Fakir Zengin

Fakir Zengin

- "Sabah, akşam Allah'ın rızasını dileyerek, Rablarına dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının süsünü arzu edib de gözlerini onlardan başkasına (dünya ehline) çevirme. Bizi anmak hususunda kalbine gaflet verdiğimiz kimseye itaat etme ki, o keyfinin arkasına düşmüş ve işi de haddini aşmak olmuşdur." (Kehf, 28)

Selmân Fârisî radıyallahu anh anlatıyor:

Müellefe-i Kulûbdan yani zayıf imanları olanlar, Üyeyne b. Hısn, Akra b. Hâbis ve arkadaşları, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna gelerek:

"- Ey Allah'ın Rasûlü, sen yine mescidin baş köşesinde otursan da onları ve elbiselerinin kokukalarını bizden uzak tutsan olmaz mı? Böyle olursa, o zaman seninle oturur, samimi olur ve senden istifade ederiz" dediler.

Bu sözleriyle Ebu Zer, Selman ve bir kısım fakir müslümanları kastediyorlardı.

Bunun üzerine şu ayetler indi:

"- Ey Muhammed! Sana vahyolunan Rabbının kitabını oku; onun hükümlerini kimse değiştiremez. Ondan başka bir sığınacak da bulamazsın. Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek, ona yalvaranlarla beraber sen de sabret, dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Zikrimizden gafil kalan, arzusuna uyarak aşırı giden kimseye de tabi olma! De ki "Hak din, Rabbinin katında gelendir" dileyen inansın, dileyen inkar etsin, şüphesiz zalimler için kendilerini çepeçevre içine alacak bir ateş hazırlamışızdır."(Kehf, 27-29)

Kâfirleri ateşle tehdit eden bu ayetlerin nüzûlünden (inişinden) sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hemen ayağa kalkarak arkadaşlarını aramağa başladı. Nihayet, onları, mescidin bir köşesine çekilmiş, Allah'ı zikreder bir vaziyette bulunca:

- "Ümmetimden bir gurubla birlikte sabretmemi bana emredinceye kadar beni öldürmeyen Allah'a şükürler olsun. Ölüm de dirim de sizlerle beraberdir", buyurdu. (Hilye, 1/345)

 Kalbi kırıkların istinadgâhı sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri onların halini şöyle anlatır:

-Cennetin padişahları fakirler olurlar. Üstleri tozlu, topraklı saçı sakalı dağınık olur. Dünyadan bu hallerini giderecek kadar nasibleri yoktur. Selâm verseler, zenginler selâmlarına cevab vermezler. Evlenmek isteseler, kimse onlara varmaz, konuşsalar kimse kulak verib onları dinlemez. O halle onların kalblerinde o kadar nûr bulunur ki, onlardan birinin kalbindeki nûr, göklerde ve yerdekilere taksim edilse, hepsi aydınlanır."

Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri buyurdular:

-Size cennetin hükümdarlarını bildireyim mi?

Ashab-ı kirâm hazeratı:

-Buyur ya Rasûlallah!

-Onlar mazlûm zayîflardır ki, dünya nimetlerini tadamamışlardır. Nimet kapıları kendilerine hiç açılmamışdır. Yokluk ve ihtiyaç içinde ölürler, her hangi bir suretle Allah'ın adına yemin etseler, o onları ibra eder, temize çıkarır.

Anlatılır ki bir zamanlar eski kavimlerden biri darlığa ve sıkıntıya düşmüşdü. Ahaliden bir kısmı kendi aralarında toplanarak zamanın peygamberine gitdiler, dediler ki:

-Allah'ın hangi amellerden razı ve hoşnut olduğunu bize anlat. Ta ki o güzel amelleri işleyelim de, bizim bu darlıkdan kurtulamamıza vesile olsunlar.

Onların istediği üzere zamanın peygamberi niyazda bulundu. Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri kendisine vahyen şöyle buyurdu:

- "Ey kullarım! Eğer benim rızamı istiyorsanız yoksulları sevindiriniz. Onların gönlünü alınız. Eğer siz onları sevindirir, gönüllerini alırsanız, işte o zaman ben sizden razı olurum. Eğer onları incitir, gönüllerini kırarsanız, işte o zaman ben de kırılır, size öfkelenirim."

Sehl bin Sa'd radıyallahu anh rivayet eder:

-Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in yanından bir adam geçti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yanında oturan kimseye:

-Şu adam hakkında ne dersin? buyurdu. O da:

-Halkın ileri gelenlerinden biridir; herhangi bir kadının nikâhına tâlib olursa talebi kabul edilmeğe, birşey hakkında şefaat ederse sözü dinlenmeye lâyıktır, dedi.

 Sehl der ki, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem sükût etti. Sonra diğer bir kimse geçti. Bu defa Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

-Bu adam hakkında ne dersin? diye sordu.

-Ya Resûlallah! Bu zat yoksul bir müslümandır. Her hangi bir kadının nikâhına talib olursa talebi red olunur. Şefaatı kabul edilmez. Bir söz söylese sözüne kulak asılmaz, dedi.

Bunun üzerine Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

-Bu fakir, dünya dolusu olan öteki gibi insanlardan hayırlıdır, buyurdu. (Rikak,16)

Abdülkâdir Geylânî kuddise sirruh buyurur:

-Ey oğul! Eğer sana gelen fakir kişilerle, zengin kişiler arasında sence bir fark varsa, onlara ayrı muamele ediyor ve ayrı gözlerle bakıyor isen senin için kurtuluş yok demekdir. Fukara-i sabirîn (sıkıntılı, yokluklarında sabır ve metanet gösteren fakirler)e ikramlarda bulun. Onlarla bulunmayı ve onlarla bir arada oturmayı hayır, uğur ve bereket bil.

Ahmed er-Rıfai kuddise sirruh'un  nasihatlerinden:
-Fakirleri kendine dost, arkadaş ve ahbâb edin. Onlara tazim et. İşleriyle alâkadar ol. Birisi sana geldiği zaman onu ayakda karşıla. Karşısında mütevâzi davran, alçak gönüllü ol!..

Fakirlere yapdığın iyilik ve hizmetler, onlarca makbûl geçdiği zaman, kendilerinden hayır duâ iste. Onların gönüllerinde, kendi için bir yer -mevki hazırlamağa çalış. Zira şurası muhakkak ki, fakir ve yoksulların gönülleri, ilâhî rahmetin mekân tutduğu ve kudsî nazar'ın heran konakladığı yerlerdir.

İnsanlara karşı edebli ol. Zira insanlara karşı edebli olmak, Allahü Teâlâ'ya karşı edebli olmak demekdir.

Muhterem Üstaz Mahmûd Sâmî hazretleri diyanetli fakirleri, âcizleri çok severler, onları ziyaret eder, gönüllerini alırlardı. Bu adeta kendilerinin virdi gibiydi. Kendilerine hediye edilen kıymetli şeylerin kısmı azamını fakirlere paylaştırırdı.

Mesela şunu sütçü hanıma, şunu Şevket efendiye, şunu da yetim Abdullah'a veriniz buyururlardı.

Sütçü hanım çok yaşlı olmasına rağmen, herkese el açmaz, elinin emeğiyle geçinirdi. Şevket efendi ise vücut yapısı zayıf, zahiren sarsak, zorlukla konuşabilen bir Allah dostu, yetim Abdullah ise fakir bir talebe.

Bu gibilerinin malları, mülkleri olmaması, onların Rabblarına yakınlıklarına vesile olur.

 Şakik kuddise sirruh buyurur:

-"Fakirler üç şeyi tercih etdiler, zenginler de üç şeyi istediler.

Fakirler, rahatı, gönül huzurunu, hesab kolaylığını tercih ettiler.

Zenginler ise, meşakkati, meşgaleyi ve hesab zorluğunu tercih ettiler."

Fakirliği istemekten ise, kul'un kendisine, Allah'ın takdir ettiği şeyi benimseyerek ona râzı olması en güzel yoldur.

Bazı müslüman için, fakirlik, bazısı için de zenginlik hayırlıdır. Bazı insan fakirliğin âdâbını yerine getiremez, gafilâne ömür sürer, halinde şikâyetçi olur, iç genişliği gösterip de, şükür, sabır yolunu tutamaz.

Bazı kimse de zenginliğin vecibesini yerine getiremez, nefsin tesiri altında kalır. Bu servet Allahü Teâlâ'ya karşı hicabını artırmağa yarar. Yer, içer bütün ömrünü zevki, nefsi - hevası yolunda harcar, zenginliği ile iftihar eder, kibirlenir, böbürlenir, Allahü Teâlâ'nın lutfettiği nimetlere karşı şükür edeceği yerde azgınlaşır, tuğyan eder, hatta bazıları, sınırı aşar; "Ben becerikliyim, bilgim ve çalışmam sayesinde zengin oldum" der. Fakirleri küçümser, dinine, vatanına, milletine, cemiyete karşı en ufak bir fedakârlık yapamaz. Böyle bir zenginlik, onun Allahü Teâlâ'dan uzaklaşmasına vesile olur.

Asıl dikkat edilecek husus, bir müslümanın gerek darlıkda, gerek refah ve bollukda Rabbi'sinden râzı olup, O'nunla beraber olma şuuruna sahip olması keyfiyetidir.

Sabreden fakir'in derecesinin yüksek olmasına sebeb, kendisini Cenâb-ı Hakk'a karşı perdeleyecek, uzaklaşdıracak olandünya malına sahip olmamasıdır.

Hatta seyr ü sülûk yolunda fakirlerin, zenginlerden ve zahirî ilim yolunda olanlardan (mütevazi, ilmi ile âmil olanlar müstesna) gönüllerini daha ziyade Rabbü'l-Âlemîn hazretlerine verdikleri müşahede edilmektedir.

Çünkü zenginlerin zihinlerini malları mülkleri oyalamakda, zahirî ilim yolunda olanları da bilgilerinin verdiği gurur.

Müslümana yaraşan, kendisi zengin de olsa, fakirliği ve fakirleri sevmekdir. Zira fakirleri sevmek, Resûlullah'ı sevmek demekdir. Allah Teâlâ hazretleri ve Habib-i Edibi fukarâyı sevmeği ve onlara yakınlık göstermeyi emretmiştir.

Fakirleri, yoksulları sevmek, onlarla bulunmak, onları dinlemek, hizmetlerini görüp, ihtiyaçlarını tamamlamak mühim bir ibadetdir.

Onları sevemiyor isek, Cenab-ı Hakk'a yalvaralım o ulvî sevme duygusunu bize nasib etsin. Hatta zamanımızdaki bir çok abidler bile kalblerinde merhamet duygusu noksan olduğu için fakirleri sevemiyorlar.

Halbuki mütevekkil tefviz ehli fakirlerin, Allah katındaki kıymet ve değerlerini bilebilsek, ayaklarına kapanır, öpmek isteriz. Ve abdest sularını teberrük olarak içer de, batınımızdaki derdlerimize şifa buluruz.

Bize düşen vazife ise, onları sevmek, onlarla geçimli olmak ve onların duasını almakdır.

"Yarabbi! Fakirleri kendin sevdiğin ve Habib-i Edibine sevdirdiğin gibi, bizlere de sevdir. Onların yüzü suyu hürmetine İslâm âlemine ve memleketimize huzur ver. Arazî, semâvî belâlardan, dahilî ve haricî düşmanların şerrinden milletimizi muhafaza et! Âmin."