Faiz

Faiz

Faiz hakkındaki bazı ayet-i kerîmeler:

- Allah faizle geleni mahveder ve sadakaları verilen malı artırır. Ve Allah ısrarla haram yiyen kafirle, ziyade günahkar hiç bir kimseyi sevmez. (Sure-i Bakara, 276)

- Ey mü'minler, Allah'dan korkun ve (cahiliyette işlediğiniz) faiz hesabından arta kalanı bırakın (almayın) eğer gerçek mü'minler iseniz. (Sure-i Bakara, 278)

- Yok eğer, bu faizi terk etmezseniz, Allah ve peygamberi tarafından ilan edilmiş bir harb ile karşı karşıya olduğunuzu bilin. Eğer riba almaktan tevbe ederseniz ana para sizindir ve böylece ne zalim olursunuz, ne de zulme uğramış bulunursunuz. (Sure-i Bakara, 279)

- Riba yiyen kimseler kıyamet gününde kabirlerinden ancak kendilerine şeytan messetmiş ve sar'alanmış kimseler gibi şaşkın bir halde kalkarlar. ( Sure-i Bakara, 275)

Rasûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurur:

Ebü Hureyre radıyallahü anh rivayet eder:

- Miraca çıkarıldığım gece yedinci kat sema'da iken başımın üstünde bir takım gök gürültüleri, şimşek ve yıldırım sesleri duydum. Bir de baktığımda bir kısım insanlar gördüm ki ön taraflarında karınları evler gibiydi. Bu geniş karınlarının içinde, yılanlar-çıyanlar vardı. Bunlar dışarıdan görünmekte idi. Cebrail'e sordum:

- Kimdir bunlar? dedi ki:

- Onlar faizcilerdir. (l)

Bir defasında peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:

- Öyle bir zaman gelecek ki, faiz yemeyen bir tek kişi kalmayacak. Soruldu:

- Ya Rasûlallah hakikaten onların hepsi de faiz yiyecek mi?

- Evet, yemek istemeyen olsa bile, ona da tozundan mutlaka bulaşacak. (2)

Gene buyuruldu ki:

- Faizde, alan veren müsavidir. (3) Gene buyurdular ki:

- Faizcilik yapanlarla, zekat vermeyenleri cehennem ateşi ile tebşir et. (4)

Sabit oğlu Abdurrahman buyurur ki:

- Bir ülke halkı arasında şu dört şey yaygınlaşırsa o ülkenin mahvolmasına izin verilmiştir:

- Tartılarda eksik tartmak

- Ölçeklerde noksan yapmak

- Açıktan zina etmek

- Faiz yemek.

Ali keremallahü vecheh hazretleri buyurur ki:

Resul-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem şu kişileri lanetlemiştir:

Faiz yiyeni

Faizcinin vekilini

Faiz alma hususunda şahitlik edeni

Faiz işlerinde kâtiplik edeni

Vücuduna dövme yaptıranı

Vücuda dövme işini yapanı

Hulle yapanı

Kendi için hulle yaptıranı

Zekatın verilmesine engel olanı

Fahr-i Razi'ye göre ribanın haram olmasının sebebi üçtür:

1- Riba başkasının malını bedelsiz almaktır. Binaenaleyh, kaybolmaktan korunması lazım iken, bedelsiz almak, onun haramlığını kaldırmak ve zayi etmek olduğu cihetle haram kılınmıştır.

2- Halkın menfaatine hizmet eden ticarete, kesad ve darlık vermesini, insan için övülen çalışma ve gayreti iptal etmesi cihetiyle haramdır.

3- Halk arasında ma'ruf olan karz-ı hasen denilen ödünç para alıp vermek suretiyle, vaki olan yardımlaşmanın kesilmesine sebep olması dolayısıyla haramdır.

Faiz hakkındaki hadis-i şerifler şöyledir:

- Allah indinde, günah olması bakımından, kişinin aldığı bir kuruş faiz, otuz altı defa zina etmiş olmasından daha kötüdür. Halbuki faizin en kötüsü, müslüman bir kişinin namus ve haysiyetine dokunmaktadır. (5)

- Kim ki hakkı örtmek gayesiyle bir zalime yardım ederse, o Allah'ın ve Rasûlü'nün himayesinden uzaktır. Kim bir kuruş faiz yerse, o otuz üç kere zina yapan bir kadın gibidir. Kimin ki eti haram lokma île meydana gelirse, o et ateşe (cehenneme) daha layıktır. (6)

- Bu ümmetten bir kısım insanlar yerler, içerler, çalarlar, oynarlar, yatarlar, sabahleyin maymun ve domuz suretinde kalkarlar. Muhakkak onlara yerden ve gökten musibet yağacaktır. Öyle ki onlar hakkında insanlar sabahleyin kalkınca şöyle diyecekler:

- Bu gece filan kişiler yere batmış, bu gece filan kişilerin evleri yere gömülmüş! Lut aleyhisselamın kavminden bazı kabilelerin evleri üzerine alkollü içki içmeleri, erkeklerin ipek elbiseler giymeleri, çalgıcı ve çalgılar edinmeleri, faiz yemeleri, akrabalık bağlarını koparmaları, yüzünden taş yağdığı gibi, onların üzerine de gökten taş gönderilir. (7)

- Faizin yetmiş iki kapısı vardır. Günah olma bakımından en hafifi kişinin kendi anasıyla münasebette bulunması gibidir. Halbuki muhakkak faizin en ağırı, kişinin kardeşinin ırz ve namusuna taarruz etmesidir. (8)

- Sakının, affedilmeyen günahlardan sakının. Bunlar : Hıyanet etmek, çalmak, faiz yemektir. (9)

- Dört zümre vardır ki, onları Cennete koymamak Allahü Teala üzerine hak olmuştur:

. Alkollü içki içen

. Faiz yiyen

. Haksız yere yetim malı yiyen

. Anasına-babasına karşı gelen. (l0)

Muaz bin Cebel radıyallahü anh'dan:

Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem ile, Ensar-ı kiram'dan bir zatın hanesinde top-lanmıştık. Birden biri kapıya vurarak, birisi içeri girmek istedi;

- Benim sizden bir dileğim var, dedi. Bunun üzerine Rasûl ü Ekrem buyurdular ki:

- Bu kapıdaki kimdir bilir misiniz? hep birden:

- Kapıdakini Allah Rasûlü bilir dedik. Bunun üzerine Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

- O kapıdaki îblis-i laindir. Allah'ın laneti onun üzerine olsun!

Bunun üzerine Ömer radıyallahü anh:

- İzin verirseniz onu hemen öldüreyim Ya Rasulallah, deyince Fahr-i Kainat Efendimiz hazretleri buyurdular ki:

- Dur ya Ömer! Bilmiyor musun ki ona Allah ü Teala tarafından belli bir zamana, yani kıyamete kadar izin verilmiştir. O halde öldürmekten vazgeç, kapıyı açınız, buraya gelmek için izin almıştır. Diyeceklerini dikkatle dinleyip anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz.

Rasûl ü ekrem efendimizin, şeytan-ı laine sorduğu suallerin bir kısmını aşağıya alıyoruz.

Rasûl ü ekrem efendimiz buyurdular ki:

- Ey lanetlenmiş kişi! Senin arkadaşların kimdir?

- FAİZ yiyenler.

- Peki dostların kimdir?

- Zina edenler.

- Yatak arkadaşların kimdir?

- Sarhoşlar.

- Misafirlerin kimdir?

- Hırsızlar.

- Elçilerin kimdir?

- Sihirbazlar

- Gözünün nuru nedir?

- Kadın boşamak.

- Sevgilin kimdir?

- Cuma namazını terk edenler.

- Ey mel'un senin kalbini ne kırar?

- Allah rızası için cihada giden atların kişnemesi.

- Peki senin cismini ne eritir?

- Tevbe edenlerin tevbesi.

- Ciğerini ne parçalar, ne çürütür?

- Gece ve gündüz yapılan istiğfar.

- Peki yüzünü ne buruşturur?

- Gizli verilen sadaka.

- Gözlerini kör eden nedir?

- Gece kılınan namaz.

- Başını eğdiren nedir?

- Cemaatle kılınan namaz.

Günümüzde herkes sıkıntıda, fertler sıkıntıda, cemiyetler sıkıntıda, gençler huzursuz, yaşlılar huzursuz, fakirler huzursuz, zenginler huzursuz. Tüccari huzursuz, sanayici huzursuz, memur huzursuz, işçi huzursuz. Sanki huzur bir zümrüd ü anka olup semaya çekilmiş.

Elhamdülillah memleketimizde zenginlik zuhur etmiş, herkes nasiplerince ondan istifade ediyor. Herkes istediğini vüs'atı nispetinde alıyor, istediğini yiyor, istediğini giyiyor. Hulasa, gezmeye tozmaya harcamak için elinde parası bulunuyor.

"Sıkıntıda olan yalnız dar gelirli memurlar, bir de çalışamayacak kadar aciz kimselerdir."

Kayser ve Kisra'nın sarayını andıran muhteşem binalar inşa ediliyor. O mutantan köşklerin sahihleri de huzursuz. Mütevazı dairelerde ve gecekondularda oturanlar da öyle. Hepsi sokaklara dökülmüş vaziyette.

Bir hasedçiliktir gidiyor, ortalığı kasıp kavuruyor, herkesin gözü diğerinin malında, sa- adetinde (Halbuki bugün saadet diye bir şey kalmamıştır, bu sözün gelişi bir çekemezliktir gidiyor. Çok kazanan kendisinden daha çok kazananı kıskanıyor. Bu onu, adeta yiyip bitiriyor. Hiç hakkına razı olup ta şükür eden yok.

Bir kimse istediğinin, yüzde doksan dokuzuna malik olsa o bir noksanı yüzünden, kendisini bedbaht, talihsiz görüyor. Herkeste doymak bilmez bir göz var. Sadırlar sıkışık, kalbler sıkışık, gönül alemi diye bir şey kalmadı.

Bu öyle bir beliyye ki zamanın hekimleri bir çare bulamıyor, adeta herkes biri birinin düşmanı olmuş. Tek tük hayır yapmak isteyen istikamet sahibi faziletli kimselere ahmak nazarıyla bakılıyor.

Ya Rabb! Gönüller, görüşler ne kadar değişti. Kimsenin düştüğü bataklıktan çıkmaya, sıyrılmaya hem mecali yok, hem de niyeti yok.

Bu zamanın vebası da, bu içleri kemiren ruhî çöküntülerdir, hastalıklardır.

Bilhassa İstanbul, Ankara, İzmir gibi zahiren medeni büyük şehirlerde, her sokağın başında bir itişme, kakışma; ortasında iffete tasallut ve hırsızlık, yankesicilik; nihayetinde de, bıçak saplama, silah çekme, kurşun seslerinin vukuuna şahid olmaktayız. Hulasa kimse hayatından, geçiminden memnun değil, razı değil. Hep şikayet, gene şikayet. Bu yüzden kimsenin hatırını sormaya cesaret edilemiyor. Çünkü alınacak cevap şikayettir.

Aile nizamından, aile sevgisinden herkes mahrum. Anne, baba çocuklarıyla layıkı veçhile alakadar olamıyorlar. Ahlakî durumları verimsiz olduğu için, iyi bir rehber, iyi bir terbiyeci olamıyorlar. Kimse karısı ve çocuklarına söz geçiremiyor.

Erkekler haysiyet ve dirayetlerini kaybetti. Adeta birer kukla haline geldiler. Bütün çabalar, gayretler ve zevkler mide ve vücudun aşağı kısımlarına intikal etti. Ruhî zevkler, nezaket, edeb ve haya ve emsali güzel ahlaklar, sessizce sıyrıldı, gitti, yok oldu.

Allahım! Rahmetin her şeyi kuşattığına göre, sevgili Habibi Edibin hürmetine, diğer Peygamberan-ı izam ve bütün has kulların hürmetine, İslamiyete canlarıyla, mallarıyla ve bütün imkanlarıyla, hizmet eden şerefli ecdadımız hürmetine, bizleri bu bataklıktan çıkar, rah-ı müstakim, selamet, hidayet yoluna sevket. Bizlere acı. Gadabınla ve adaletinle değil, rahmetinle muamele et. Çünkü bizlere düşen, kusurlarımızı itiraf edip affına sığınmaktır.

Bu bahsettiğimiz üzücü hallerin sebebine gelince:

Türkiyemizde, otuz sene müddetle, yani 1920'den 1950 senesine kadar dine, yani İslamiyete karşı, koyu bir şiddet politikası tatbik edilmiş, Kur'an ayaklar altına alınmış, Allah diyenler, türlü bahanelerle hapislerde, zindanlarda çürütülmüştü. Kur'an okuyan da, okutan da şiddetle cezalandırılmıştı. Öyle bir tedhiş havası verilmişti ki, herkes gölgesinden korkuyordu. Camiler kısmen kapatılmış, bir kısmı depo,askerî samanlık, kulüp olarak kullanılmış, bir kısmı da boyahane ve emsali şeyler için kiraya verilmişti. Laikiz denilmiş, bu vesile ile müslümanlığa karşı cephe alınmıştı. Yani laiklik dahi tatbik edilmemişti. Dine, milliyete, mukaddesata daimî olarak saldırıldı. Türlü iftiralarla, o tertemiz, günahsız, Allah sevgisi içinde yaşayan, din rehberleri dar ağaçlarına asıldı.

Merhum pederim çok üzgündü. Nasıl üzgün olmasın ki, yedi-sekiz yaşlarında olan oğlu ve torununun, dini bilgilere ait en ufak malumatları yoktu. Koca İstanbul'da hangi hoca efendiye müracaat etse, şu cevabı alıyordu:

- Bizi bağışlayınız çoluk çocuk sahibiyiz.

Böyle demeleri, o zamandaki tedhiş, zulmet ve terör havasının, insanlar üzerindeki, tesirini göstermektedir.

Sonra Anadolu'dan çocuklara Kur'an-ı Kerîm öğretmek ve diğer dinî bilgiler için bir köylü hoca efendi ikna edildi. Ve Îstanbul'a geldiğinde kendisine şöyle tenbihatta bulunuldu:

- Seni herkes bahçevan bilecek, her gün bahçede bir kaç saat sulama işleriyle meşgul olur, sonra kimseye görünmeden evin arkasındaki küçük kapıdan girer, yavruların dersini verirsin.

Mahallemizde Tatar Zehra Hanım, namıyla saliha bir hanım vardı. Yaşlıydı. Yalnız o bu hususda cesaret gösteriyordu. Ücretsiz olarak, küçük yavrulara Kur'an dersi veriyor, Allah ve peygamber sevgisini telkin ediyor, İslam'ın farzları, yasakları hakkında bilgilerle onları tezyin ediyordu.

Bir gün mahallenin bekçisi bundan haberdar olmuş. O kadıncağızı karakola götürmeye yeltenmişti. Bunu duyan bütün civar halkı bekçiye yalvarmışlar, kendisine hediye namıyla hayli dünyalık vererek ikna etmişlerdi.

O günden sonra o kadıncağız, evinin kapısını sımsıkı kapamış, ölünceye kadar misafir dahi kabul etmemişti.

Bir mahalle bekçisinde o zaman öyle bir selahiyet vardı ki, onunla karşılaşanlar gayrı ihtiyarî, tir tir titrerler, kaçacak yer ararlardı. Bizler bunlara gözlerimizle şahit olduk. Rabbımız Teala hazretleri o kara günleri bir daha göstermesin! Amin.

Erenköy ilk okulunda bir öğretmen vardı. İsmi bizce malum, yavrulara daima Allah'ın yokluğu telkinatında bulunurdu. Hangi talebe, var dese, onu sınıfta bırakırdı. Hiç bir talebe velisi de bu hususta şikayet edecek bir merci bulamazdı.

Hülasa, o zamanlar eğitim sistemi tersten alınmıştı. Dinine, milliyetine yabancı bir nesil yetiştirildi. Bugünkü seciyesiz ortam zuhur etti. Mazisi temiz olan ecdadımız hakkında, hep yanlış, düzme, kötü kötü bilgiler uyduruldu. Hakiki tarihçiler, din alimleri ve dilciler bertaraf edildi. Bu suretle iyiler kötü, kötüler iyi gösterildi. Hainler, zalimler yüceltildi, hakiki vatanseverler, kahramanlar tezyif ve tahkir edildi. Hülasa, gençlik bu suretle bilgiden tamamen mahrum oldu. Cehl-i mürekkebe düştü (yani bilemediğini de bilemedi) geçmişini bilemediğinden öz vatanının yabancısı oldu. Türlü türlü desiselerle Avrupa'nın fenninden, tekniğinden istifade ettirilmedi. Ona rağmen onların kötü ahlakları ve adetlerinin tesiri altında kalındı.

Bugün hem onların fen ve tekniklerinden istifade ediyor, hem de elhamdülillah onların kötü ahlak ve adetlerinden sıyrılmaya çalışıyoruz.

Büyük vatansever merhum Adnan Menderes zamanında bu hatalı hareketlere son verilmiş, camiler tamir edilmiş, minarelerinde lâhûtî ezan sesleri duyulmaya başlamıştı. Bütün şehirlerde, kasabalarda imar hareketlerine geçilmişti. İktidara geldiğinde küçük çapta üç çimento fabrikası mevcuttu, bu yetersiz görüldü kısa zamanda on dört büyük çimento fabrikası temeli atıldı. O biliyordu ki büyük barajların ve diğer inşaatların ana maddelerinden en mühimi çimento idi. Bu devirde şehirlerde geniş caddeler açılmış ve Anadolu şehirler arası yolları asfalt yollara tebdil edilmişti. Evvelce şose yollar dahi yoktu. İsraflar önlenmiş, ancak lüzumlu yerler için harcamalar yapılmıştı. İmam-Hatip Liseleri ve çok ihtiyaç hissedilen teknik okullar açılmıştı. Gülmeyen yüzler gülmüş, uzun müddet bakımsız kalmış, harabe halinde olan camiler, mezarlıklar, ecdat türbeleri tamir edilmişti. Eski devirde uzun çarşıda bulunan bir cami bir ermeniye kiraya verilmişti. Boyahane olarak kullanılıyordu, bu kiracı sonra mahkeme kararı ile çıkarılmıştı. Sonra gidip gördüğümüz yadigarı mukaddes mabed tamamen tahrip edilmiş ve minaresi de hela olarak kullanılmıştı. Çok üzüldük, bunun gibi yüzlerce misaller gösterebiliriz.

Merhum Menderes, cumhuriyet devrinin, milletine vatanına derin bir samimiyet, iştiyak ve şefkatle hizmet eden en fedakar, mütevazî, adaletli başbakanlarından ve nezaket, zarafet ve sadelik bakımından bir İstanbul Efendisi idi. Milleti uğruna sabahlara kadar uyumaz, yorgunluk nedir bilmez, geceleri daima asayişi kontrol ederdi. Sarayburnuna, Yedikule'yi bağlayan sahil yolu, Vatan Caddesi ve nice nice lüzumlu işler, hep onun zamanında yapılmıştı. O dostuna, düşmanına kendisini sevdirmesini bilmişti.

Menderes'in ömrü müsaade etseydi, daha bilemediğimiz ne büyük hizmetler edecekti kimbilir?

Allah Teala ve tekaddes hazretleri sevdiği has kullarını şehitlik rütbesi île ziynetlendirir, yüceltir. Merhum darağacına çekildiği gün kendisini seven bütün millet için için ağladı, gözyaşlarını akıttı. Çünkü o Türk oğlu Türk, diyanetperver, vatanına hizmeti kendisine şiar edinmiş necib ruhlu bir insandı. Takdir-i ilahî bu şekilde tecelli etmişti. Ve o bu şekilde tarihin altın sahifelerinde yer almıştı.

Anadolu'da, şehirler arasında, kara yolu diye bir şey yoktu. Değil asfalt yollar, şose yollar ancak İstanbul, Ankara arası gibi mühim kısımlarda mevcuttu.

Memleket muhtelif harplere itildiği için devlet ve millet fakir düşmüştü. Yiyim, giyim seviyesi oldukça düşüktü. Köylü kalın şayaktan dikdiği elbisesini uzun müddet, senelerce giymek zorunda idi. Eskidikçe yamanın üzerine ikinci bir yama yapılırdı. İşe yaramaz bir hale gelinceye kadar yama lime lime, parça parça oluncaya kadar giyilirdi. Ayakkabı deye bir şey bilmezdi, giyilen çarık iş göremez hale gelinceye kadar giyilirdi.

O saf Anadolu köylüsü, tertemiz insan, mahsulünü bir kaç ayda eker, bir kaç ayda da hasat sürerdi. Çünkü o zamanlar bugünkü gibi traktör, biçerdöver ve daha başka lüzumlu aletler henüz yoktu. Bu hasat zamanı pek uzun sürdüğü için o müddet içinde yağan yağmurlar, seller ve yeller mahsulün yarısını telef ederdi. Köylü yağını, tavuğunu, sütünü, yumurtasını hep satmak zorunda idi. Bu fedakârlığına mukabil ancak yakacak gazını temin ederdi. Buğdayını, mahsulünü çok düşük fiyata satabiliyordu. Onun da bir kısmını satabilir, bir kısmını satamazdı. Alıcı pek az olduğu için ancak iki buçuk kuruşa yahut da iki kuruş otuz paraya satabilirdi. Yıllık altı lira gibi pek cüzî olan yol vergisini ödeyemezdi. Ödeyemediği için taş kırmaya gönderilirdi. Bu yokluk, sefalet içindeki köylüye zamanın hükümeti, "Köylü bizim efendimiz" tabirini kullanarak adeta alay ederdi. Köylünün gıdasını, yediği yağsız bulgur pilavı ile, içinde yoğurdu yok denilecek kadar bulanık ayran teşkil ederdi. Şekerli çay gibi meşrubatlar ancak bayramlarda düğünlerde kullanılırdı. Şark vilayetlerinde köylülerin çoğu bunu da bulamazdı.

O eski Türk köylüsü bu durumda olduğu halde, hal u hatırını sorduğunuzda, o yüzünde beliren nûr u imanın nişanesi olarak derin bir halavet ve samimiyet, Allah'a olan teslimiyet ve tevekkülü ile "Elhamdülillah" derdi.

Çünkü kazancını, alnının teri ile temin ediyor ve öşürünü noksansız olarak veriyordu. Maişetini tam su katılmamış yoldan temin ediyordu. Helaldendi. Allahü Teâlâ'yı hem çok seviyor hem de razı edememekten çok sakınıyordu. Tartılarda ölçülerde en ufak noksanlık, hilekarlık mevzuu bahs değildi.

O zamanlar faizcilik bu günkü kadar etrafı toz duman etmiyordu. Sebebi: Hem faiz birimlerinin yüzde dört gibi pek az bir menfaat göstermesi hem de eski devir insanlarının müslümanları, bilgileri bakımından faizin mel'un bir habaset olduğuna vukufları olduğu içindi. Faiz alanlarla verenler elle gösterilir derecede azdı. Haram kazançlar mevzuu bahs olmadığı için, o zamanın her seviyedeki insanları yokluk içinde oldukları halde endişesiz, huzurlu bir hayatta idiler. Çünkü faiz belası diye bir şey bilinmiyordu.

Hatıra gelir ki, bugün memleketimiz refah, zenginlik, bolluk içindedir. Bu huzursuzluk, üzüntüler, kederlere sebeb nedir? Halbuki mantıken rahatlığın bolluğun huzur vermesi icab etmez mi?

Evet, zenginlik ve huzur hüsnü istimal edilmez de hatalı yollarda sarf edilirse, bilakis, süflî, uyuşturucu bir hayat görüşüne, nizamına yönelir. Buna da sebep:

- Dinî itikadın zayıflaması ve faiz alıp verme işinin rağbet görmesi.

Elhamdülillah, şuurlu, bilgili, itikadı bütün yeni bir nesil yetişmektedir. Ümidimiz sonsuzdur. İstikbalin yöneticileri bunlar olacaktır. Faizcilik, ihtikar, rüşvet, adam kayırmalar, dine sövmeler, saymalar bertaraf olarak, aranılan, Allah'ın rızasına uygun bir hayat düsturu kendini gösterecek ve bu şekilde hasreti çekilen hakiki saadet ve huzur teessüs edecektir.


Dipnotlar: l. Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid, IV, 117 İbn Mâce, ticâre 58- 2. İbn Mace, ticâre 58; Nesai, buyu 2; Ebû Davud, buyu 3; Beyhaki, sünen, V, 275-276- 3. Müslim, müsâkât 105,106; İbn Mâce, ticâre 58; Ebü Davud buyü 4; Münâvî I, 53 (13) -4. Deylemî, Müsned; hadis no: 2171 -5. Heysem-i Mecmeu'z-Zevâid, 1V,117 -6. Taberani, el-Mucemu'l-kebir, XI, 114 (11216) -7. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 329 -8. Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid, IV, 117- 9. Taberâni, el-Mucemu'1-kebir, 60 (110) -10. Hâkim, Müstedrek, II, 37