Dua

Dua

Allahü Teâlâ ve tekaddes hazretleri Kur'an-ı Kerim'de buyurur. Meâlen:

- (Habibim) Kullarım sana beni sorunca (haber ver ki) işte ben muhakkak yakınımdır. Bana dua edince ben o dua edenin davetine icabet ederim. (Bakara186)

- Rabbınıza yalvara yakara, gizlice dua edin. Şu bir hakikattir ki: Allah haddi aşanları sevmez., (Araf, 55)

- Rabbimiz şöyle buyurdu. Bana dua edin. Size icâbet ve duanızı kabul edeyim. (Mü'min,60)

Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu:

- Allah'a dua etmekten daha değerli hiç bir şey

yoktur. (İbni Mace c.2, s.224)

- Allah'ın fazlı kereminden isteyiniz. Allahü Teâlâ ve tekaddes hazretleri (kendisinden) istemeği muhakkak sever. İbadetin faziletçe en üstünü (dertten) kurtulmayı gözetmektir. (Feyz-ül- Kadir)

- "Dua müminin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur. (Tergib ve't -Terhib 2. 479)

- "Kabul edeceğine yakînen inanmış olduğunuz halde Allah'a dua edin. Gafil kalbden (kopup gelen) hiç bir duayı Allah'ın kabul etmeyeceğini (iyi) bilin. (Tuhfet-ül Ahvezî s.450)

- "Biriniz "ya Allah dilersen beni yarlığa, ya Allah dilersen beni esirge" diye dua etmesin, istemeye baksın. Çünkü onu (Allah'ı) zorlayan hiç bir kuvvet yoktur.

- "Şiddet(li) hadiseler ve sıkıntı(lı) zamanlarda duasını Allah'ın kabul etmesinden sevinç duyacak kimse iyilik (ve bolluk) zamanlarında duâyı çok yapsın. (Tuhvetül Ahvezi s. 324)

- "Şu dört (vakit) de gök kapıları açılır ve (yapılacak dua) kabul olunur. Allah yolunda yapılan savaşta saflar karıştığı zaman, yağmur yağarken, namaza doğrulduğunuz sırada ve Kabe görüldüğü vakit. (Feyz-ul Kadir)

Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Hayber gazasına giderken maiyyetinde bulunan ashabı kiram bir vadiye vardıklarında yüksek sesle tekbir ve tehlil ederek bağıra bağıra zikretmeğe başladılar. Bunların bu halini gören Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:

- Kendinize rıfk-u merhamet ediniz! Zira siz ne sağıra ne de gaibe dua ediyorsunuz. Ancak her şeyi hakkıyla işiten ve size sizden yakın olan Allah'a dua ediyorsunuz. Ve Allahü Teâlâ hazretleri siz nerede olursanız beraberinizdedir, buyurdu.

Ebü Musa el Eş'ari radıyallahü anh diyor ki:

- O esnada ben, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinin hayvanının arkasında Zâtı risalet penahîleriyle birlikte beraberdim ve lisanımla "La hâvle ve lâ kuvvete illâ billâh" diyordum.

Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem hazretleri bana hitaben:

- Ey Abdullah bin Kays, buyurdu. Ben de icabetle:

- Lebbeyk ya Resûlullah dedim. Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem bana hitaben:

-Ben de sana Cenneti âlânın hazînelerinden bir hazîneye delalet edeyim mi? buyurunca ben de hemen:

- Babam anam sana feda olsun ya Resûlallah, evet irşat ediniz, dedim. Resulüllah sallallahü aleyhi ve sellem:

- Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh! Masiyetden sakınmak, taat ve ibadetinde kuvvet ve kudret ancak Allah Teâlâ hazretlerinin tevfiki rabbaniyesi ve irade-i subhaniyyesiyledir, buyurdu. Yani cümle alemin müdebbiri hakîkisi ve mutasarrıfı, hepsinin haliki olan Allah subhanehu ve Teâlâ hazretleridir demektir.

Ebül Hasan el-Mağribi Şazeli kuddise sirruh buyurmuştur ki:

- Duadan yana nasibin, arzunun yerine geldiği için sevinmek olmasın! Sevdiğine münacaat ettiğin için hoşlan, taa ki: perdelilerden olmayasın.

Allahü Teâlâ cennetten bir kişiyi ve cehennemden bir kişiyi çıkarıp, ikisini de bir araya getirir. Cennetten çıkana sorar:

- Ey kulum! Cennetteki yerini nasıl buldun?

- Anlatılanlardan daha iyi buldum der ve Cennetin nimetlerinden bahseder. Allahü Teâlâ, sonra cehennemden gelene sorar:

- Ey kulum! Cehennemdeki yerini nasıl buldun?

- Anlattıklarından daha kötü buldum der ve cehennemin acılarından, çeşit çeşit azaplarından bahseder.

Allahü Teâlâ tekrar sorar:

- Ey kulum! Eğer seni Cehennemden kurtarır isem ne verirdin?

- Ya Rabbi! Yanımda ne varsa verirdim.

- Şayet senin yanında, altından bir dağ olsa, seni affetmem için verir miydin?

- Evet verirdim ya Rabbi!

-Sen yalan söyledin. Ben senden dünyada, altın dağından daha azını istedim. Dua et, duanı kabul edeyim, benden bağışlanmanı iste, seni bağışlayayım dedim de sen yüz çevirmiştin.

(İslâm Alimleri Ansiklopedisi 2/235)

Enes b. Malik radıyallahü anh anlatıyor:

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin, ashabından Ebu Muallak adında biri vardı. Bu zat başkaları ile ortaklık kurarak ticaret yapıyordu. Dürüst ve takva sahibi idi. Bir defasında yola çıkmıştı. Karşısına çıkan silahlı bir hırsız:

- Neyin varsa çıkar, seni öldüreceğim, dedi. Ebû Muallak radıyallahü anh:

Maksadın mal almaksa al dedi. Hırsız:

-Ben sadece senin canını istiyorum dedi. Ebu Muallak radıyallahü anh:

- Öyleyse bana müsaade et de namaz kılayım, dedi. Hırsız:

- İstediğin kadar namaz kıl. Ebû Muallak namaz kıldıktan sonra üç defa şöyle dua etti:

- Ey gönüllerin sevgilisi! Ey yüce arşın sahibi! Ey dilediğini yapan Allahım! Ulaşılma-yan izzetin, kavuşulmayan saltanatın ve arşını kaplayan Nûr'un için beni şu hırsızın şerrinden korumanı istiyorum! Ey imdada koşan Allahım! Yetiş imdadıma.

Ebû Muallak duasını bitirir bitirmez elindeki kargıyı kulakları hizasına tutan bir süvarî peyda oldu. Süvari hırsızı yakalayıp öldürdü. Sonra tacire döndü. Tacir:

- Kimsin sen? Kimsin sen? Allah seni vasıta ederek bana yardım etti deyince:

Süvarî şöyle cevap verdi:

- Ben dördüncü kat sema ehlindenim. İlk duanı yapınca semanın kapılarının çatırdadığını işittim. İkinci defa dua edince, gök ehlinin gürültüsünü işittim. Üçüncü defa dua edince, zorda kalan biri dua ediyor denildi. Bunu düyunca Allah'dan onu öldürmeğe beni memur etmesini diledim. Allahü Teâlâ "Pekala bil ki, abdest alıp dört rek'at kılan ve duayı yapan kimseye, zorda kalsa da kalmasa da, yardım ederim, buyurdu.

(Hadislerle Müslümanlık, M. Yusuf Kandehlevi)

Dua hakkında, Abdülkadir Geylanî kuddise sirruh buyurur: (Fütuh-ül Gayb'den:)

- Cenabı Allah'a dua etmek kulluk icabı güzel bir ibadettir yoksa, nasıl olsa gelecek gelir, gelmeyecek olan da gelmez, gibi sözleri bir mazeret olarak gösteripte "Ben Allah'a dua etmem" deme.

Daima dua et. Haram olmayan dünya ve ahirete ait işlerin için Cenabı Allah'a yalvararak dua et! Haram olmayan ve ahlaka zarar vermeyecek olan her şeyi ondan iste. Çünkü Hak Celle ve âlâ hazretleri "Bana dua edin, icabet ederim". "Allah ın güzel nimetlerini isteyin. O nimetleri birbiriniz için kibirlenmek vesîlesi yapmayın" buyuruyor.

Dua eden bilir ki her şeyi veren alan Allahü Teâlâdır. Dua eden kibirli olmaz. İşte bundan ötürü dua iman sahibinin güzel huyları arasında olmalı. Ehli iman duadan kaçınmamalı. Duanın daha bir çok fazîletleri vardır.

Fahri kainat sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin bazı duaları:

- Allahım! korkaklıktan, cimrilikten, sadr fitnesinden, kabir azabından sana sığınırım.

- Allahım! kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden sana sığınırım.

- Allahım! korkaklıktan, erzel-i ömre bırakılmaktan, dünya fitnesinden ve kabir azabından sana sığınırım.

-Allahım! acizlikten, tembellikten, cimrilikten, maddî ve manevi çöküntüden, kabir azabından, hayatın ve ölümün fitnesinden sana sığınırım.

- Allahım! lüzumsuz düşünceden, üzüntüden ve acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borçtan ve rical galebesinden sana sığınırım.

- Allahım! günah işlenen yerlerde bulunmaktan ve borçlu duruma düşmekten sana sığınırım.

- Allahım! açlıktan, fakirlikten, zilletten, zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım.

- Allahım! hata etmekten, dalalete düşmekten, zulmetmekten yahud zulme uğramaktan, cahillikten ve cahil elinde kalmaktan sana sığınırım.

- Allahım! Cünundan, cüzzamdan, abraslıktan ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.

- Allahım! yaptığım ve yapmadığım şeylerin şerrinden sana sığınırım.

- Allahım! çöküntüden, gerileyip düşmekten, boğulmaktan, yangından, ölüm esnasında şeytanın beni çarpmasından, senin yolunda senden yüz çevirmiş olarak ölmekten, yılan sokmuş bir şekilde ölmekten sana sığınırım.

-Allahım! yemin gadabından senin rızana sığınırım. (Musahabe /4, Mahmûd Sami, Süneni Nesai'den.) Allahü Teâlâ hazretlerinin yeryüzünde gizli velileri daima bulunur. Bunların ekserisi, zahiren gösterişsiz, cılız, hastalıklı, ümmi, fakir insanlardır. Halk bunlara hiç ehemmiyet vermez, küçümserler, çünkü dış ve fiziki durumları onları tatmin etmez. Halbuki işin iç yüzüne aşina olanlar, bu zümreyi teşhis ederler, onlara lazım gelen hürmet ve ikramı gösterirler.

Tezkiretül Evliya'dan:

Maruf Kerhi kuddise sirruh hazretleri, bir gün oruç idi. İkindi vakti gördü ki bir saka su gezdirirdi.

"-Allah Teâlâ rahmet eylesin ol kişiye kim benim suyumdan içe, dedi. Maruf aldı, o sudan içti. Müridleri:

- Niçin orucunu bozdun? dediler.

- Saka duasına icabet eyledim, dedi. Marufu vefatından sonra rü'yada gördüler. Allah sana ne kıldı? diye sordular. Maruf hazretleri:

-"Saka duasıyla Allah beni yarlığadı" dedi.

Ebu Musa el Eş'ari radıyallahü anh den:

"Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Hayber savaşına giderken, mücahidlere tepelere çıktıkça, derelere indikçe yüksek sesle "Allahü Ekber, Allahü Ekber Allah'ın nizamı en büyük nizamdır." "La ilahe illallah -Allah'dan başka gerçek tanrı yoktur-"diye tekbir getirir, coşarlardı.

Bunun üzerine Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:

- Ey müslümanlar! kendinizi yormayınız, çünkü siz sağıra yahud yanınızda bulunmayana dua etmiyorsunuz. Şüphesiz ki siz, iyi işiten, her an sizinle olan, sizden size daha yakın olan Allah'a dua ediyorsunuz. buyurdu.

Ebû Musa el-Eş'ari der ki, bu sırada ben Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem'in binitinin terkisinde idim. Bende:

- "La havle ve la kuvvete illa billah-kulun gücü kuvveti ancak Allah'ın yardımıyladır-."demeye başladım. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem işitti ve:

- Ey Abdullah b. Kays (Ebü Musa el-Eş'ari) diye seslendi. Ben de:

-Buyurunuz ya Resûlallah, dedim. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem:

- Ey Abdullah! sana cennet hazinelerinden bir haiz ne değerinde bir cümle söyleyeyim buyurdu. Ben de:

- Bildiriniz, ya Resûlallah, anam babam size feda olsun,dedim.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem:

- O kelime "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh"dır, buyurdu. (Megazi. 38)

Muhabbeti Nahiyeyi kazanmış, Allah ile ünsiyet etmiş mahbublar hakkında:

"Onlar efendilerinin nuru alınlarında parlayan, sadırlarının çarpıntısı simalarında görülen kimselerdir. Bir kulun şerefini anlamak için, efendisinin şerefine ve büyüklüğüne bakmak gerekir. Bu sebeple kulların en şereflisi, Allah'a gerçekten kul olandır" denilmiştir.

Bazı arifler demişlerdir ki:

"Sevgiliden hesap sorulmaz. Düşmanın ise kaleme gelecek tarafı yoktur. Bu sebeple işi ahirete kalmıştır. Sevgilinin sevgiliye nazlanması ancak üns makamında olur. Allah Teâlâ bunun haricindeki nazlanmaları sevmez. Bu türlü nazlanmalar da ancak Allah'ın üns makamına yükseltdiklerinden sadır olursa yerinde olur. Allah Teâlâ hazretleri, kelimi Musa aleyhisselam'ı huzurunda bast makamına getirdi. Kendisiyle ünsiyet halini ona duyurdu. Ve onu kendine karşı şöyle nazlandırdı:

- Rabbım! eğer dileseydin bundan evvel olanları da helak ederdin, beni de. İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de mi helak edersin? Şayed öyle bir şey olursa, bu ancak senin imtihanındır. Hem böylece dilediklerini dalalete düşürürsün, dilediklerini de hidayete erdirirsin. Sen bizim dostumuzsun, bizi mağfiret et, günahlarımızı ört ve bize merhamet et. Muhakkak ki mağfiret edenlerin en hayırlısısın sen!.. " (Arafsüresi, 155)

İmam Kuşeyri kuddise sirruh buyurmuşdur ki:

- "Cenabı Hak her şeyin hakikatini izhar ve beyan eylemişdir. Evvela haşmet makamını diğer makamlardan ayırıp,

"İn hiye illâ fitnetüke tudillü biha men teşaü ve tehdi men teşâu" dedirtdi. Hemen arkasından tazarru makamını beyan ile

"Fağfir lena verhamnâ" dedirtdi. Senayı duadan evvel yapdırıb, önce "Ente veliyyuna "dedirtdi. Sonra

"Fağfirlena verhamna "dedirtdi.

Halbuki Yunus aleyhisselam kabz ve havf makamına getirildiği ve balığın karnında uzun müddet hapsolunmak suretiyle itab olunduğu vakit bu şekilde, yani bast makamına aid sözler sudûr etmemişdir. İşte peygamberlerin bir halden diğer hale geçişleri ve her birinin ayrı ayrı halleri, muradları, ancak Allah, hakikat yolcularının zaman zaman halden hale geçişlerinde takip edecekleri yolu, kabz ve bast makamlarını, sevgi ve korkularını bu hallerle onlara anlatmak, yol göstermek içindir. Bunlar mukarrebûnun halleridir.

Ayni hâdise Kuutu'l-'kulub'da mezkurdur. Onda ayrıca şu ziyade de vardır.

"Üns makamında bulunan sevgililerin nazlanmasına bir misal de siyah bir köle olan Burh'un nasıl münacaatta bulunduğudur ki, Allah Teâlâ kelimi Musa aleyhisselam'a senelerce süren kıtlık esnasında, Beni İsrail için yağmur duası yaptırmak üzere Burh adındaki köleyi bulmasını vahyetmişti. Musa aleyhisselam yağmur duası için yetmiş bin kişi ile çıkmış, dua ederken Allah Teâlâ ona vahy ile buyurmuştu ki:

"Ben onların dualarına nasıl icabet ederim? Günahları kalblerini öylesine karartmış, sırları üzerine öyle habaset yağdırmış ki, beni tanıyamaz hale gelmişler. Şimdi tanımadıkları birine dua ediyorlar, üstelik, bir de mekrimden emin oldukları bir halde dua etmektedirler. Şimdi kullarım arasında Burh namında bir kulum vardır. Onu bul, çıkıp bana dua etmesini rica et, icabet edeyim."

Musa aleyhisselam çıktı, epeyce aradı O kadar kimsenin arasından onu tanıyıp seçemedi. Bir gün yolda giderken, topraktaki secde izinin siyah bir köle şeklinde ve Musa'nın göğsü arasında ve gözlerinin önünde dikiverdiğini gördü. Allah'ın nuruyla onu tanıdı ve selam verdi. Onu alıp omuzuna oturttu ve sordu:

- İsmin nedir? Cevap verdi:

- İsmim Burh'dur. Musa aleyhisselam:

- Bizi ummadığımız bir zamanda yakaladın, çık bizim için Allah'tan rahmet iste" diye rica etti.

Burh duaya başladı.

Şöyle ki:

"- Bu kıtlık senin için değildir. Senin hilmine yaraşmaz böyle şeyler... Ne gördün ki bizi görmez oldun? Yoksa sana ibadetlerimizin, dualarımızın, rayihaları ulaşmadı mı? Yoksa hazînen mi tükendi? Yoksa günahkarlara karşı gazabın mı şiddetlendi? Sen, durmadan hata eden kullarını yaratmadan evvel de gaffar değil mi idin? Rahmeti yaratan sensin. Şefkatle muameleyi emreden yine sensin. Bu işinde kendine muhalefet edenlerden olmuyor musun? Bununla bize hiç bir şey vermeyeceğini mi göstermek istiyorsun? Yoksa bizi elden kaçırıp da bir daha ceza veremiyeceğinden mi korkuyorsun? deyince bir kaç dakika geçmeden İsrailoğulları rahmete gark oldular. Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri verdiği bu rahmeti ile, yarım günde diz boyu ekin bitirdi. Sonra Burh bast makamından dönüp gelirken, Musa aleyhisselam onu karşıladı.

Burh ona dedi ki:

- "Rabbım azze ve celle ile nasıl konuştuğumu gördün mu? Bana nasıl insaf ettiğini müşahede ettin mi?"

Mûsa aleyhisselam:

"Evet gördüm" buyurdu.

Allahu Teâlâ Musa aleyhisselama:

-"Burh beni günde üç defa güldürür" diye vahyetti. [Tevhide giriş (Fasl-ul-Hitab Tercümesi)sahife 84-85]

Gene dua hakkında Riyad'ün Nâsihinden:

Horasan valisi Abdullah bin Tahir, çok adil idi. Jandarmaları bir kaç hırsız yakalamış, valiye bildirmişlerdi. Hırsızlardan biri kaçtı. Heratlı bir demirci Nişabur'a gitmişti. Bir zaman sonra dönüp, evine giderken, gece onu yakaladılar. Hırsızlarla beraber valiye çıkardılar. Vali bunları hapsedin, dedi. Demirci, hapishanede abdest alıp namaz kıldı. Ellerini kaldırdı:

"Ya Rabbi, günahım, kabahat olmadığını, ancak sen bilirsin, beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın. Ya Rabbi, beni kurtar" diye dua etti.

Vali o gece rüyasında, dört kuvvetli kimsenin gelip, tahtını tersine çevirecekleri vakit uyandı. Hemen abdest alıp, iki rek'at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o kimselerin, tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde, bir mazlumun ahı bulunduğunu anladı. Nitekim bir şiirde şöyle denilmiştir.

Binlerce top ve tüfek, yapamaz asla,

Göz yaşının seher vakti yaptığını,

Düşmanı kaçıran süngüleri, çok defa,

Toz haline getirir, bir mü'minin duası.

Ya Rabbi! Büyük yalnız sensin! Sen öyle bir büyüksün ki, büyükler ve küçükler sıkışınca ancak sana yalvarır. Sana yalvaran, ancak muradına kavuşur.

Hemen o gece hapishane müdürünü çağırıp, bir mazlum kalmış mı diye sordu. Müdür bunu bilemem. Yalnız biri, çokça namaz kılıp çok dua ediyor, gözyaşları döküyor. Deyince, onu getirtti, halini sorup anladı, özür diledi, "hakkını helal et ve şu bin gümüş hediyemi kabul buyur ve her hangi bir arzun olunca bana gel" diye rica etti. Demirci:

- Hakkımı helal ettim ve hediyeni kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeğe gelemem, dedi. Vali "niçin?" deyince;

- Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını bir kaç defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına götürmekliğim kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim dualarla beni nice sıkıntıdan kurtardı. Nice muradıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbım, nihayeti olmayan rahmet hazînesinin kapısını açmış, sonsuz ihsan sofrasını, herkese yaymış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de boş döndü? İstemesini bilmezsen alamazsın, huzuruna edeble çıkmaz isen rahmetine kavuşamazsın.

İbadet eşiğine, kim ki bir gece baş kodu,

Dostun lütfü, açar ona elbette binbir kapu.

Evliyanın büyüklerinden Rabia-i Adviyye (Rahmetullahi aleyha) adamın biri dua ederken "Ya Rabbi! bana rahmet kapısını aç" dediğini işitince:

"Ey cahil, Allahü Teâlâ'nın rahmet kapısı şimdiye kadar kapalı mı idi de şimdi açılmasın! istiyorsun?" buyurdu.

İlahi, herkesi sıkıntıdan kurtaran yalnız Sensin. Bizi dünyada ve ahirette sıkıntıda bırakma! Muhtaçla her şeyi gönderen, yalnız sensin! Dünyada ve ahrette hayırlı faideli şeyleri bize gönder! Dünyada ve ahirette, bizi kimseye muhtaç bırakma! Amin!

İbrahim Ethem kuddise sirruh, evvelce Belh şehrinin padişahı idi. Hidayet-i Rabbani ve Hızır aleyhisselamın delaletiyle ikaz ve irşad olundu.

İbrahim Ethem hazretlerine sordular:

- Ne için dualarımız kabul olunmuyor?

"Hakkı bilip emirlerini tutmazsınız. Peygamberin sünnetlerini icra etmezsiniz. Kur'an okur amel etmezsiniz. Hâlıkımızın nimetlerini yiyip şükür etmezsiniz. Cenneti bildiğiniz halde talep etmezsiniz. Cehennemden korkmazsınız. Hükmüyle ölüm var dersiniz, hazırlanmazsınız. Anne ve babalarınızın ölülerini kendi elinizle kabre koyarsınız, ibret almazsınız. Böyle bu kadar kabahatlerinizle duanız nasıl kabul olur? diye cevap verdiler.

Çok kimseler vardır ki, kendilerini, Allah Teâlâ'ya vasıl olmuş, üns makamına ulaşmış, mahbublardan zann ederler, hakikatte ise böyle şerefli bir mevkiden nesihleri yoktur.

Çok yüksek dereceli veliler vardır ki, onlar kendilerinin ulvî makamı kazandıklarından haberleri yoktur. Vukûfiyetleri olanlar ise nazlanmaya cür'et ve cesaret edemezler. Burh emsali, kişiler pek enderdir.

Muhterem üstazımız Mahmûd Sâmi kuddise sirruh hazretleri evladlarının terbiyelerine büyük bir itina gösterirler, en ufak bir edeb noksanlığına üzülürler, telafi için çok dikkat ederler, ince halleri ile muhatablarının anlayış ve seviyelerine göre hareket ederlerdi.

Nazlanmağa cesaret etmemelidir, çünkü ufak bir küstahlık maneviyat yolunun kapanmasına sebeb olur. Buna rağmen kardeşlerimizden Niyazi Keçebaş, Edib Günal isminde pek kıymetli ihlas ve samimiyetli iki kişi vardı. Teslimiyetleri zirvede idi. İç alemlerinde en ufak bir gıllı-gış yoktu. Yani içleri dışları birdi. Hatır için konuşmazlar, hakikati açıkça beyan ederlerdi.

Muhterem üstazımın huzurlarında, senli benli konuşurlar, nezaket ve edebi muhafaza edemezlerdi. Onların o samimi hallerini, üstazımız hoş karşılarlar, hatta memnun oldukları, yüzlerindeki beşaşet ve tebessümlerinden seçilirdi.

Her üns makamında olanlara da, Allah Teâlâ hazretleri Burh'a verdiği selahiyeti vermez. Bunu böylece bilip, ona göre hareket etmek gerekir.