İnfak

İnfak

Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur:

- Ey iman edenler, sadakalarınızı, malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan bir kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin. Çünkü onun hali, üzerinde bir toprak bulunup da kendine, şiddetli bir yağmur isabet eden, bu suretle o, kendisini

kaskatı bir taş halinde bırakmış olan kaypak bir kayanın hali gibidir. Onlar dünyada işledikleri hiçbir şeyden sevab kazanmaya muktedir olamazlar. Allah kafirler gürûhuna hayır vermez." (Bakara Süresi. 264)

Gene buyuruluyor:

- "Fisebilillah emvalını sadaka ve infak eden kimselerin sadakalarının sıfatı, şu danenin sıfatı gibidir ki; o dane yere düşer, ondan yedi başak biter ve her bir başakda yüz dane olmak üzere yedi yüz dane hâsıl olur. Ve Allah Teâlâ dilediği kulunun amelini kat kat fazla verir. Zira Allah'ın kullarına lutfu, ihsanı boldur. Ve ihlas ile sadaka verenlerin sadakalarını ve hallerini bilir."

"O kimseler ki onlar mallarını fîsebilillah infak ederler; sonra infak etdikleri sadakalarına başa kakma ve eza gibi şeyleri tâbi kılmazlar. Onlar için Rabbleri indinde mahfuz selam vardır. Binâenaleyh onlar üzerine korku yokdur ve onlar mahzun da olmazlar." (Bakara süresi, 261-262)

Bu ayet-i celîledeki infak; cihada ve cihadın gayrı Cem'i hayrata ve muhacirine yardım etmeye de şamildir.

Yapılan infak, ihsan, yardım; ihlas ile rıza-i ilahiyeye mukarin olduğu takdirde bire yedi yüz misli ve hatta daha fazla mükafat ihsan buyuracağını Cenab-ı Hak beyan ile insanları fisebilillah infaka tergib buyuruyor. Şu kadar ki infak etdiği kimselere başa kakmak ve yahud "ticaretle meşgul olsanız, çalışsanız olmaz mı? Veya şunu sana vermedim mi? Sizden rahatsız oluyorum." gibi kalb kırıcı sözlerden sakınmak lazımdır. Nitekim diğer bir ayet-i celilede de mern-ü ezanın, ameli ibtal edeceği beyan buyuruluyor.

Fahr-ı Râzî ve Kâdî'nin beyanına nazaran bu ayet-i celile Hazreti Osman ve Abdurrahman bin Avf radıyallahu anhüma haklarında nazil olmuşdur.

Tebük Gazvesi'nde Hazreti Osman radıyallahu anh her takımıyla bin deve ve bin dinar yani altın hediye eyleyib, Abdurrahman bin Avf radıyallahu anh da sekiz bin dinardan ibaret olan servetinin yarısını İslam askerlerine sarf olunmak üzere verince, bu ayet-i celile nazil olmuşdur.

Hazreti Osman radıyallahu anh, hediyesini Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize getirince, Resûlû Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

"Ya Rabbi! Ben Osman'dan razıyım. Sen de razı ol!" buyurdu. Ve Abdurrahman bin Avf radıyallahu anh'a da:

"Hanende alıkoyduğun sermayene de Allah Teala bereket versin" buyurdular.

İşte bu büyük duaya mazhariyet ne büyük mutluluktur.

Hak Teala hazretleri cümlemizi rızası yolunda infak ile hayırlı ameller; müyesser kılarak rızayı ilahisine mazhar buyursun! Amin!. (Musahabe 3, Hicret-infak bahsi)

SAHÎ VE BAHÎL

Bir hadis-i şerifde; sahî ve bahilin, ruhi halleri beliğ bir misal ile tasvir buyurulmuşdur.

Sahi olan kimse - sıkıntı içinde olan bir fakirin ihtiyacına, yardımına koşmakla gönlünde bir inşirah, kalbinde bir ferah, bir inbisat husule gelir ki bu inbisat vücüdunun her tarafını istila eder.

Bahîl olan kimse de, düşkün fakirlere karşı katı yürek ve merhametsizliğine binâen, yardımda bulunamadığından, kalbinde bir ıztırab ve bir sıkıntı hisseder. Kalbinin bu üzüntüsü de basından ayağa kadar cismini istila eder. Bir fakire muavenet edib de, gönlünü azab ve ıztırabdan kurtarmaya, muvaffak olamaz.

İşte hadisi sahihde edebi bir uslübla Sahî ile Bahîl'in hali böylece temsil-ü teşbih buyurulmuşdur.

BÜYÜK ÖRNEKLER

Huzeyfetü'l-Adevi anlatıyor:

- Yermük Harbi'nde amcamın oğlunu bulmak ve yanımdaki sudan biraz vermek üzere yaralıların arasına girdim. Ben kendi kendime şöyle düşünüyordum:

- Eğer ölmemiş ise ona su verir, yüzünü meshederim. Ben böyle düşünüp dururken, onun yanına vardım. Ve sordum:

- Su ister misin? başı ile:

- Evet, diye işaret etdi. Tam o esnada bir yaralının "Aaah" diye inlediği duyuldu. Amcamın oğlu bana:

- Ona götür suyu, dedi. Hemen ona vardım. Bir de ne göreyim o inleyen Hişam b. As imiş. Ona da:

- Su ister misin? diye sordum. O esnada "Aaah" diye bir başka feryad duyuldu. Hişam bana:

- Ona götür suyu, dedi. Ben de ona koşdum. Yanına vardığımda ölmüşdü. Sonra Hişam'a yetişeyim diye koşdum, geldiğimde o da ölmüştü. Bari amcamın oğluna yetişeyim istedim, fakat yanına vardığımda o da ruhunu teslim etmişdi.

FELAH'IN ŞARTI

Yusuf b. el-Hüseyn der ki:

- Nefsine mülkiyet hakkı tanıyanın, isarı sağlıklı değildir. Çünkü o kendine aid gördüğü mala nefsini daha layık görür. Gerçek isar, eşyanın tamamını Hakk'a aid olarak kabul edenlerin isarıdır. Bu dereceye ulaşanın îsarı, en doğru olandır. Çünkü bu dereceye ulaşan kimse kendisini ve elini, emaneti sahiblerine dağıtmakla vazifeli bir emanetçi olarak görür.

Saliklerin "isar" ile amel etmeleri, nefs tezkiyesi, kalp tasfiyesinden geçmiş olmalarından başka bir sebeple değildir. Allahü Teala ahlakını düzeltmeyen salike isar sıfatı vermez. Tabiatında sehavet sıfatı bulunanların neredeyse tamamı sufidir. Çünkü sehavet, ahlaka aid bir sıfattır. Sehavetin zıddı cimrilikdir. Cimrilik ise nefsanî sıfatlar cümlesindendir. Nitekim Allah Teala: "Nefsinin cimriliğinden korunanlar felaha erenlerdir" buyuruyor. (el-Haşr, 59/9)

Bu ayetde, felahın hükmü, cimrilikten, korunma şartına bağlanmıştır. "Kendilerine verilen rızıklardan infak edenler, Rablarından bir hidayet üzeredir, felaha erenlerin ta kendileridir. (el-Bakara, 2/3-5) ayeti kerimesinde de felahın şartı, infak ve bol bol dağıtma esasına talik edilmiştir. Felah iki cihan saadetini içine alan kelimedir. (Avarilfu'l-Mearifden)

ZÜHD'ÜN ANLAMI

Gene îsar hakkında Bayezid Bestamî kuddise sirruh anlatır:

- Belhli bir gencin beni mahcüb eden sözünü hiç unutamam. Bu delikanlı hac için gelmiş ve bana:

- Siz zühdü nasıl anlarsınız? diye sormuşdu. Ben:

- Bulunca yeriz, bulamayınca sabrederiz, dedim. Delikanlı:

- Bunu bizim Belh'in köpekleri de yapıyor, dedi. Bu sefer ben:

- Size göre zühdün, isarın ölçüsü nedir? diye sordum. O da:

- Biz bulamayınca şükreder, bulunca da başkalarına veririz, dedi.

Zünnün der ki, üç şey şerh-i sadra ermiş zahidin alametidir.

1. Olanı dağıtmak.

2. Olmayanı istememek.

3. Azıkda başkalarını kendine tercih etmek. Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur ki:

- Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun. Nerede olursanız olun, sonunda Allah sizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. (Bakara Suresi, 148)

DUA VAKTİ - RIZA VAKTİ

Et-Tearruf'un marifet ehillerinin vefakârlık ve mücahedeleri hakkındaki altmış sekizinci babında denilir ki: "Faris rahimehullahdan işitdim, şöyle anlattı:

- Bazı dervişlerden duydum. Şöyle anlatmışlardı:

Hayber vak'asının olduğu sene idi. Ben de insanlar arasında idim, çarpışmaya giriştim. Bir kaç ganimet alıp döndüm. Yaralılar arasında geziniyordum. Oralarda Ebu Muhammed el-Ceriri'yi gördüm. Hemen yüz kadar kişi ölmek üzere idiler. Ebu Muhammed'e:

- Ey Muhterem Şeyh, şu içinde bulunduğumuz belayı gidermesi için Allah'a dua etmez misin? dedim. O da:

- Dua etdim, fakat Cenab-ı Hak, ben Murad etdiğimi yaparım, buyurdu, dedi. Tekrar dua etmesini söyledim. Bana dedi ki:

- Kardeş bu vakit dua vakti değil, teslimiyet ve rıza vaktidir.

- Bir ihtiyacınız var mı? diye sordum.

- Susuzum, buyurdu.

Su getirdim, içmek üzere aldığında bana bakdı:

- Şunlar susuz kıvranırken ben bunu kat'iyyen içemem buyurdu ve suyu bana geri verdi. Ve ruhunu teslim etdi. Rahmetullahi aleyh.

Bir derviş der ki: Bir başka defa kendisine aynı şeyi söyledim. Bana:

- Ey birader, şimdi dua vakti değildir, rıza ve teslim günüdür. Çünkü dua bela inmeden evvel olmalıdır. Bu gün artık bela geldiğine göre rıza lazımdır, buyurdu.

Muaz ibni Cebel radıyallahu anh'ın rivayetine göre:

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

- Kaderden sakınmak asla bir fayda vermez. Duanın, inmiş olan belanın ve inmemiş olan belanın yalnız bir kısmına faydası olur. Onun için duaya sarılın ey Allah'ın kulları!"

Sevban radıyallahu anhın rivayetine göre diğer bir hadisde Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşdur:

- Kaderi ancak dua geri çevirir, ömrü de ancak iyilik artırır. İnsan ancak işlediği günah sebebiyle rızıkdan mahrum kalır. (Faslu'l-Hitab Tercümesi, sahife 227)

MİSAFİRİ NEFİSLERİNE TERCİH EDENLER

Ebu Hureyre radıyallahu anhın rivayetine göre, fakirliğe duçar olmuş bir adam, Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme gelerek:

"Ya Resulallah açım, bana yiyecek ver, dedi. Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, muhterem validelerimize haber göndererek "Yanlarında yiyecek bir şeyler bulunup bulunmadığı"nı sordu. Hepsi de yanlarında "sudan başka bir şey olmadağı"nı haber verdiler. Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem: O adama "bu gece sana yedirecek bir şeyimiz yok" buyurdu. Sonra sahabilere dönüp:

- Bu gece bu zatı misafir edene Allah rahmetiyle muamele etsin, buyurdu. Ensardan bir adam kalkdı ve:

- Ben misafir ederim ya Resulallah, dedi ve evine götürdü. Ailesine:

- İşte bu, Allah Resulü'nün misafiri, ona eksik bir şey bırakmadan ikram edin, dedi. Ev sahibinin hanımı kocasına:

- Evde çocukların yiyeceğinden başka bir şey yok, dedi.

Bu sefer adam hanımına:

- Öyleyse kalk çocukları oyalayarak hiç bir şey yedirmeden uyut. Sonra kandili yak. Misafir yemeğe başlayınca sanki lambayı düzeltiyormuş gibi yaparak ışığı söndür. Sonra misafirin karnı doyuncaya kadar yemesi için biz de ağızlarımızı yemek yiyormuş gibi şapırdatmağa başlarız, der.

Bunun üzerine kadın kalkar ve çocuklara hiç bir şey yedirmeden oyalayıp uyutur. Sonra kalkıp tirid yemeği hazırlar ve lambayı yakar. Misafir yemeğe başlayınca kadın kalkıp lambayı düzeltiyormuş gibi yaparak söndürür. Karı-koca bir şey yemeden ağızlarını şapırdatmaya başlarlar. Misafir gerçekten onlar da yiyor zannederek karanlıkta karnını güzelce doyurur. Karı-koca açlıklarını gizleyerek gecelerler. Sabah olunca erkenden Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna varırlar. Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem karı-kocayı görünce tebessüm ederek:

- Bu gece, falan adam ve filan kadın, Allahü Teala'yı hoşnut etdiler. Allahü Teala onlar hakkında:

"Kendi ihtiyaçları olduğu halde, kardeşlerini kendilerine tercih ettiler" ayetini nazil buyurdu, buyurur. (el-Haşr, 50/9) (Avarifu'l-Mearif tercümesi)

Bir zamanlar Medine-i Münevvere'de kıtlık baş göstermişdi. Hazreti Ömer radıyallahu anh devesinin kesilip fakirlere dağıtılmasını emretdi. Deve kesilip dağıtıldı. Güzel bir yeri de ayrılıp pişirilerek, önüne konuldu.

Hazreti Ömer yemekteki eti görünce sordu:

- Bu et yemeği nereden geldi?

- Kesilmesini emir buyurduğunuz deveden efendim.

Hazreti Ömer radıyallahu anh'ın rengi değişti. Tüyleri diken diken oldu. Hiddetli bir şekilde bağırdı:

- Ben size demedim mi ki deveyi kesip fakirlere dağıtın. Üstelik en iyi yerini önüme koyuyorsunuz. Derhal bu yemeği, önümden kaldırın! Fakir, muhtaç kimselere verin!

Az sonra, her zaman yediği "Kuru ekmek ile zeytin yağını" Besmele çekerek gönül rahatlığı içinde yedi. İşte bu halleri sebebiyle Hazreti Ömer denilince "adaleti" hatıra gelmektedir. Fakir fukara aç iken, boğazından yemek geçmezdi.

KİM DAHA CÖMERT

Cömertliği ile dillere destan olan Hatem-i Taîye dediler ki:

- Cömertlikte çok ileri gidiyorsun, bu yapdığın israf olmuyor mu? Onlara şöyle cevap verdi:

- Ne kadar çok olursa olsun, Allah için verilen israf olmaz.

Sonra kendisine sordular:

- Senden daha çok cömertlik yapan birisini gördün mü?

- Evet gördüm.

- Nerede gördün, kimmiş o?

- Bir gün yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir koyun kesip ikram etti. Koyunun kara ciğeri çok hoşuma gitti. Yemin ederek "Bu hayvanın karaciğeri çok hoşuma gitdi, teşekkür ederim" dedim.

Bir ara genç yanımdan ayrıldı. Sonra geri geldi. Baktım elinde on tane karaciğer var. Onları da pişirip bana ikram etdi. Ben bunları bir yerden satın aldı zannetmiştim. Daha sonra evinden ayrılmak için dışarı çıktığımda, on tane koyunun kesilip ciğerlerinin alındığını görünce, işin aslını öğrendim. Hemen kendisine çıkışdım:

-On koyunun onu da kesilir mi? Şöyle cevap verdi:

-Niçin kesilmesin? Benim on koyunum vardı. Ancak bunları kesebildim. Bir şey ki misafirimin hoşuna gitmiş, bunu yapmak da benim gücümün dahilinde, misafirden hiç bu esirgenir mi?

Dinleyenler şaşkınlık içinde tekrar sordular:

- Peki daha sonra sen bu gencin ikramına karşılık ne verdin?

- Ben fazla bir şey veremedim.

- Mesela ne kadar verdiniz?

- Verdiğim mühim bir yekûn teşkil etmez. Üç yüz deve ile beş yüz koyun.

- O halde sen ondan daha cömertsin.

- Hayır o genç benden daha cömerttir. Çünkü o koyunlarının tamamını verdi. Ben ise malımın çok az bir kısmını verdim. Bir fakirin yarım ekmeğinin tamamını misafirine vermesi mi mühimdir? Yoksa zenginin bir sürüden bir kaç deveyi misafirine ikram etmesi mi? Tabii ki elinde olanın tamamını vermek daha büyük cömertliktir.

Sultan Mahmud zamanında, ihtiyar biri hastalanmıştı. Doktora gitti. Doktor kendisine 500 dirhem (yaklaşık 1750 gram) bal yemesini tavsiye etti. İhtiyarın bal alacak parası yoktu. Ne yapayım diye düşünürken, oradan sultanın geçmekte olduğunu gördü. Yanına varıb halini arzetdi.

Sultan Mahmud vezirine:

- Derhal bu ihtiyara yirmi beş kilo bal veriniz, diye emir verdi. Veziri hemen atılıp:

- Efendim yanlış anlaşılmasın, ihtiyar bin yedi yüz elli gram istemişti, deyince vezirine:

- Ben ne istediğini iyi duydum. O kendine göre en azını istedi. Ben de bana göre en azını veriyorum. Aramızda bu kadar fark olsun, dedi.

BEREKETİN kaynağı

İyi kalbli salih bir ihtiyar vardı. Çiftçilikle uğraşırdı. Bağı, bahçesi, tarlası mevcud idi. Tarlasına tohum ekerken, önce iki rekat namaz kılar, sonra şöyle dua ederdi:

- Ya Rabbi, her şeyi ve hepimizi, yokdan var eden sensin. Ben senin zayıf bir kulunum. Şimdi toprağa atacağını tohumları senin kudretin ve merhametine teslim ediyorum. Onları yeşert ve bütün canlılar için bereketli kıl!"

Her ekim zamanı böyle dua ederdi. Cenab-ı Hak da onun tarlasını hep bereketli kılardı. Bağ ve bahçesindeki meyvelerden herkesin yemesini isterdi. Onun helal ettiğini bildikleri için gelip geçen herkes onun bağına bahçesine uğrar, yiyip içerlerdi. Herkesin yiyip içmesine rağmen, o yine herkesden çok mahsul kaldırırdı.

Günün birinde, bu hayır sever ihtiyar vefat etti. Geriye üç oğlu kaldı. Bağ bozumu zamanı, çocukları kendi aralarında şöyle konuştular:

- Biz babamız gibi yapar isek geriye çok az mal kalır, sıkıntıya düşeriz. Bunun için kimseye haber vermeden, sabah erkenden gidip, kimse gelmeden meyveleri toplayalım.

Sabah erkenden kalkıp bağa vardılar. Daha ortalık yeni ağarıyordu. İçlerinden birisi:

- Etrafa dikkatle bakın, fakirler gelecek olurlarsa bağa almıyalım, dedi. Diğeri de:

- Bunlar bizim kendi malımız, onların ne hakkı olacak, tabii ki içeriye almıyacağız, dedi.

Böyle konuşurlar iken bağın içine girdiler. Fakat hayretler içinde kaldılar. Önce kendi bağları olup olmadığında tereddüde düştüler. Etrafa iyice bakınca kendi bağları olduğunu anladılar. O gece yağan dolu sebebiyle bütün asmaların dallarının kırıldığını, üzümlerin toplanamıyacak şekilde harab olduğunu dehşet içinde gördüler. İşte o zaman hatalarını anladılar:

- Biz, Allah'ın bize verdiği nimetten fakirleri mahrum bırakmak istersek, Allahü Teala da bizi bundan mahrum bırakır, dediler.

Üzüntü içinde geri dönerlerken, birbirlerini suçlamaya başladılar. Yolda babalarının her zaman iyilik yapıp ihsanda bulunduğu ihtiyar birisi ile karşılaştılar. O şahıs onları üzüntülü bir şekilde görünce sebebini sordu. Onlar da durumu anlattılar.

İhtiyar gözü doymaz mirasçılara dedi ki:

- Ben sizin babanızın dostuyum. Onun çok iyiliklerini gördüm. Baba dostu olarak size biraz nasihat etmek istiyorum. Kimin malını kimden kaçırıyorsunuz. Fakirleri kimsesizleri gözetmez iseniz, işte Allahü Teala size böyle azab eder. Bir musibet bin nasihatten iyidir. Bundan sonra aklınızı başınıza toplayın. Tohum ekerken, ağaç dikerken, yalnız kendiniz için yapmayın! Bütün insanların hatta hayvanların, kuşların fayda görmesine, rızıklanmasına niyyet etmelidir, böyle niyet edilirse, hasat bereketli olur. Meyveler, mahsuller kaldırılınca, fakirin hakkı olan Öşrünü hemen vermelidir. Öşrü verilmeyen malın tamamı haram olur, yemesi kullanılması caiz olmaz.

Kimseye vermemek, göstermemek için hırsız gibi mahsulü gece kaldırmamalıdır. Böyle yapılırsa Allahü Teala bereketini kaldırır. Allah için verilenler malı eksiltmez. Allahü Teala ve Tekaddes hazretleri verilen sadaka, zekat, Öşr sebebiyle mallarda bereket hasıl eder.

Şuna hayret edilir ki, maalesef günümüzde namazlarını kılan, oruçlarını ve diğer İslamî ibadetlerini ifa eden hatta nafile ibadetleri bile terk etmeyen bir çok müslüman kardeşlerimiz, zekat ve Öşr konusu üzerinde lakayddırlar. Halbuki bunların ifası, yerine getirilmesi Cenab-ı Hakk'ın emridir, farzdır. Ehemmiyetine binaen bu kişilerin yeni neşredilen Hamdi Döndüren Efendi'nin Delilleriyle İslam İlmihali'nin 483'den 550. sahifesine kadar olan bahisleri dikkatle okumalarını tavsiye ederiz.