çalışmaları yüzünden azarlar.[3]

İlmin ham nefislerde meydana getirdiği bir zaaf da kibirdir. İnsanda takvâ, haşyet ve tevâzu meydana getirmeyen, hattâ amele dönüşmeyen ilim; kişide kendini başkalarından üstün görmeye ve kibre dönüşür. Şeytan, Allâh’ı bilmediği, tanımadığı için O’na isyan etmiş değildir. O, kendisini Âdem -aleyhisselâm-’dan büyük gördüğü için, kendisindeki üstünlüklerin gerçek sahibinin bizzat kendisi olduğunu zannettiği için isyana sürüklenmiştir.

Bugün de “aklın ve nefsin kölesi olan” insanlık, kendisini varlığın merkezine koyarak, kendi nefsini putlaştırarak, sahip olduğu bütün bilgi birikimini ve tecrübesini “kendi tanrılığını” ispat etmek için kullanma bedbahtlığına sürüklenmenin eşiğindedir. Yapay zekâ, robot-insan, ölümsüz insan (tanrı-insan) kavramlarının gittikçe artan bir şekilde dillendirilmesi, insanın “âciz” değil, yegâne “muktedir” bir varlık olarak görülmek istenmesi; ilmin değil cehâletin, tevâzuun değil gitgide artan kibrin nişânesidir. “Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmaya çalışan” bu insanlık; Allâh’ın sonsuz ilim, kudret ve sanatı önünde elbet ve er geç hiçlik secdesine kapanacaktır. Ancak o gün gelene kadar nice kalabalıklar ve nice nesiller bu beyhûde gâye uğruna helâk olup gidecek gibi görünüyor! Rabbimiz bizleri ve nesillerimizi muhafaza buyursun.

Kıyâmetin ayak seslerinin iyice yükseldiği bugünlerde Cenâb-ı Hak, hepimize aklımızı ilimle, kalbimizi îmanla nurlandırmayı nasip eylesin. Bizi, kendimizin, kâinâtın, dünya ile âhiretin ve mârifetullâhın gerçek ilmine kavuştursun. Âmîn.

 

 

[1] Bkz. el-Cuma, 5.

[2] Bkz. el-Bakara, 159-160, 174-176; el-Mâide, 67; el-Ahzâb, 39.

[3] Bkz. es-Saff, 2-3.