Muhterem Okuyucularımız;
Mü’min; Allâh’a îman eden, O’na güvenip bağlanan, O’nun emânına giren, O’nunla can bulan, O’nun boyasıyla boyanıp O’nun ahlâkıyla güzelleşen insandır. Mü’min, emin olunan, güven duyulan, muhabbet ve hürmete lâyık olandır. Seven ve sevilen, ülfet eden ve ülfet edilen kimsedir mü’min… Çizgileri nettir, sınırları belirli… Sevdiği şeyler bellidir, öfke duyduğu şeyler belli… Allâh’ın sevdiği ve râzı olduğu her şeyi sever; Allâh’ın hoşlanmadığı her şeyden uzak durmaya çalışır. Allâh’ı seveni sever; Allâh’a karşı buğz ve düşmanlık besleyenle arasına mesafe koyar. Rab olarak Allah’tan, peygamber olarak Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den, kitap olarak Kur’ân’dan râzıdır.
Mü’min, herkesi Allâh’ın kulu olarak görür; onları Allâh’a yaklaştırmaya, onlara Allâh’ı sevdirmeye çalışır. Allâh’ı seven, Allâh’ın da kendilerini sevdiği insanlara, zaman ve mekânlara ayrı bir gönül bağı vardır mü’minin… Allah sevdiği için peygamberlerini sever; velî kullarını, sâlih ve sâdık mü’minleri sever. Allâh’ın sevdiği ve râzı olduğu ibadetleri, güzel ahlâk ve davranışları da sever mü’min… Kendi mizacına uygun bir güzellik bulur, Allâh’a yaklaşmak için…
Bu mü’min karakterinin tam zıddı, kâfirin huy ve karakteridir. İçinde, fıtratında ve vicdanında yer alan bütün îman ayarlarını bozmuştur; îman ve hakikat pusulasını çalışamaz hâle getirmiştir kâfir… O yüzden pusulası hep yanlış gösterir. İçinde var olan, fıtratından getirdiği bütün güzellikleri “örtmüştür” kâfir olan… Onlarla birlikte duygularını, düşüncelerini hapsetmiştir. Rûhu büyük bir cendere içinde her an boğulur gibidir. İçi bir türlü rahat değildir. Her an huzursuz, her an çalkantılı bir ruh hâli içindedir. Mutsuzluğunu örtmek için dâimî meşgaleler bulur kendisine…
Allâh’ı inkâr edip sevmediği gibi, kendisini Allâh’a götürecek bütün hayır ve güzellik vesîlelerini de reddeder; onlara karşı da nefret kusar. Her fırsatta Allâh’a düşmanlığını ortaya koyacak şeylerle tesellî bulmaya çalışır. Kendini güvende hissettiği an, kibir âbidesi kesilir; işleri rayında gitmediği zaman büyük bir karamsarlığa düşer ve kaosa sürüklenir. Her şey ile kavgalıdır; kendisiyle, insanlarla, çevresindeki bütün varlıklarla… Ölümle kavgalıdır, var olmakla da… Fakirlik de başının belâsıdır, zenginlik de… Huzur da rahatsız eder, felâketler de… Onun kavgası, önce ve özellikle kendisiyledir, sonra da yoktan var edenle… Sâlim kafayla düşünmek istemez; çünkü bu düşüncenin kendisini “görmek istemediği hakikatlere götüreceğinden” korkar. Düşüncesini uyutur, duygularını uyuşturur.
Bir de bu iki net çizgi arasında alaca karanlık bir kişilik vardır; münâfık karakteri… Bulunduğu ortam, mü’minler arasındaysa onlara “benzer”; kâfirlerin arasına düştüğünde onlardan “ayrılamaz”! O, sadece kendi menfaatinin peşinde, uyanık(!) ve akıllı(!) bir tiptir. Kâfirlerin güçlü olduğunu gördüğünde onlara yanaşır; güç el değiştirdiğinde en samimî(!) mü’minden daha ileridir. Durmadan kendisini açıklamanın derdindedir; “Aslında ben sizdenim, onların yanında bulunuşumun sebebi…” diye başlayan cümlelerle zikzaklarını izah etmeye çalışır.
Ruhunda, inancında, duygu ve düşüncelerinde bir istikrar yoktur. Geliş gidişler sebebiyle rûhî ihtilâçlar/çalkantılar içindedir. Her an tedirgin, her an korkaktır. Yaptığı oyunların bir gün gelip ortaya çıkmasından, ayağına dolanmasından korkar. İki taraf da onu dışlar; kendinden kabul etmez. O yüzden bir o tarafa, bir bu tarafa sığınıp durur.
Cenâb-ı Hak bizi küfre ve nifâka düşmekten muhafaza eylesin. Bizi, îmânın halâvetini tadan, ihlâs sahibi, râzı olduğu ve kendisinden râzı olmuş kulları arasına dâhil eylesin. Âmîn.