Yemek Yedirme
mr ibn Âs radıyallahu anh'dan:
Bir adam Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'e:
- İslâm'ın hangi ameli daha hayırlıdır? diye sordu.
Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:
"Yemek yedirmekliğin, tanıdığın ve tanımadığın kimselere selâm vermekliğindir", buyurdu. (Riyâzü's-Sâlihîn)
Ebû Yûsuf Abdillah bin Selâm radıyallahu anh'dan:
Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
"Ey nâs! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabanızı ziyâret ediniz. İnsanlar uykuda iken namaz kılınız, selâmetle cennete giriniz", buyurdu. (Riyâzu's-Sâlihîn)
Sahâbe'den birisi Resûl-ü Ekrem Efendimiz'e :
- Ey Allah'ın Resûlü bana öyle bir amel söyle ki beni cennete koysun. Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz cevaben:
“Yedirmek, herkesin selâmetini dilemek, güzel ve doğru söz söylemek, mağfireti mucîb sebeplerdendir,” buyurdu.
Geçmiş Zaman Olur ki...
Eskiden Anadolu'nun her vilâyet, kasaba ve köylerinde şahıslara mahsus selâmlık namıyla misâfirhaneler vardı. Buralarda misâfirler ağırlanır, onların istirahatları için her türlü fedakârlık yapılırdı. Hane sahipleri bu hizmetlerinden, değil yorgunluk hissetmek, bilâkis büyük bir zevk alırlardı. Hatta bu selâmlıklara, kendi oturdukları evlerden daha fazla itina gösterirlerdi. Misâfirine hizmeti Allah-ü Teâlâ'ya hizmet telâkki ederlerdi. Halbuki o zamanın şartlarına göre misâfire ikram etmek, memnun edebilmek, çok zordu.
Çünkü kasabalarda bile, elektrik yoktu, aygaz yoktu, buzdolabı yoktu, telefon yoktu. Musluklarda akan su yoktu. Bu kadar yokluklar içinde gönül huzuru ile hizmet vardı.
O zamanlar pek az miktarda motorlu vasıtalar, ancak büyük şehirlerde görülmekte idi.
Bu bakımdan, o devirlerde hep at veya at arabası ile yolculuk edildiği için, misâfirlerin at ve merkeblerinin yiyecek, içecek ve bakımı da hane sahibine aitti.
Merhum pederim, her sene Ramazan ayının on beşinden sonra (sıla-ı rahim niyetiyle) memleketi olan Kadınhanı'na gider, o zaman henüz hayatta olan halamın evine misâfir olurlardı. Bayramı orada geçirip, yolculuğun icabını yerine getirdikten sonra İstanbul'a dönerlerdi. Fakirleri memnun eder, bilhassa büyük bir torbaya doldurdukları çil çil sarı iki buçuk kuruşluklar, bütün kasabanın çocuklarına kâfi gelirdi.
Bir seferinde beni de götürdü, henüz sekiz-dokuz yaşlarında idim. Mutad üzere Ramazanın nısfını ve bayramı orada geçirmiştik.
Bir gün kasabayı gezerken, büyükçe bir köşk gözüme ilişti. Bu belki, o beldenin en büyük yapısı idi. Merhum pederime bu binanın kime ait olduğunu sordum. Tebessüm etti, bir şey demedi. Sonra kıymetli babacığım, eski misâfîrhanesini (sattığı yeni sahibinden izin alarak), beni gezdirdi. Cephesi gayet geniş, odaları büyükçe idi, duvarları yüksekçe olup üst katındaki geniş pencereler bahçeye nâzır idi. Bahçe taş duvarlarla çevrili olup tam ortasında mermer bir havuz vardı. Sözün kısası, o semtin en muhkem binası idi. Oradan ayrıldık. Sonra kendimizin oturduğumuz, yani benim dünyaya geldiğim evi gösterdi. O daracık, iki odalı, basık tavanlı, ufacık penceresi ile, o misâfirhanenin yanında bir bekçi kulübesi mesabesinde bile değidi. Bu, ecdadımızın ruhî fedakarlıklarına mühim bir ölçü idi.
O zamanın insanları, bu yüce meziyetlerle ahlâklandıkları için, o kudsî hizmetlerini Allah'ın rızasını tahsil yolunda, seve seve ifâ ederlerdi. Gerek Selçuklular, gerek Osmanlılar devrinde, o zamanın sultanları, vezirleri, paşaları tarafından pek çok hayır müesseseleri yaptırılmış, o hanlarda, misâfirhaneler ve hastahanelerde, yolcuların istirahetleri temin edilmiş, yemekler yedirilmiş, hastalar parasız olarak tedavi edilmiştir.
Fakat maalesef şimdi gerek şehirlerde gerek kasabalarda bu güzel, İslâmî, insanî adet terkedilerek, herkes kendi nefsinin esiri olmuş, zenginler de bir kısım komşuları aç iken, her türlü israf, doymamazlık, tefahür, yani zenginliği ile öğünmek illeti baş göstermiştir.