Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurur:
- Bir kimse ki, yediğine içtiğine ve nereden kazandığına aldırış etmez.
İse, Allah da onu cehennem kapılarının hangisinden sokacağına aldırmaz.
Gene Hazreti Ali kerremallahü vecheh hazretlerine hitaben:
- Ya Ali! Komşuna kâfir de olsa ihsan et. Yine kâfir de olsa misafirine ikram et. Anne babana, kâfir olsalar da ikram et. Kâfir de olsa dilenciyi reddetme. Şüpheli şeyleri yiyenin dini örtülü, kalbi kara olur. Haram yiyenin kalbi ölür, dini köhne olur, yakîni zaif olur, duası perdelenmiş olur. ibadeti az olur.
İmamı Azamı Ebû Hanife kuddise sirruh buyurur:
- Dinin alış-veriş kısmım bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerinin sevabını alamaz.
Ebû Muhammed Tüsteri kuddise sirruh buyurur:
- Bir kimsenin yediği helâl olmazsa, kalbinden hicab kalkmaz ve bir çok cezalar üst üstegelir. Hem de sür'atle, namazı orucu ona faide vermez, keza sadakası da...
Gene buyururlar:
- Bu âlemin ötesinde, bir meleküt âlemi vardır. Halkın orayı görmekten ve oraya ulaşmaktan yana hicablı olmasına sebeb şu iki şeydir.
1. Allah'ın haram kıldığı şeyleri yemek.
2. Allah'ın yaratdığı halka eziyet etmek.
Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh hazretleri buyurur:
- Allah Azze ve Celle hazretlerine kulluk ediniz. Helâl kazançlarınızla O'na kulluk etmeğe yardım talebinde bulununuz. Zira hiç şüphe yok ki, Allahü Teâlâ, kendisine ibadet eden ve helâl kazancından yiyen, mümin kulunu sever. Yalnız yiyip, içeni, çalışmayanı sevmez. Kendi helâl kazancından yiyen mümin kullarını sever. İki yüzlülükle kazanıp yiyene ve halka yedirene ise gazaplanır. Kendini birleyeni, yani muvahhidi sever. Kendisine şirk koşup ortak tanıyana ise gazaplanır. Kendisine teslim olanı sever, teslim olmayıp daima kendisiyle çekişip durana gazaplanır.Aşık Seyrani der ki:
Allah'ın, emrine mutiîm dersen
Resûlün emrine itaat eyle
Helâl haram demez bulduğun yersen
Müminlik sözünden feragat eyle
Gene buyuruyorlar:
- Allahü Teâlâ'nın Beyt-i Makdis üzerinde vazifelendirdiği bir melek şöyle çağırır: Haramdan lokma yiyenin farzı da nafilesi de kabul olmaz.
İmam Rabbani kuddise sirruh buyurur:
- Bu dünyada haramların tadına ve güzelliğine aldanmamalı. Onun yalancı gösterişlerine kapılmamalıdır. Çünkü hepsi geçici ve kıymetsizdir. Bugün böyle olduğuna inanmayanlar olabilir. Fakat yarın ölünce, doğru olduğu anlaşılacaktır. O zaman inanmanın faidesi olmayacaktır.
İyi bilmeli ki bu dünya imtihan yeridir, bunun için burada, dostlarla düşmanları karıştırmışlar, hepsine merhamet etmişlerdir. Halbuki kıyametde düşmanları dostlardan ayıracaklardır. O gün yalnız dostlara merhamet olunacakdır.
Rivayete göre, abidlerden birisi, ermişlerden birisine yemek vermek istedi. Fakat ermiş bunu kabul etmedi. Abid:
- Niçin yemiyorsun? diye sorunca. Ermiş:
- Biz ancak helâl lokma yeriz. Bu sayede kalblerimiz dürüst olur. Halimiz değişmez. Meleküt âlemini keşf eder ve ahiret âlemini müşahede ederiz. Eğer sizin yediğinizden üç yesek, ilm-i yakînden bizde bir şey kalmaz. Korku ve müşahede kalblerimizden silinirdi.
Abid:
- Ben yılın tamamım oruç tutar, her ay otuz hatim inerim.
Ermiş:
- Geceleri içeceğimi gördüğün bu şerbet senin bütün ibadetlerinden benim için daha makbul ve sevimlidir.
İçtiği şerbet, yaban keçisinin sütü idi. (îhya-ü Ulümid' Din'den)
-Reşahat sahibi anlatıyor:
- Bir gün Seyyid hazretleri (Ubeydullah Ahrar) bana dediler ki:
- Baba! Bilir misin, devrimizde hikmet ve hakikat niçin az zahir oluyor? Çünkü bu devirde batın tasfiyesi pek az insanda kalmışdır. Halbuki kemal batın tasfiyesindedir. Batın tasfiyesi helâl lokma yemekle mümkündür. Bu devirde helâl lokma pek azdır. Batın tasfiyesi görmüş insan ise yok gibi bir şey. Nasıl istersin ki böylelerinde ilahî esrar tecelli etsin?
Sonra kendi haklarında şunları söylediler:
- Elimin tuttuğu zamanlarda takke diker, onunla geçinirdim. Felç geçirip elim tutmaz olduktan sonra, babamdan kalma kütüphaneyi satarak ticaret sermayesi yaptım ve onunla geçinmeğe başladım. (Reşahat'den)
HARAM KALBİ ÖLDÜRÜR
Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh buyur:
- Ey oğul! Haram yemek kalbini öldürür. Helâl yemek ise onu ihya eder. Lokma vardır nurlandırır. Lokma vardır onu karartır. Lokma vardır seni dünya ile meşgul olur hale getirir. Lokma vardır ahiretle meşgul eder. Lokma vardır sana dünyayı da ahireti de terk etdirir. Seni dünya ile ahiretin yaratanına rağbet ettirir.
Haram yemek seni sırf dünya ile iştigale sürükler ve sana günahları hoş gösterir. Mubah yiyecekler seni ahiret ile meşguliyete sevkeder ve sana taatleri sevdirir. Helâl yiyecekler ise senin kalbini Allah'a yaklaşdırır.
Bu yiyecekler, ancak marifetullah ile yani Allah'ı tanımakla bilinir. Marifetullah Hak'dan gelir, O'nun mahlukatından gelmez. Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerini tanımalı. Yani Marifetullah Allah'ın ahkamı ile amel edildikten sonra hasıl olur. Allah'ın ahkamını tasdik edip sıdk ile tatbik ettikden sonra hasıl olur. Allah'ı tevhidden ve yalnız ona güvenip dayandıktan sonra hasıl olur. Yaratılanların sevgisinden ve onlara dayanıp güvenmekden bütünüyle sıyrıldıktan sonra olur.
(144. Meclis Fethu'r-Rabbani)
Müceddid-i elf-i sani Ahmed el-Farukî kuddise sirruh:
"Ey ihvan-ı din, ey din kardeşlerim! Bizim yolumuz da İslâm adabından bir edebe riayet etmek, yahud bir kerahetden kaçmak velev ki kerahet-i tenzîhiye olsun zikirden, fikirden, murakabe ve teveccühden bir kaç mertebe efdaldir" buyurmuşlardır.
Kutbu'r-Rabbanî Ahmed el-Farükî kuddise sirruh hazretleri bu kelamları ile kerahet-i tenzihi ye ki en küçük kerahettir. Onun ehemmiyetine işaret etmişlerdir. O öyle olunca Hâlik Teâlâ hazretlerinin kullarının terki üzerine emrettiği haramlardan kaçınmanın ne kadar elzem olduğunu teemmül edelim de, haramlardan var kuvvetimizle Cenab-ı Hakk'ın izni ile kaçınalım.
Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh buyurur:
- Çalış, gayret et, çalışmadan ve gayret sarf etmeden bir noktaya varamaz, manevî mertebelerde yükselemezsin. Muhakkak çalışman, Allah yolunda mesafe katedebilmen için gayret göstermen lazımdır. Bütün gücünü himmet ve gayretim seferber et. İşte o zaman sana hayırlar gelir. Kim ki, ister, arar ve gayret sarfederse bulur. Daima helâl lokma yemeğe gayret et. Zira hiç şübhe yok ki helâl lokma senin kalbini nurlandırır. Ruhunu aydınlatır. Ve onu bulunduğu zulmet ve karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Bunlarla meşgul ol, bunların vesvesesi ile meşgul olma.
Bu sırada dinleyenlerden biri sordu:
- Bunun ilacı nedir? Çaresi nedir? Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh:
- Bunların birinci ve baş ilacı, yediğin lokmaya haram şeyler karışdırmamakdır. Şüpheli şeyler karışdırmamakdır. Helâl kazançla beslenmekdir. İkinci ilacı da nefse muhalefet, Allah'ın men ettiği şeyleri yapmamakdır.
Resülullah sallahu aleyhi ve sellem buyurdular:
- Bir kimse ki yediğine, içdiğine, nasıl ve nereden kazandığına aldırış etmezse Allah da onu cehennemin kapılarının hangisinden sokacağına aldırmaz.
Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh buyurur.- Helâl yemeli helâl içmeli, helâlin azı da yeter. Çünkü gönül rahatlığı ile ibadet edilir. Helâl nur üstüne nurdur. Haram kir üstüne kirdir. Helâli de Allah'ın emirlerine göre yeyib içmeli. Aksi halde israf olur. (Fütühu'l-Gayb'den)
ALLAH'IN SEVDİĞİ KULLAR
İbrahim Düssuki kuddise sirruh buyurur:
- Haram yemek var ya... İşte o, ameli tevkif eder, durdurur. Yükselmesine engel olur. Dinî yönden de sahibini küçültür.
Bilhassa haram olan yemeklerden sakınmak icab eder. Haram yiyen için, yaptığı amel fesaddan başka bir netice vermez.
Günah kirine bulaşmış kimseler ile temas, onlarla oturup kalkmak, basan ve basireti zulmete boğar.
Şu cümlesi ile Allahü Teâlâ'nın en çok sevdiği kulları anlatırdı.
- Allahü Teâlâ'nın, kulları arasında en çok sevdiği kullar şunlardır: Kalben en temiz olan... Edep yerini pek koruyan... Dilini kötülükden saklayan... Elini kötülükten çeken... En çok iffetli olan ve afvetmeyi pek seven... Bir de iyilik etmeğe ve ikrama koşandır. (Tabakatü'l-Kübra'dan)
Abdullah bin Mübarek kuddise sirruh buyurur:
- İçine şübhe karıştığı için, bir dirhemi reddetmem, altı milyon sadaka dağıtmamdan, bana göre daha sevimlidir.
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular:
Ebû Hureyre radıyallahu anhdan:
- Mide bedenin havuzudur. Bütün damarlar oraya uğrar ve oradan geçerler. Mide sağlam ise damarlar da sağlam ve sıhhatli olarak oradan geçerler. Mide çürük ise, damarlar da çürük olarak oradan geçerler. Binada temel ne ise dinde de lokma aynıdır. Temel sağlam olunca, bina da sağlam olur. Temel çürük olduğu zaman, bina çürük olduğu gibi, lokmada haram olduğu zaman din de çürük olur ve çöker.
Ebû Bekir Sıddık radıyallahu anh efendimiz kölesinin getirdiği sütü içti. Kölesine dönerek:
- Bunu nereden aldın? diye sordu. Köle:
- Kehanetde bulundum yani gaybdan haberler verdim, ücret olarak da bu sütü aldım, dedi.
Bunun üzerine Ebû Bekir radıyallahu anh, içdiği sütü midesinden çıkarmak için boğazına parmak saldı ve boğulacak şekilde istifra ederek çıkarmağa çalışdı ve sonra "Allahım! midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından sana sığınırım" dedi.
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bunu duyunca:
- Ebû Bekir'in midesine helâl ve temiz lokmadan başka bir şey sokmadığını bilmiyor musunuz? buyurdu.
Gene buyurdular:
- Kul tehlikeli şeye düşerim diye, tehlikeli olmayanı terk etmedikçe müttekilerden olamaz. Diğer bir hadis-i şerif de:
- Kalbine danış, her ne kadar sana fetva verirler ise de, her ne kadar fetva verirler ise de, buyurmuşlardır.
MÜFLİS OLMAMAK İÇİN
Abdullah bin Tüsteri kuddise sirruh buyurur: "Bizim mezhebimizin yolumuzun esası, üç şeydir: helâl yemek, güzel ahlak ve Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve selleme uymak.
Gene Fahr-i kainat efendimiz buyuruyorlar:
- Bir dirhem gümüş haram alan kimseyi, yirmi bin sene, yirmi beş bin sene cehennemde yakacaklardır.
Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyurulmaktadır:
"Resûlümün getirdiği emirleri alınız. İtaat ediniz, yasak etdiği şeylerden sakınınız!" (Haşr, 7)Dünyada, felaketlerden, ahirette ise azabdan kurtulmak için iki şey lazımdır. Emirlere sarılmak, yasaklardan kaçınmak. Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu ikincisidir ki, buna vera' ve takva denir.
Bir hadis-i şerifde:
"Dinimizin direği vera'dır" buyurulmuştur. (Beyhaki)
İnsanların meleklerden daha üstün olabilmesi ancak vera' sayesindedir ve terakki etmeleri, yükselmeleri de bu sayededir. Vera'a sarılmak ve takva üzere olmak her şeyden daha lüzumludur, İslâmiyette en kıymetli şey vera'dır. Vera ve takva, haramlardan kaçınmak demekdir. Vera'nın ehemmiyeti hakkındaki hadis-i şeriflerin bazıları:
"Vera' sahibi bir kimsenin arkasında kılınan namaz ve ona verilen hediye kabul olur. Onun bulunduğu yerde oturmak ibadetdir. Onunla sohbet sadakadır." (Deylemi)
"Vera' sahibi olmak amellerin seyyididir, efendisidir." (Taberani)
"Vera' sahibi, şüpheli şeyleri yapmakdan kaçar." (Taberani)
"Zühd ve vera her gece kalbleri dolaşır, iman ve haya bulunan kalblerde ikamet ederler. Böyle olmayan kalblerde durmayıp geçip giderler."
Bir hadis-i şerifde buyuruldu ki:
"Üzerinde kul hakkı olan, insanların, malına, ırzına dokunan, ölmeden önce helâllaşsın! Ödesin, zira ahiret gününde altının, malın bir değeri olmaz. O gün hak ödeninceye kadar kendi sevaplarından alınacak, sevapları olmaz ise, hak sahibinin günahları buna yüklenecektir." (Buhari)
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ashabı kirama:
"Müflis kime denir?" buyurdular. Onlar da:
"Parası, malı kalmayan kişiye denir" dediklerinde buyurdular ki:
"Ümmetimin arasında müflis şu kimsedir ki, kıyamet günü defterinde, çok namaz, oruç, zekat sevabı bulunur. Fakat bir kimseye söğmüş, iftira etmiş, malını almış, kanını dökmüş, dövmüş. Sevapları bu hak sahiblerine dağıtılır. Haklan ödenmeden önce sevapları biterse hak sahiplerinin günahları, bunun üzerine yüklenir, sonra cehenneme atılır." (Müslim)
Telmisan'da Yahya isminde bir sultan vardı. Padişah vezirleri ile ipekli, ve sırmalı elbiseler giyinmişlerdi. Yolları Üzerinde, bir kenarda istirahat eden Tunuslu şeyhle karşılaşdılar. Bir vezir padişaha dedi ki:
- Sultanım, bu meşhur Tunuslu şeyhdir, mağarada, inziva içinde yaşar. Kimse ile görüşmez. Bunu duyan padişah atını kendi âleminde olan Tunuslu şeyh'in yanında durdurdu ve selam verdi. Sana bir şey soracağım" diyerek üzerindeki ipekli elbiseyi gösterdi ve:
- Bu elbise ile namaz almak caiz midir, diye sordu.
Tunuslu Şeyh mehtablı bir sema gibi derin gülümsedi.
- Vazgeç söylemesem daha iyi olur.
- Söyleyiniz, çok rica ederim.
- Etrafınızda Kur'an hükümlerini bilen bunca alim var?
- Onlara sordum. Kanaatlerini öğrendim, bana sizin bilgi ve görüşünüz lazım.
Tunuslu Şeyh tane tane şunları söyledi:
- Bir köpek düşününüz!... Bir tarafda bir hayvan ölüsü bulmuş tıka basa yemiş, doymuştur. Bu köpeğin içi dışı pislik olduğu halde, işerken kirlenmemek için bir ayağını havaya kaldırmak sevdasındadır.
Sultan haykırdı:
- Ne demek istiyorsun?
- Şunu demek istiyorum ki, sizin mideniz ve isminiz en ağır haram yükleri altında... böyle iken bana soruyorsunuz "bu elbise ile namaz almak caiz midir?"
Tunuslu Şeyh sultandan cevap beklemeden,aşını çevirip yola düşdü. Sultan dehşet içinde, herkes nefes almadan sultanın aksü'l-amelini tekliyordu. Sultan atının murassa eğerinde, yüzü çıldırtacak bir hayret ve haşyetle, uzaklaşan şeyhe baktı.
Birden sultanın şimşek gibi bir hızla atından indiği görüldü. Ve atının dizginini vezirlerinden birine uzattı. Belindeki kılıncını koparırcasına çıkardı, muhteşem sorguçlu kavuğunu karşımdaki maiyyetine doğru fırlatdı ve koşdu şeyle yetişdi. Asla arkasına dönüp bakmayan şeyh'in arkasından şehiri terk etdi. Çıktı gitti. tehirden çıkarken Sultan Yahya'dan şu sözler duyuldu:
- Müslümanlar haklarınızı helâl ediniz! Ve kendinize bir padişah bulunuz.
(Halkadan Pırıltılar, 33)
TİCÂRÎ ORTAKLIKLARDA
Ticari ortaklıklarda dahi, mutabık kalınan hususlara harfiyyen riayet edilmelidir. Mukavele yapılıp imza edildikten sonra varılan anlaşmayı tatbik etmelidir. Ne sermaye konulacak? Ortaklarının koyacakları nisbetler ne olacak? Kimler şirkette fiilen çalışacak, kimler çalışmayacak, ayda ne miktar para çekilecek. Kâr taksimi nasıl olacak? Çalışanlar ayrıca bir ücret alacaklar mı? Çalışmayıp da sermaye nisbeti çok olanların alacakları ne olacak? Zarar edildiğinde ne şekilde şirket feshedilecek? Her ortak üzerine düşen zararı ne şekil ve nisbette ödeyecek?
Ortaklık idaresini yürüten kimse, tam istikamet üzere hareket edip faiz bataklığına batmadan, aldığını ve sattığını bilip, gününde alacağını tahsil edip, borcunu da gününde ödemeğe hırslı olmalı. Kasasında parası olduğu halde, başka menfaatler düşüncesiyle borcunu tehir ederek vaktinde ödemez ise, zalimlerden olmuş olur. Bu şekildeki kazançlara da bilmem helâl denilebilir mi? Satış akdi yapılan malın değeri ne kadar yükselirse yükselsin söz verilen fiyattan verilmelidir.
Abdülhâlik Gücdevânî hazretleri helâl bahsinde buyurdular ki:
- Halktan ağırlığı kaldırmak gerek; bu da ancak helâl kazançla olur."
Hacegan yolunda, "el helâl karda, gönül ise doğrudan doğruya yar"dadır.
Eski Anneler Bambaşka Annelerdi:
Sabahları çocukluğumda, evden çıkarken anneciğim her işi bırakıp kapıya gelir:
- Aman evladım, komşu bahçelerinden en ufak dahi olsa, sakın sahibinin haberi olmadan alıp, yeme. Çünkü haram olur, diye tenbih ederdi.
Çünkü o zamanlar Erenköy ıssız bir kasaba idi. Evler üç beş dönüm meyvalık bahçeler içinde bulunurdu. Bu tenhalıkdan istifade ederek gizlice meyva koparıp yiyenler olurdu.
Hatta yetişkin oğulları olan bazı kadınlar, müstakbel gelinleri için:
- Yarab! Oğluma helâl süt emmiş bir kısmet ver! diye dua ederlerdi.
Yaşım küçük olduğu için bu sözlerden bir şey anlamazdım. Halbuki şimdi anlıyorum ki helâl sütle gıdalanan yavrular, Cenab-ı Hakk'ın izniyle diyanetli, hüsn ü ahlak sahibi, dürüst insanlar oluyorlar.