Allah-ü Teâlâ ve tekaddes hazretleri gadablanmayı yermiş, sekinet, ağırbaşlılık ve vekârlı olmayı övmüştür;
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'dan:
Bir adam geldi, Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine sordu:
Bana bir tavsiyede bulun,
Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem
La tağdab, yani hışım etme, buyurdu. Adam ikinci defa aynı suali tekrarlayınca, Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem tekrar:
La tağdab, hışım etme, öfkelenme buyurmuşlardır. (Buhâri)
Abdullah İbn-i Ömer radıyallahu anh şöyle buyurur:
Bir gün Rasûl-ü ekrem'e:
Benim kavrayabileceğim şekilde, bana kısa bir öğüt ver, dedim.
Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
La tağdab, hışım etme, buyurdu. Ben bu suali iki defa tekrarladığım halde her defasında aynı cevabı aldım, sonra:
Allah'ın gadabından nasıl kurtulurum? sualine, gene
-La tağdab, gazablanma şeklinde cevap vermiştir. (Taberânî)
İbni Mes'ud radıyallahu anh'dan:
Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
Size göre bahadır ve şecaat sahibi kimdir? diye sordu.
Kimsenin yenemediği kuvvetli bir kimsedir, dediler. Bunun üzerine Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
"Kahraman o değil, belki hiddet anında nefsine hakim olan kimsedir." buyurdu. (Müslim)
Ebû Hüreyre radıyallahu anh, bir rivayetinde Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
"Kuvvet, pehlivanlık ile değil, hiddet anında nefsine hakim olmaktadır, buyurdu." (Buhari - Müslim)
Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu:
-Hiddetlenen herkes, kendini cehenneme doğru sürüklemiş olur. (Bezzar ve İbn. Adiyy)
Hasan Basri hazretleri buyurur:
Hiddetle yerinden sıçradığın zaman, cehenneme düşecek şekilde oturacağından korkulur.
Zülkarneyn bir meleğe:
İmânımı ve yakînimi kuvvetlendirecek bana bir öğüt ver, demiş. Meleğin cevabı şu olmuş:
-Gadab edip kimseye kızma, çünkü şeytanın insana en çok hulul edebileceği zaman, insanın hiddetli anıdır. Bunun için hiddetini sükunetle yenmeğe çalış. Sakın acele etme. Zira acele ettiğin zaman, nasîbini kaybedersin. Yakın ve uzağına karşı yumuşak ol. İnatçı zalimlerden olma!
Vehb bin Münebbih şöyle rivayet eder. Şeytan kilisedeki bir rahibi yoldan çıkarmak için her çareye baş vurdu. Muvaffak olamadı. Nihayet bir gün şeytan:
Kapıyı aç, diye seslendi. Rahip:
Olmaz, dedi. Şeytan:
Aç diyorum, sonra pişman olursun dedi, rahip gene açmadı. Bunun üzerine şeytan:
Ben Mesih'im, dedi. Rahip:
Mesih ol, sen Mesih isen, sen bize ibadet ve mücahede ile emredip, kıyametle bizi korkutmadın mı? Eğer şimdi başka bir şey söyleyecek isen, seni dinleyecek değilim. Daha seninle ne işim var? dedi. Şeytan dışarıdan seslendi.
Hayır ben şeytanım. Seni aldatmak istedim. Muvaffak olamadım. Bu defa senin istediğin soruları cevaplandırmak üzere geldim. İstediğini sor. Cevap vereyim, dedi. Rahip:
Sana sorulacak sualim yok, deyince, Şeytan geri dönüp gitmeğe başladı. Bunun üzerine Rahip:
Beni dinle diye seslendi. Şeytan:
Seni dinliyorum, dedi. Rahib:
Ademoğlunu aldatmakta sana en çok yardımcı olan ahlak hangisidir.
Şeytan:
Gadab ve hiddettir. İnsan kızdığı zaman, çocuk topacını çevirdiği gibi, ben de onu istediğim tarafa çeviririm, dedi.
İblis diyor ki: Ademoğlu beni çok kere aciz bıraktığı halde yalnız üç yerde beni aciz bırakamamıştır. Sarhoş olduğu zaman, onu yularından yakalar istediğimiz yere götürür ve istediğimizi ona yaptırırız. Kızdığı zaman ise bîlmediğini kendisine söyletir ve pişman olacağı şeyleri yaptırırız. Elindekini az gösterir ve gücü yetmeyeceği şeylere kendisini sürükleriz.
Hakimin biri, nefsine hakim olduğu söylenen biri hakkında:
O halde bu adam, şehvetin esiri olmamış, arzuları kendini yenememiş ve gadabı kendisine galebe çalmamıştır. dedi.
Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh da buyurmuştur ki:
İnsanın yumuşak tabiatlı olduğu hiddeti sırasında emin olması ve emanete riayeti ile ihtiyacı sırasında belli olur, kızmadığı zaman hilmini, ihtiyacı olmadığı zaman emin olduğunu bilemezsin.
Ömer b. Abdülaziz valisine yazdığı mektupta:
Kızdığın bir adamı hiddet anında murakabe etme. Onu tevkif et. Hiddetin geçtikten sonra suçu nispetinde cezasını ver. On beş kırbaçtan fazlaysa sakın vurdurma. Öfke ve hırstan korunmuş olan kurtulmuştur, demiştir.
Ali İbn Zeyd şöyle der:
Kureyş'ten birisi Ömer bin Abdülaziz'e, ağır sözler söyledi. Ömer uzun bir müddet sustuktan sonra "Saltanat gururu ile şeytanın, beni titretip harekete geçirmesini ve yarın senin benden alacağını bugün benim senden almamı istedin. dedi."
Adamın biri oğluna yaptığı nasîhatte:
"Oğlum! Kızgın tandırda insanın canı tahammül edemeyeceği gibi, gadab anında akıl yerinde duramaz, demişti.
Hazreti Ömer radıyallahu anh bir hutbesinde:
Tama'dan, nefsinin arzularından ve gadabdan korunan felaha ulaşmıştır, buyurmuştur.
Hasan Basri hazretleri, aşağıdaki hususları Müslümanlık alameti olarak göstermiştir.
Bunlar da şunlardır:
Dinde kuvvet, güzel ahlâkta yumuşaklık, imanda yakîn, hilimde ilim, yumuşaklıkta akıllılık, herkese hakkını vermek, zenginlikte iktisad, fakirlikte güzellik, kudrette ihsan, arkadaşlıkta tahammül, şiddette sabırdır. Müslüman gadabına yenilmez, gayrette, kıskançlıkta aşırı gitmez. Şehveti iradesine galebe çalmaz. Midesi, kendisini rezil etmez. Tamahı kendisini perişan etmez, iradesi düşük olmaz, isrâf etmez, intikam almaz, cehâletle yapılan kusurları bağışlar. Kendisi kendinden emîn, diğer insanlar da kendisinden huzur içerisinde olur.
Abdullah bin Mübarek kuddise sirruh'a, "güzel ahlakı bize bir cümlede hülasa eder misiniz?" diyenlere:
Gadab etmemektir, şeklinde cevap vermiştir.
Peygamberlerden biri kendisine tabi olanlara:
Kızmamak üzere, bana söz veren halifem olur, buyurdu. Gencin biri:
Ben varım, bunu en iyi olarak ben yerine getiririm. Kimseye kızmam, gadab etmem, dedi ve nihayet onun yerine geçti. Bu genç Zü'1-kifl adındaki peygamberdir. Buna Zü'1-kifl denmesi, kızmamağa söz verdiği, yani bu kefalet altına girdiği ve sonra da sözünde durduğu içindir.
Vehb b. Mühebbih, küfrün dört direği var, dedi:
Bunlar: Gadab, şehvet, saldırganlık ve tâma'dır.
Hülasa, gadabın yeri kalptir. Manası da intikam hırsı ile kanın galeyana gelmesidir. Bu kuvvet galeyana geldiği zaman ilk önce gelecek tehlikeleri önlemeğe kalkar. Tehlikenin vukuundan sonra ise, onların tedavisine ve intikam almasına başlar. İşte intikam, gadabın arzu ettiği bir gıdadır. İntikamdan zevk alır. Ve ancak intikam sonunda sükûnete erer. Bunu böyle anlattıktan sonra bilmiş ol ki; fıtrat itibariyle, insanlar gadab kuvvetinde, ifrat, tefrit ve itidal sahibi olmaları hasebiyle üç zümreye ayrılmışlardır. Tefrît, yani aşırı gerilik, bu kuvvetin ya tamamen kaybolması veya zayıf kalmasından ileri gelir. Bunun sahibine hamiyetsiz insan derler ki bu mezmûmdur. Bunun için İmam-ı Şafii:
Kızmağı gerektiren hallerde kızmayan merkeptir, buyurmuştur. Gadab ve hamiyetini kökünden kaybeden cidden noksandır.
Allah-u Teâlâ ve tekaddes hazretleri, Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem'in, ashab-ı kiramını şiddet ve hamiyetle tavsif ederek, sıfatlandırarak:
Onlar kafirlere karşı sert, birbirlerine merhametlidirler, buyurmuşlardır. (Fetih Sûresi 29)
Gene Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve selleme hitaben:
Kafirler ve münafıklarla harb et, onlara sert davran buyurmuştur. (Tahrim Sûresi, 9)
Gılzat ve şiddet, kuvvet ve hamiyetin eseridir. Bu da gadabdır. Aşırı gadaba gelince, bu da gadab sıfatının galeyana gelip, din, taat ve aklın hakimiyetinden çıkmış olmasıdır. Artık bu derekeye düşen insanda, basiret, düşünce, irade ve fikir diye bir şey kalmaz. Bu kimse çaresizler seviyesine düşer. Gadabın bu ifratı ya fıtrî olur veya itiyâd haline getirilir. Nice insanlar vardır ki yaradılış itibariyle, çabuk kızma istidadındadır. Hatta suratından gadab akmaktadır. Kalbin hararet mizacı da buna yardımcı olur.
Zira gadab ateştendir.
Rasûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
Mizacın burûdeti, soğukluğu, gadabı söndürür ve şehvetini kırar, buyurmuşladır. (Tirmizî)
İtiyâd sebebiyle gadabın galeyana gelmesine gelince, bu da düşüp kaltığı kimselerden elde ettiği neticedir. Sohbet ettiği insanlar, gadablarıyla öğünür ve bunu bir erkeklik ve şecaat sayarlar. İçlerinden biri:
Ben öyle aldatmalara dayanamam, kimsenin hakaretine tahammülüm yoktur, der.
Halbuki bunun manası, bende akıl ve ahlak yok, demektir.
Vehb İbn-i Münebbih der ki: Nuh aleyhisselam gemiden çıkınca İblis aleyhilla'ne geldi.
Hazreti Nuh ona:
Ey Allah'ın düşmanı! Senin ve ordunun onları saptırıp helak olmalarına, onların hangi günahları yardımcı oldu?
Biz onlardan cimri, hırslı, öfkeli, hasedci, zorba, aceleci birini görünce onu hemen yakalayıveririz. Bir kimsede bu huyların hepsi toplamışsa ona da "şeytan-ı merid" yani "azgın şeytan" deriz.
Çünkü bu huylar, şeytanların reislerinin huylarındandır, demiştir. Ayet-i Celilede:
Resul size neyi verirse alınız. Hangi şeyden yasaklar ise ondan sakınınız, buyrulmuştur. (Haşr Sûresi 7)
Hace Abdül-l Halik Gucduvâni hazetlerine:
Nefsin istediğini mi yapalım, istemediğini mi? diye sual olundukta:
Bu tayinde insan çok defa yanılabilir. Allah'ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakiki kulluk budur, buyurmuştur.
Sâlikin yoluna şeytan karışır mı? diye sual olundukda;
Nefsi ifnâ etmenin son hududuna varamayan bir sâlik, öfkeye düşünce şeytan onun yoluna karışır. Nefsini ifna eden sâlikte öfke bulunmaz. Yalnız gayret ile öfkeyi karıştırmamak lazımdır. Gayret Allah ve Resûlüne ittiba hususunda muhalefet edenlere karşı davranıştır. Celadettir. Bu gayret zuhur edince şeytan kaçar, diye buyurmuştur.
Allah-ü Teâlâ kendisine yönelenleri, vucûd-ı beşeriyelerinin zulümatından kurtarıp, ruhanilerin, nuraniyetine ulaştırır. Bu Allah'ın sırat-ı müstakîm'e ulaştırmasıdır. Bu hidayete ermeleri için Kur'an ve sünnete temessuk yani tam sarılmak şarttır.
Ayet-i Celîlede buyrulmuştur:
"Ey ehli kitap! Size kitaptan gizlediğiniz çok şeyleri beyan eden ve çok şeyleri affeden rasûlümüz gelmiştir. Size Allah'dan bir nur ve her şeyi açıklayan bir kitap gelmiştir. Allah onunla rızasının peşine düşenleri selam yollarına ulaştırır ve izniyle karanlıklardan çıkarır, nûr'a kavuşturur. Ve onları sırat-ı müstakîme hidayet eder. (Mâide Sûresi, 15,16)
(İhyâ-ul Ulûm ve Fatiha Sûresi tefsirinden)