Hapı Yutmadan…

Hapı Yutmadan…

Ümidimiz, gelecekte herkese aynı ağrı kesici veya aynı tansiyon ilacı verilmeyecek, hastanın tükürüğünden alınan DNA örneğiyle karaciğer enzim haritası çıkarılacak ve yapay zekâ algoritmaları, o insanın karaciğerinin hangi ilacı ne kadar sürede parçalayabileceğini milimetrik olarak hesaplayacaktır.

Fakültede, öğrencilerimizle birlikte hasta yakınını dinliyoruz: “Beş gündür ateş düşürücü vermemize rağmen ateşi düşmedi.” 

Sıkıntı büyük zannedilirken, birkaç nüansı hatırlatmak lâzım: Hangi ateş düşürücü, hangi dozda verildi? Sen verdin de, hasta içti mi, tükürdü mü? Son kullanım tarihine daha var ama kapak ne zaman açıldı, ilaç nasıl muhafaza edildi?

5 gündür ateş düşürücüye rağmen ateşi düşmeyen hasta dendiğinde tüm çocuk doktorlarının “tüyleri diken diken olur.” Akla gelen hastalıklar, kanser, ağır-sistemik enfeksiyon ve benzeridir.  Hâlbuki 10 yaşında tombul oğlumuza 8 aylık kardeşinin, iki ay önce açılmış şurubunun verildiğini bilseydik yorumumuz çok farklı olacaktı.

İlaçların serüveninde fabrikada, eczanede, reçetenin yazıldığı hastanede, ilacın verildiği evde yaşadıkları sizin hayatta kalmanız üzerinde söz sahibidir.

Araştırma safhasından başlayalım.

Bugün eczanelerden güvenle aldığımız ilaçların arkasında, tıp tarihini kökten değiştiren trajediler yatmaktadır. Bunların en sarsıcı olanı, 1937 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan Sülfanilamid Faciasıdır. O dönemde popüler bir antibiyotik olan sülfanilamid maddesini çocukların daha rahat içebilmesi için sıvı forma getirmek isteyen bir ilaç firması, çözücü olarak kimyasal bir sıvı kullanmış. İlk etapta istenen kıvam sağlanmış ama sonra anlaşılmış ki kullanılan sıvı, günümüzde otomobil motorlarında donmayı engellemek için kullanılan antifrizmiş.

İlaç piyasaya sürülmeden önce hiçbir hayvan veya insan üzerinde test edilmemiş. Formülün tadı güzel, kokusu hoştu ancak vücuda girdiğinde böbrekleri tamamen iflas ettiren ölümcül bir zehre dönüşüyordu. Sadece birkaç hafta içinde, çoğu çocuk olmak üzere 107 insan hayatını kaybetmiş.

Bu büyük trajedi, tıp dünyasında bir milat olmuş ve bu olaydan sonra ilaçların piyasaya sürülmeden önce çok sıkı toksisite ve klinik testlerden geçmesini zorunlu kılan yasalar çıkmış.

Bu kısmını devlet düşünsün peki biz ne yapalım, nelere dikkat edelim?

Doğru Teşhis ve Doğru İlaç Eşleşmesi

Her hastalık her ilaçla tedavi edilmez. En sık yapılan hata, her hastalıkta ısrarla antibiyotik talep edilmesidir. Antibiyotikler bakterileri öldürür, virüslere karşı ise tamamen etkisizdir. Yanlış antibiyotik kullanımı sadece karaciğeri, böbreği yormakla kalmaz, “direnç” mekanizmaları ile günün birinde insanlığın felaketine sebep olabilir.

Doğru Doz ve Doğru Süre

Bir ilacın az alınması tedaviyi başarısız kılarken, çok alınması da zehirlenmeye yol açar. "Kendimi iyi hissediyorum" diyerek antibiyotik tedavisini yarıda kesmek, hayatta kalan bakterilerin o ilaca karşı zırh kuşanmasına neden olur.

Doğru Hasta Profili

Komşunuza iyi gelen bir tansiyon ilacı, sizin, ancak idare eden gizli bir böbrek yetmezliğinizi tetikleyebilir ve sizi yoğun bakıma götürebilir. Tıpta "hastalık yoktur, hasta vardır" kuralı geçerlidir.

Yakın zamanda yayınlanan bir “vaka takdimi” yapalım:

62 yaşında bir ablamız, şiddetli eklem ağrıları çektiğini söylediği bir komşusunun tavsiyesi üzerine, komşusunun romatizma ilacını kullanmaya başlar. Ancak bu ilaç, bağışıklık sistemini baskılayan son derece ağır bir molekül olan “Metotreksat”tır.

Normal şartlarda haftada sadece bir gün, çok sıkı doktor kontrolünde alınması gereken bu ilacı, her gün kahvaltıdan sonra içen hastamızın vücudunda birinci haftanın sonunda ağır yaralar çıkar. Kan hücreleri neredeyse sıfırlanan hasta, iç kanama ve ağır sepsis tablosuyla hastaneye kaldırılır. Haftalarca yoğun bakımın ardından mucizevi bir şekilde kurtulur. Siz kurtuldu kısmına takılmayın, bilmediğiniz ilacı kullanmayın.

Bir de “polifarmasi -çoklu ilaç” meselesi var. Her evde bir avuç yutan en az bir amcamız- teyzemiz var malum. Eskiye göre insan ömrü uzadı. Ancak bu durum beraberinde muhatap olunan kronik hastalıklar sarmalını getirdi. Bir insanın aynı anda hem tansiyon, hem şeker, hem kolesterol, hem de kemik erimesi hastası olması günümüzde sıradan bir durum haline geldi.

Yaşlandıkça vücudumuzun ilaçları işleme yeteneği değişir; karaciğerin, böbreklerin kapasitesi azalır ve yağ dokusu artar. Bu durum, genç bir vücudun 6 saatte attığı bir ilacın, yaşlı bir vücutta günlerce kalmasına ve birikerek zehirleyici seviyelere ulaşmasına neden olur.

Günlük hayattan anlatacak olursak; Hastaya bir hastalığı için "A ilacı" verilir. Bu ilaç, hastada yan etki olarak mide bulantısı veya titreme yapar. Ancak hasta ya da başka bir branş doktoru bunun bir yan etki olduğunu fark etmez ve titremeyi tedavi etmek için hastaya yeni bir "B ilacı" reçete eder. B ilacı da kendi içinde kabızlık yapar; bu sefer kabızlığı gidermek için "C ilacı" listeye eklenir.

Sonuç olarak hasta, aslında hiç sahip olmadığı hastalıkların semptomlarını bastırmak için onlarca ilaçtan oluşan bir kimyasal kule kullanmaya başlar. Amerika’da yapılan geniş çaplı bir geriatri araştırmasına göre, acil servislere başvuran 70 yaş üstü hastaların yaklaşık %30’unun hastaneye geliş sebebi aslında hastalıkları değil, bu kontrolsüz çoklu ilaç kombinasyonlarının neden olduğu hasarlardır.

Bir de aç mı içecektik, tok mu meselesi var.

İlaçların vücuda giriş saati ve midenin o andaki fizyolojik durumu, tedavinin başarısını etkiler. Tıbbi literatürde "aç karnına" demek, yemekten en az 1 saat önce veya yemekten 2 saat sonra anlamına gelir. Midenin tamamen boş olması istenir. Örneğin, tiroid bezinin çalışmasını düzenleyen levotiroksin molekülü veya bazı demir takviyeleri, midede besin parçacıkları (özellikle süt, yoğurt gibi kalsiyum zenginleri) bulduğunda onlara bağlanır. İlaç emilemeden dışarı atılır ve hasta ilacı içtiği halde hastalığı kötüleşmeye devam eder.

“Tok karnına” ifadesi yemekten hemen sonraki ilk 20 dakika demektir. Çok sık kullanılan ağrı kesiciler, midenin koruyucu mukus tabakasını üreten enzimleri bloke eder. Eğer bu ilaçlar aç karnına alınırsa, mide asidi savunmasız kalan mide duvarını kelimenin tam anlamıyla sindirmeye başlar; bu da ani mide kanamalarına ve ölümcül ülser delinmelerine yol açar.

Gittiğiniz her farklı doktora, kullandığınız tüm ilaçların, bitkisel çayların ve vitaminlerin tam listesini gösterin.

İlaçları asla kahve, çay veya sütle içmeyin; tek dostunuz oda sıcaklığında bir büyük bardak sudur. Bazı araştırmacılar greyfurt suyunun karaciğerde yaptığı enzim inhibisyonu nedeniyle ciddi zehirlenme sebebi olabileceğini göstermişler.

İlaçların kimyasal yapısını koruyan en önemli faktörlerden biri de evdeki saklama koşullarıdır. Birçok insan evinde eczane köşesini banyo dolabına veya mutfak tezgâhının üzerine kurar. Bilimsel olarak bu, ilaçlara yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Banyodaki yüksek nem ve buhar, mutfaktaki ise fırın ve ocaktan yayılan ani ısı değişimleri, ilaçların kimyasal bağlarını parçalar. İlaçlar daha son kullanma tarihi gelmeden havadan nem kaparak bozunur, etkinliklerini kaybeder ve hatta toksik yan ürünler üretebilir.

İlaçların büyük çoğunluğu 15-25°C arasında (Oda Sıcaklığında), doğrudan güneş ışığı almayan, kuru, serin ve çocukların asla ulaşamayacağı gardırop içi yüksek raflarda veya özel kilitli ecza kutularında saklanmalıdır.

İnsülin, bazı göz damlaları ve sulandırılmış/hazırlanmış antibiyotik şurupları buzdolabında saklanmalıdır. Ancak burada da kritik bir hata yapılır: İlaçlar asla buzdolabının buzluğuna veya dondurucu fanına yakın yere konulmamalıdır. Donan bir insülin veya aşının protein yapısı geri dönüşümsüz olarak bozulur ve artık sadece bir "su" haline gelir; hastaya hiçbir fayda sağlamaz. İlaçlar buzdolabının kapak kısmında tutulmalıdır.

İlaçlar asla kendi koruyucu alüminyum-plastik ambalajlarından (blister) çıkarılıp açıkta saklanmamalıdır. Işığa hassas moleküller, ışıkla temas ettikleri anda bozunurlar. Haftalık ilaç kutuları kullanılacaksa bile sadece birkaç günlük dozlar buraya aktarılmalıdır.

İlaçların bu karmaşık dünyası, tıp bilimini yeni arayışlara itmiştir. Çoklu ilaç etkileşimlerinin ve genetik farklılıkların insan hayatını tehdit etmesi, "Farmakogenetik" bilim dalını ortaya çıkarmış. Ümidimiz, gelecekte herkese aynı ağrı kesici veya aynı tansiyon ilacı verilmeyecek, hastanın tükürüğünden alınan DNA örneğiyle karaciğer enzim haritası çıkarılacak ve yapay zekâ algoritmaları, o insanın karaciğerinin hangi ilacı ne kadar sürede parçalayabileceğini milimetrik olarak hesaplayacaktır. "Kişiselleştirilmiş Tıp" sayesinde, ilaç etkileşimleri ve trajik zehirlenmeler tarihe karışacaktır.