İhlâsa Sarılmak

İhlâsa Sarılmak

Altınoluk: Efendim bizim için bu anlar en kıymetli anlar. Elhamdülillah sizi çok sıhhatli görüyoruz. Bu anları biz, sizin çok zaruri gördüğünüz öğütleri almaya ayırsak diye düşündük. Öncelikle sizin öğüt olarak vermeyi düşündüğünüz mesajları alsak diye arzu ediyoruz. En son sohbetimizde Hz. Ebu Bekir efendimizden epeyce konuşulmuştu. Hz. Ebu Bekir üzerine müstakil bir sohbet yapılsa diye düşünmüştük. Hz. Ebu Bekir (r.a.), Rasûlullah Efendimizin yetiştirdiği en mümtaz müslüman. Hepimizin örnek alabileceği bir şahsiyet. Onun fârik vasıfları nelerdir? Buradan başlayalım isterseniz.

- Fârik vasıfları, Fahri kâinat efendimizin ahlâkı, âdâbı ne ise aynen Cenab-ı Hakk Ebu Bekir Efendimize nasib etmiş. Sadr-ı nebeviden almış oraya yerleşmiş. Onun her dediği isabetli, gerek ahlâkî bakımından, gerek şecaati bakımından, gerek merhameti bakımından. Ondan daha fazla bir şey söylemeye bizim takatimiz yetmez. İnsan üstü bir yaratılış. İnsan üstü bir yaratılışın nasıl tarifi yapılır?

Bir insan vaktini değerlendirmek için ne icab ediyorsa, kendi kabiliyetine bakacak evvela, -tabii bu da irfan işi- ona göre hayatını ayarlayacak. Sıhhati zayıfsa, gene zayıf sıhhatiyle kendi yolunda yürümeye gayret edecek. Kimisinin fazla ibadete kabiliyeti vardır. Vücud kuvvetlidir, fazla ibadet eder. Kimisinin şecaate kabiliyeti vardır. Hepsini topladığın zaman aynı manadadır ama yollar ayrı. Varış aynı, yollar ayrı. Cenab-ı Hakk herkese o fırsatı vermiş. Bir hastanın bile vazifesi var. Hasta yalnız kendisini düşünüp yatmayacak, elinden hiçbirşey gelmezse bile ümmet-i müslimini düşünüp dua edecek. Her giden yol, irfan yolu Cenab-ı Hakk'a varır. İlle şu olsun, ille bu olsun dememeli. Kimisi namazla terakki eder. Namaz, namaz... gözünü açamayacak hale gelir. Bazısının oruç tutmak çok hoşuna gider. Sık sık oruç tutar. Hatta her gün oruç tutmak muvafık görülse oruç tutacaklar vardır. Bazıları irfanla, bazıları neşriyatla. Hele bu zamanda neşriyat en önde gelen hizmetlerden elhamdülillah. Dediğimiz gibi maddi yardım yapmak, müsaid olanlar için. Müsaid olmayanlar maddi yardım yapamazlar. Ben maddi yardım yapamıyorum diyerek de bir kenara çekilmek olmaz. Herkesin yapacağı bir iş vardır cemiyette. Cenab-ı Hakk kısıtlamamış elhamdülillah. Namazımızın bile bir mekânı yok. İstediğiniz yerde namaz kılabiliyorsunuz. İlle şu camide kılacaksın, şurada kılacaksın o da yok. Bu, Cenab-ı Hakk'ın lütfu ihsanı. Herşey kolay müslümanlıkta.

Ne var işte, zeki olanlar zamanla beraber irfana sahip oluyorlar. Cenab-ı Hakk onların irfanlarını arttırıyor. Hakkı daha iyi görüyorlar. Ne icab ediyorsa, onu daha iyi tatbik ediyorlar. İrfanı az olanlar, tabii onlar daha geride.

Bütün iş, en iyi düstur, herkesin dikkat edeceği, Cenab-ı Hakk'tan ihlâs taleb etmek. Bir mecliste ihlâs var mı, orada herşey var. İhlâs yok mu, istediği kadar kitaplar okunsun, tefsirler vesaire vesaire... gene noksanlıktır. Fakir dualarımda daima "Ya Rabbi ihlâsımı arttır" diye dua ediyorum. İhlâs en güzel şey. İhlâsı olana Cenab-ı Hakk bol bol ihsan eder.

Altınoluk: İhlâstan neyi anlamak gerekir efendim?

- İhlâsın başı istikamet oluyor. İstikamet ehline ihlâs veriyor Cenab-ı Hakk. Bakınız mesela, Bayezidi Bestami hazretleri bir gece kalktı, sabaha kadar ayaküstü kıyamda, Cenab-ı Hakk'a niyaz etti. Allahu âlem Yahya bin Muaz (r.anh) dı, o da onun arka tarafında oturuyor. Bu böyle sabaha kadar devam etti. Şimdi buna hangi kuvvet yetişir? Cenab-ı Hakk ona, o ihsanı vermiş. İkide bir başını yukarı kaldırıyormuş, "istemem istemem" diyerek. Sonra gözünü açınca bakmış arkasında Yahya bin Muaz (r.anh)'ı görmüş.

- "Sen burada mıydın?" demiş. O da:

- "Evet buradaydım" demiş.

Bayezidi Bestami hazretleri söylemeye mecbur oluyor:

- "Bana Arş-ı Alâ gösterildi. Cennet, dünya, herşey ne varsa gösterildi. ?İster misin?' denildi, muvafakat etmedim. Bir çok kerametler gösterildi. 28 tane kerametin hepsi gösterildi. Tayyı mekan olmak, dünyanın hazinesine malik olmak, buna mümasil bir çok makamlar vesaire. Ben hepsine "lâ (hayır)" dedim. Çünkü bunlar kutta-ı tarîk (terakkiye mânî) olmuş oluyor."

İhlâs üzerinde çok durmuşlardır büyükler. Şu oluyor, bu oluyor, bunlar avâm-ı nasın, cahillerin işi. Maalesef günümüzde herkes böyle insanların peşinde koşuyor. Şu kerameti var, bu kerameti var, şöyle dedi, böyle dedi diye. Halbuki onların hiçbir kıymeti yok. Batıl yollarda olanlarda da keramet oluyor. Ama halis keramet değil, istidrâc.

Büyükler keramet göstermekten tir tir titrerler. Fakat zamanı gelir keramet göstermeye mecbur olurlar. Muhatabları kamil insanı anlamaz, bu sefer o şekilde zuhur ederler.

Üstadımız kuddise sirruh hazretleri Şam'da sohbet ederlerken, böyle çekirge gibi etrafında dolaşırlardı, acaba ne keramet zuhur edecek diye. Tabii muhterem üstadımız buyururlardı ki, "Ebu Bekir (r.a.) efendimiz hazretleri, güzide-i sahabe olduğu halde, kendisinde hiç keramet görülmemiştir." Yani siz bu kerametten vazgeçin manasına. Sadece kerametle filan meşgul olmak tamamen farklı bir iş bu. Cenab-ı Hakk'tan uzaklaştırır.

Ashabın ihlâsı kuvvetli olduğu için, onlar böyle şeyler hiç yapmazlardı, göstermezlerdi. Sade bir insan gibi, yer, içer, oturur, kalkar, konuşulması icab ederse konuşur. Onlar böyle insanlardı.

Sonra zaman geldi dinde zafiyet peyda oldu, çok kimselerin muhakkak birşeyler görmesi icab etti, ancak o zaman göstermeye başladılar büyükler kerametlerini. O da icab ettiği zaman.

Eyüp Sultan'dayız, yirmi-yirmibeş sene evvel. Birisi var, o da keramet aşığı. Geldi böyle cebime bak diyor. "Cebinde ne olduğunu bilmem mi lazım? Böyle şeylerden vazgeç" dedim. Farzedelim bilsem ne, bilmesem ne. Çok büyükler vardır hiç keramet zuhur etmez. Her hali keramettir ama onu ehli anlar. Bazı insan vardır onun çok dûnundadır ama devamlı keramet saçar. Hangisi fevkindedir, evvelki onun fevkindedir tabii.

Ne kadar güzel, Beyazidi Bestami hazretleri gece sabaha kadar kıyamda duruyor, Cenab-ı Hakka karşı, huzur halinde. Şu şu şu teşvikler olduğu halde. Hepsi dünyanın bir parçası deyip reddediyor. Buna kim ulaşır? Cenab-ı Hakk'ın sevgisinin, Cenab-ı Hakk'ın rızasının yanında bir hiçtir.

Büyükler daima imtihana tabi tutulur. Hastalıkla, yoklukla, muhatablarının iftirası, türlü türlü sebepler. Bir gün İbrahim Ethem hazretleri dar vakit kuyuya gidiyor, kuyudan su çekecek. Sallıyor kovayı, fakat kova dolusu gümüş çıkıyor. Tekrar sallıyor, altın çıkıyor. Üçüncüde koca bir kova dolusu mücevherat çıkıyor. "Ya Rabbi! Şimdi bana su lâzım, istemem" diyor. Reddediyor. Halbuki dünyada mal ne kadar kıymetli birşey. O kovadaki mücevherat da dünyayı alacak vaziyette. Ama maddeten ona ehemmiyet vermiyor. Dördüncüde kovayı sallıyor, bu sefer "al onu istiyorsun madem ki" deniyor, suyu çekiyor, alıyor abdesti. Abdest almak ne kadar kıymetli Allah'a ibadet etmek için...

Altınoluk: Efendim söz ihlâstan açılmışken, ihlâs mevzuuna biraz devam etsek. İhlâsı yaralayan şeyler nelerdir? İnsan ihlâsı nasıl kaybeder veya yaralanır ihlâsı?

- İhlâsı yaralayan şeyler dünyevî menfaatler, dünyevî şöhretler, buna mümasil şeyler. Bazı insan vardır, parayı çok sever, onunla münhemiktir. (O işin üzerine çok düşer) Bazı insan vardır, şöhreti sever. Aman şunum olsun veya herkes beni alkışlasın der. Herkesin takıldığı bir nokta var. İşte ihlâsı bunlar zedeliyor. Bunların hepsi kalpten silinirse ancak o zaman ihlâs sahibi olur insan. Zararlı şeylerden kaçınmalı, ihlâsa sımsıkı sarılmalı.

Sonra, fazla methetmelere falan aldanmamalı. Üstadımız kuddise sirruh hazretlerinin bir insanı bir defa methettiği görülmemiştir. Aleyhinde de konuştuğu görülmemiştir. Fakat ona mukabil onu hal ile ifade etmişlerdir. Bazen iltifat etmişlerdir tabii. Ona göre türlü türlü durumları var bunun da.

Altınoluk: Böyle medihler karşısında ne yapmalı efendim?

- Bilhassa Şam'da birbirlerini çok methederler. Oooo... Öyle uçururlar ki, onu dinleyen biraz bu zararlı yollara mütemâyil ise hemen kapılır ona. Gelir oturur oraya hoşgeldiniz der, artık başlar meziyetleri teker teker saymaya. O kadar ki, hiçbirisi itiraz etmez. Onların da hoşuna gider. Ancak bunlar faideli şeyler değil. Mürşid-i kamiller böyle şeylere temas etmezler. O da müridse sessizce gelsin kulluğunu ifa etsin.

İhlâsa götüren şey de tabii istikamet. İstikamet ehli çabuk terakki ediyor. Kalbinde kötülük namına birşey yok. Tabii bundan ayrı yolda olanlar aynı şeyi bulamıyorlar. Kılıkla kıyafetle olmuyor bu iş, ille kalbin temizliği, kalbin huzuru ile oluyor. Bazen şöhretli insanlar vardır, üstadımız onlara çok ehemmiyet vermezdi. Halbuki memlekette meşhur. Gelir eşikte oturur. Şöhreti kendine aid onun. Katiyyen fazla ilgilenmezdi. Tabii sevdiklerini yanından bırakmazdı. Yaklaştırırdı mümkün olduğu kadar. Bunun da çaresi mürşidi kamillere sımsıkı sarılmak, tam bağlanmak. Bazısı vardır sağı, solu çok dolaşır. Birçok şeyler duyar. Cevap vermese bile kalbinde çürümeye sebep olur. Zamanla eski halini kaybeder. Birisi vardır, herkesle aşırı ülfet eder. Dersi daha başlangıçta. Fazla ihtilat ta iyi değil. Ama zaruret olursa, zaruret müstesna. Yani kalbi o ihtilat edilen tiplere kaptırmamalı.

Altınoluk: Efendim bu zamanda ilişkiler çoğalmış. Bir insanın günlük hayatına çok farklı münasebetler giriyor. Mesela 30-40 sene önce bir insanın hayatı çok sadeydi. Şimdi gazete giriyor, televizyon giriyor, günlük iş ilişkileri giriyor. Diyelim haftalık sohbetler yapılıyor. Haftadan haftaya o sohbetin tesirinin kalması biraz zorlaşıyor mu?

- Tabii zorlaşır. Uyanık olacak, kendini daima kontrol altında tutacak. Huzuru ilahide olduğunu bilecek, "Siz nerede olursanız, O sizinle beraberdir" ayetine dikkat edecek. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda olduğumuzu tam hakkıyla bilsek, kendimizi kaptırmayız. Tabii bilmediğimiz anlar oluyor, türlü türlü.

Altınoluk: Böyle zamanlarda gönül dostlarıyla münasebeti arttırmanın da çaresi var mı efendim?

- Çaresi var. İnsan üç kişi yanyana gelse o kâfi gelir. Beş olursa, nurun alâ nur. Yani yirmi kişi, beşyüz kişi olması şart değil. Bazı kimseler vardır, ibadeti filan azdır, ama gönül dostlarıyla ülfeti fazladır ve istifade eder. Tabii gönül dostları da kısım kısım. Onların tekamül etmişleriyle ülfet edilirse daha iyi olur. Ders yüksekliği dahi kâfi değil, muhakkak halinden, kalinden tekâmül etmiş olmalı. O zaten belli olur, ehli irfân onu anlar.

İnsanlar da müslümanlar da derece derece. Herkesin imanı ayrı. Buna mukabil Hakk yolunda girenlerin de ayrı. Bazısı çok kavi, bazısı o dereceyi bulamıyor. Yine mümkün olduğu kadar en iyisini tercih etmek lâzım, kendi menfaati için. Dünya hayatı da böyle. Bazı insan vardır, zengin birisinin yanına girer, kendini sevdirir. Bir de bakarsınız, Cenab-ı Hakk da nasib etmişse, o da zenginlerden oluverir. Maneviyat ta öyle, mümkün olduğu kadar en iyilerle oturup kalkmalı. Bazıları vardır, eski olmasına rağmen, dedikoduyu, gıybeti terkedemez. Herkes yaptığının neticesini görür.

Altınoluk: Efendim insan dersi yükselir de niye yanlışlıkları terkedemez?

- Bu da ayrı birşey. Bursa'da vardı biri, ders verirdi. İstanbul'da vardı yine öyle. Ama hep gıybet, dedikodu yaparlardı. Ayakları takıldı çöktüler. İnsan dersi tekamül ettikten sonra kendine dikkatli olacak, öyle huyları terk edecek. Demekki dersleri hakikaten terakki etmiş olmuyor onların. Dedikodu falan yaptıklarına göre sûretâ oluyor. Bakıyorsunuz kalpten-ruha, ruhtan-sırra, üç dört günde, üç dört letaif değiştiriyor. Sonra da ?ben terakki ettim' diye kabarıyor. Dersin nerde, muhabbette. Hiç alakası yok.

Esas iş sâdıklarla, salihlerle beraber olmak. Düstur bu olacak. Bazıları salih, sadık olmaz da, müslümanları çok sever. Onlarla da alâkadar olmalı, belki onlar da ilerde salihlerden olabilir.