İstikamet, Sevgi ve Şefkat Yolu

İstikamet, Sevgi ve Şefkat Yolu

Al­la­hü teâlâ ve te­kad­des haz­ret­le­ri in­sa­nı en gü­zel tak­vim üze­re ya­rat­mış, onun için in­sa­na âlem- i asg­âr de­nil­miş. İn­san cismânî ve ruhânî ola­rak bü­tün mevcûdâtın hülâsasıdır ve bu kâinat manzûme­si­nin için­de se­de­fin ih­ti­va et­ti­ği ne­fis bir in­ci me­sa­be­sin­de­dir. Ve Cenâb-ı Hakk haz­ret­le­ri bü­tün mükevvenâtı, cemâ­dat, nebâ­tat ve mah­lu­ka­tı in­sa­na hâdim kıl­mış­dır. İn­san ken­di kıy­me­ti­ni ve mes'uli­ye­ti­ni id­rak et­tik­den son­ra him­met ve gay­re­ti­ni yük­sel­te­rek, lâyık, yü­ce mer­te­be­le­re yö­nel­me­li­dir. O da ke­sik­siz da­imî ola­rak te­vazû üze­re tam kul­luk­dur.

La­kin pek az kim­se;  yal­nız Hâlik teâlâ haz­ret­le­ri­nin ir­fan ver­di­ği  ba­si­ret eh­li olan­lar bu in­ce­li­ği kav­rar­lar ken­di mü­ker­rem­li­ği­ni id­rak ede­rek ha­yat­la­rı müd­de­tin­ce ek­sik­siz ola­rak kul­luk et­me­ğe sa'y ü gay­ret eder­ler.

"Mü­rid" sâdık olan tâlib de­mek­dir. Al­la­hü teâlânın sev­gi­si ile ve O'nun sev­gi­si­ne ka­vuş­mak ar­zu­su ile yan­mak­da­dır.

Her işin­de Al­lah'dan kor­kar, tit­rer, Al­lah teâlânın sev­gi­si­ne ka­vuş­tu­ra­cak iş­le­ri yap­mak için çır­pı­nır. Her işin­de sabr ve af­ve­der. Her ge­çim­siz­lik­de, sı­kın­tı­da ku­su­ru ken­di­sin­de gö­rür. Her ne­fes­de Al­lah'ını dü­şü­nür. Gaf­let­le ya­şa­maz, kim­sey­le mü­na­ka­şa et­mez. Bir kal­bi in­cit­mek­den kor­kar. Kalb­le­ri Al­lah'ın evi bi­lir. As­hab-ı ki­ra­mın hep­si­ni (ra­dı­yal­la­hü teâlâ an­hum ec­ma­in) di­ye­rek iyi bi­lir. Hep­si­nin iyi ol­du­ğu­nu söy­ler.

Mu­hak­kak is­ti­ka­met, sev­gi ve şef­kat yo­lu­na yö­nel­me­si ge­re­kir.Bun­lar­la mut­ta­sıf olan sâlik, her­ke­si se­ver, şef­kat gös­te­rir bu ne­den­le kal­bin­de­ki pas­lar si­li­nir.

Her­kes­le ge­çim­li olur; çün­kü şef­kat­li­dir, mü­te­va­zi­dir.

İbâdetlerinde ku­sur et­mez; çün­kü Al­lah'ı se­ver ve Al­lah'dan kor­kar.

Muamelâtı te­miz­dir; çün­kü bi­lir ki muâ­me­le te­miz­li­ği iman­dan ge­lir.

Ha­ram­dan sa­kı­nır; çün­kü bi­lir ki ha­ram­la ka­za­nı­lan rı­zık in­san için mânevî ze­hir­dir.

Ak­ran­la­rı­nı se­ver ve on­la­rın hiz­me­tin­de olur; çün­kü bi­lir ki on­la­rı sev­mek Üstâzını sev­mek­dir, on­la­ra hiz­met et­mek Üstâza hiz­met et­mek­dir, Üstâza hiz­met et­mek ise Al­la­hı sev­mek­dir.

Ahlâkı gü­zel­le­şir hep iyi huy­lar ken­di­sin­de te­cel­li eder;

Bun­lar da, evrâdını bü­yük bir agâhlık için­de  ya­pıp, mâne­vi soh­bet­le­re de­vam­la el­de edi­lir.

Ha­sed, ni­fak, gıy­bet­çi­lik, baş ol­ma hır­sı,te­ces­süs, sû-i zan­cı­lık gi­bi kö­tü huy­lar kay­bo­lur.

An­cak böy­le sâlik­ler se­vi­lir ve ko­ru­nur.Böy­le­le­ri mür­şid­le­ri­nin gö­nül­le­ri­ne gi­rer, se­vi­lir ve iltifâtına nâil olur­lar.

İb­ra­him Düssukî -kud­di­se sir­ruh- haz­ret­le­ri:

Da­ha bu yo­la ilk gi­ren kim­se için şöy­le an­la­tır­dı:

Ye­ni mü­rid ki; da­ha ilk ha­lin­de  şer'î emir­le­ri gö­ze­tir ve Kur'an em­ri­ne gö­re ha­re­ket ede­rek, em­ri neh­yi bi­lir­se...onun gön­lü­ne ha­ki­ka­te doğ­ru bir yol açı­lır... hem­de sah­te de­ğil hakîkî...

Şa­yet işin ba­şın­da olan mü­ri­din ha­li an­lat­tı­ğı­mız gi­bi ol­maz­sa ya­ni ne em­re uyar; ne de ya­sak ta­nır­sa, onun gön­lün­de ha­ki­ki bir fe­tih ol­maz.

Bir şe­yi an­lat­mak, hiç­dir. An­la­mak  icab eder.Hiç bir za­man için an­la­tan; an­lat­dı­ğı mânânın mâri­fe­ti­ne eren, onun tam hâmi­li ol­duk­tan son­ra ko­nu­şan gi­bi ola­maz.

An­lat­mak  is­te­di­ğim ma­ka­ma, ba­zı mü­şa­he­de eh­li olan kim­se­ler de er­miş de­ğil­dir.

Şöy­le ki ba­zı Hak­k’ın yar­dı­mı­na nâil olup bir mü­şa­he­de âle­mi­ne ge­çen­ler de var­dır.Ne var ki bun­la­ra:

O, er­di­ğin ma­ka­mı vas­fet den­se ya­pa­maz­lar, çün­kü ha­ki­ki ve ek­sik­siz bir zev­ke sa­hib ola­ma­mış­lar­dır.

Bü­tün bun­la­rı an­lat­mak­dan kas­dım odur ki cüm­le evlâdım zevk eh­li ola­lar... vas­fe­den, an­la­tan de­ğil.

Son­ra ilim­le­ri esas, Rab­banî kay­nak­dan ala­lar, dil­ler­den, sa­tır­lar­dan ve kâğıtlardan de­ğil.

Ta­sav­vu­fun dik­kat edi­le­cek ta­ra­fı odur ki,in­san sı­fat ve sîret ba­kı­mın­dan in­ce ola... ya­ni ahl­âken za­rif ve ki­bar ola.. özün­de; her gün bir­bi­rin­den üs­tün, te­cel­li­ye ere ve te­rak­ki kay­de­de... bun­lar­ da ace­le ile ol­maz, ya­vaş ya­vaş... ya­ni ted­ri­ci bir şe­kil­de.

Bü­yük velî âri­fi-i bil­lah İb­ra­him Düssukî haz­ret­le­ri -kud­di­se sir­ruh-:

1. Mübtedî sâlik­le­rin Kur'an ahkâmına, emr ve ya­sak­la­rı­na dik­kat­li ol­ma­la­rı­nı an­cak bu sâye­de hi­cab­lar kal­kıp mânevî de­re­ce­ler ala­cak­la­rı­na,

2. Bu­nu ne­fis­le­rin­de tat­bik et­me­yib de işi lâf can­baz­lı­ğı­na dö­ke­rek (hal ve zevk eh­li ol­ma­dık­la­rı hal­de) de­vam­lı işi me­na­kıb­cı­lık­da yü­rüt­me­ğe yel­ten­me­le­ri­nin  fa­i­de­siz ol­du­ğu­nu ifa­de et­mek­te­dir­ler.

3. Evlâdlarının lâf eh­li ol­ma­la­rın­dan ziyâ­de zevk ve hal eh­li ol­ma­la­rı­nı,

4. Seyr ü sülûk yo­lun­da olan­la­rın sûret ve sîret iti­ba­riy­le za­rif, na­zik hüsn-ü hulk sa­hi­bi ol­ma­la­rı­nı is­te­mek­te­dir.                   Altınoluk Sohbetleri-1