Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz ve ashab-ı kiram, gazâya iştirak etmek isteyen mücahidler, seferin yaz aylarının en sıcak günlerine tesadüf etmesi ve Tebük'ün Medine-i Münevvereye hayli uzak olması dolayısıyla yorgun argın, bitâb bir vaziyetde dönmüşlerdi. Zahiren düşmanla karşılaşma olmamışdı amma asâkiri islâmiye hayli yıpranmışdı. Açlık, susuzluk baş göstermiş guzat-ı kiram pek ziyâde takatsız, mecâlsiz kalmışdı.
Buna rağmen Resûlü ekrem efendimizin avdetlerinde at üzerinde ilk kelâmları:
"-Küçük cihaddan büyük cihada döndük", olmuşdur.
Ashab-ı kiram radıyallahu anhüm, merakla sordular:
- Büyük cihad nedir ya Resûlallah?
Cevaben buyurdular ki:
- Nefisle cihad.
Resûlü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Allah Teâlâ'nın habibi, kainâtın efendisi oldukları halde daima;
"Allahümme la tekilni ilâ nefsî tarfete aynin."
"Yarab, bir an bile, gözümü açıp kapayıncaya kadar beni nefsimle bırakma" diye Halık Teâlâ ve tekaddes hazretlerine sığınmışlardır.
Bu yüce kelâmları ile, nefisle mücadele ve mücâhedenin ehemmiyetine işaret buyurmuşlardır.
Gene bir sohbet-i âlilerinde:
- Cesedde bir çiğnem et vardır, o salih olursa bütün cesed salih olur, o fâsid olursa bütün cesed fesada uğrar. O kalbdir, buyurmuşlardır. Bu ihtarı işittikden sonra, kula düşen, her şeyden evvel kalbinin ihyâsı için gereken şeyi anlamak, idrâk ettikden sonra da gereğini yerine getirmek olmalıdır.
1. Seyrusülûk yolu ile hakiki bir mürşidi kâmili teşhis edib ona tam teslim olmak ve onun emirlerini harfiyen yerine getirmek suretiyle, nefisle mücahede edilir. Halık Teâlâ veliliğe istidatlı olan kullarına bu yolu nasib eder.
Bu yoldan; ciddi bir çalışma, haram helâle dikkatli olmak, Kur'an ahkâmına ve sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, ahlâk, adâb, ibâdet ve muâmelatını, nefsinde tatbike gayret etmekle istifade edilir. Bunun için de en lüzûmlu olan, samimi bir ihlâs sahibi olmaktır.
Büyükler nefis tezkiyesinin farz-ı ayn olduğunu söylemişlerdir. Nefsini bilen kişi Cenab-ı Hakk'ı bilebilir. Çünkü bütün varlığın sahibi Hâlık Teâlâ hazretleridir.
Cüneyd-i Bağdâdî kuddise sirruh buyurur:
- Marifet, yüce Allah'ın ilmi yanında, insanın kendi cehâletini bilmesidir.
Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh buyurur:
- Allah'ın kelâmını ve Resûlullah'ın sünnetini bilen ve onlarla amel eden mürşidlere uyunuz. Haklarında hüsn-ü zan besleyiniz. Bilmediklerinizi onlardan öğreniniz. Onların huzûrunda güzel edeble hareket ediniz. Onlarla beraberliğinizde usûl ve âdâba riayet ediniz. O zaman felâh bulur, kurtuluşa erersiniz. Siz Allah'ın kitabına, Resûlüllah'ın ahkâmına ve bunları iyi bilen ve hükümleriyle amel eden mürşidlere uymadıkça aslâ felâh bulamaz, kurtuluşa eremezsiniz.
Kim ki sırf kendi aklı ile hareket eder ve kendini başkalarından mustağni sayarsa dalâlete düşer.
Senden daha bilgili olanların sohbetlerine iştirak etmek sûretiyle nefsini kötü ahlâkdan temizle. Ruhûnu terbiye et, ahlâkını güzelleşdir. Önce kendi ruhunun terbiyesi, kendi nefsinin ıslâhıyla meşgul ol. Sonra da başkaları ile.
Nitekim, Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar:
- Önce kendi nefsinin terbiyesi ile işe başla, sonra da başkalarına yönel.
- Muhtaç olan akrabalar varken, başkalarına sadaka verilmesi uygun olmaz..."
Reşahat sahibi der ki:
- "Bir gün içime bir düşünce sızdı. Eğer bana da vaaz işi verilse mevzûum ve niyetim ne olmalı? Bunun için meclislerine gittim.
Buyurdular ki:
- Bir kimse ululardan birine başvurup vaaz etmek istediğini söyledi. Ve, ne niyetle vaaz etmek gerekdiğini sordu. Ulu kişi, günâha niyet etmenin faydası olmadığı cevabını verdi. Bu cevab doğrudur; zirâ vaktinden evvel nasihat günâhdır. Bu cevabdan anlaşılan şudur ki; söz yüce bir şeydir. Zamanında ve yerinde olmalıdır. Şimdi onun zamanını göstereyim. Tarikat büyükleri bu bahiste derin tahkiklerde bulunmuşlardır. Söz söylemek, dilin gönülle, gönlün de Hak ile olduğu zaman makbûldur."
Kişinin yapdığı cihad, kalbinin ve imânının kıymet ölçüsüne göre değer kazanır. Kalbi, Cenab-ı Hakkın sevgisiyle dolu olursa, sahibini isabetli fiiller işlemeğe sevkeder. Ferâseti tezayüd etdiği için her hattu-hareketi isâbetli, yerli yerinde olur. Bu durumda olmayan, ehli meâş olduğu için hatâlara düşer, hayır işliyeyim derken şerre vesile olur.
Ashâb-ı kiram radıyallahü anhüm ecmain hazretlerinin hepsi mücâhid idiler, nefisleri ölmüş, nazarlarında canlarının, mallarının hiç bir kıymeti yokdu. Çünkü gönüllerini, sultanların sultanı Hak celle ve âlâ hazretlerine vermişler, canlarını verib Can'da olmağı istemişlerdi. Çünkü onlar membâı-feyzi ilâhi olan Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin sadr-ı âlilerinden in'ikâs eden nûrdan nasiblerini ziyadesiyle almışlar, imânın zirvesine ulaşmışlardı. Bu sebebdendir ki, kibâr-ı ehlûllahın dereceleri, ashâbın derecelerinin altında kalmışdır.
Bilgisiz, gâyesiz mücâhidlik, insanı tembelliğe, lâf cambazlığına, yersiz itirazlara sevkeder. Nefsinin esiri olduğu için, ne kendisine, ne islâmiyete ne de vatan ve millete faydalı olur. Rûhen inkişaf halinde olmadığı için daima kötümser haldedir.
Gönülleri Allah, Peygamber ve Allah dostlarından hicâblı (kapalı, perdeli) olduğu için, semereli hiç bir iş ellerinden gelmez, vakitlerini dedi-kodu ile geçirirler. Buna rağmen mağrurdurlar, kendilerini bu bakımdan mücâhid zannederler.. Halbuki zannetdiklerinden çok uzakdadırlar. Çok zaman faydalı olacakları yerde dar bir görüş içinde oldukları sebebiyle, zararlı olmakdadırlar.
Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh buyurur:
- Önce kendi nefsinle meşgul ol. Önce kendi nefsine faydalı ol. Kendi nefsini düzelt. Sonra başkaları ile meşgul ol. Başkalarını aydınlatdığı halde, kendini eriyip bitiren mum gibi olma. Hiç bir şeye; enâniyetinle, hevaî duygularınla ve nefsinin arzuları ile girişme. Allah seni bir husus için murâd etdiği zaman seni ona hazırlar. Eğer halkı senden faydalandırmağı murâd ederse seni onlara gönderir. Bu hususda sana sebâtkârlık verir. İnsanları idare etme kabiliyeti verir. Onlardan gelecek meşakkatlere katlanma gücü verir. Halkın faydası için senin kalbine genişlik verir. Göğsünü açar, oraya hikmetler doldurur. Bâtınını murakabe eder, özüne sürûr doldurur. İşte o zaman sen senlikden çıkarsın.
Eb'ûl -Mevahib Şâzili kuddise sirruh buyurur ki:
- Evliya zümresine teslim olmak, en selâmetli bir yoldur. Onlara inanmaya gelince, en ganîmetli bir işdir.
Nice fakirler vardı ki, onlarla sohbet edince; mânâ zenginliğine erdiler.
Nice kırılıp dökülen vardı ki, onlarla sohbet edince, derlenip toparlandı.
Nice düşükler vardı ki; onlarla sohbet edince kötülükleri kapandı.
Onların sohbeti sâyesinde, azgınlıklar öldü. Onların sâyesinde zâlim helâk oldu, zulümler ortadan kalktı. Hadis virdi onlardadır.
Düşününüz ki, onların sâyesinde rızkımız gelir... Üzerimize yağan yağmur onların bereketiyle yağar.
Rahmet deryasına onların himmeti ile dalarız.
Rivâyete göre bir fasığı cennette görüyorlar.
Diyorlar ki:
- Ya fasık, sen günâhkârın birisi idin? Ne amel işledin ki cennete girmeye hak kazandın?
Cevaben:
- Evet, sormakda haklısınız, hayırlı bir iş işlemek bana nasib olmadı. Hayatta iken bir Allah dostunun menâkıbını dinlemişdim. Kalbimde kendisine karşı gıyâbi derin bir sevgi belirmişdi. İşte bu sevgi dolayısıyla Allah azze ve celle hazretleri, beni mağfiret eyledi, dedi.
Cihâd ikiye ayrılır.
Küçük cihâd: Küffâr ile yapılan mücâhede ve muharebedir.
Büyük cihâd: Nefisle cihad etmekdir ki, bâtını (yani içimizi, rûhumuzu) ıslâh demekdir. Muharebe zâhiri ıslâhdır. Bâtını ıslâh ise zâhiri islâhdan daha zor ve uzundur. Küçük cihâdın gâyesi, cennet ve rahmete nail olmak; büyük cihâdın gâyesi ise Hak Teâlâyı ve Cemâl-i ilâhiyi müşahedeye vasıl olmakdır.
Küçük cihâdın gâyesi şehâdet,
Büyük cihâdın gayesi sıddîkıyetdir.
Şübhesiz ki, sıddıkların derecesi şehidlerin derecesinden üstündür.
Abdülkadir Geylâni kuddise sirruh buyurur:
- Allah'ın yoluna girmek isteyen, önce nefsini terbiye etsin. Ahlâkını güzelleşdirsin. Nefs, güzel edebden yoksundur. Zirâ o daima kötüye meyyaldir.
Allah'ın katında ne gibi ameller işlersin! O'na gidişinde hâlin nasıldır? O'nun yolunda gidecek güzel ahlâka sahib misin, değil misin?
Nefsinle mücahede et, savaş. Ta ki tatmin oluncaya, yola gelinceye kadar. Yola gelince, onu al. Allah'ın kapısına götür. Riyâzatdan, talim terbiyeden geçirmedikçe ve güzel bir edeb sahibi yapmadıkça sakın ona uyma. Allah Teâlâ'nın gerek mükâfat vadini, gerekse cezâ verme haberini kabul etmedikçe, onun isteklerine müvâfakat etme. O kördür, dilsizdir, sağırdır, mecnûndur. Aziz ve Celil olan Rabbını bilmemekdedir.
Eğer nefsin terbiyesi için yapılan mücâhedeler devam etdirilirse, bu devamlılık sebebiyle onun gözleri açılır, dili konuşmağa, kulakları işitmeğe başlar. Deliliği, cehâleti ve Rabbına olan düşmanlığı yok olur. Fakat iyi bir netice alabilmek için iplere yâni bir takım bağlara ve elemanlara ihtiyaç vardır. Mücâhedenin saat be sâat, günbegün, sene be sene... devam etmesi gerekir. Bu iş, ayda bir günün bir saatinde yapılacak bir mücâhede ile olmaz.
Sen kendi benliğinden ve nefsâniyetinden sıyrılmadıkça Allah ile sohbettar olamazsın. Allah ile sohbettar olabilmek için, sanki a'mâ imiş de görmüyormuş, suya kanmış da susamıyormuş, ölmüş kımıldamıyormuş gibi bir seviyeye geleceksin.
Ebû Süleyman Dârâni kuddise sirruh buyurur:
- Dünyada sevâbı olmayan bir amelin âhirette karşılığı yokdur. Yine şöyle buyurmuşdur:
- Amellerin efdâli nefsin hevâsına muhalefetdir.
Eğer bir kalbi kırık kimse hâlisane, bu ümmet için ağlasa, Allah Teâlâ o ümmeti mağfiret eder.
Hace Muhammed Parisâ kuddise sirruh buyurur:
- Mes'ud o kimsedir ki, kendi nefsini alt eder. İnsanların vebâlini kendi vebâline ilâve olarak âhirete götürmez. Bu gün bir kaç beyinsizden gördüğü hüsn-i kabule aldanarak âhireti unutmaz. Arkasına takılanların hatırı için kendini ateşe atmaz. İnsanların kulluğundan ve onların arzularına alet olmakdan tevbe eder ve Allah'ın kapısına onun bir kulu olarak hâlisane yönelir.
Yine mes'ud olan kimseye gerekir ki, dünyayı zühd-ü taatle geçirsin. Bunda sebat ederse sultan olur. Bundan sonra kardeşlerine Allah'ın huzurunda durmanın dehşetini anlatsın ve hatırlatsın. Yaptığı her ameli Allah'ın buyruklarına göre yapsın. İnsanlara kötü örnek olmasın. Allah Teâlâ'nın peygamberlerinden hürmet ve tâzımle bahsetsin. Ölüm meleğini çok hatırlasın ve rûhunu levsîyattan temizlemiş olarak teslim etsin. Kendini düzeltdikden sonra insanlara konuşsun. Konuşduğunu yaşamak istesin. Amelinde ihlâs istesin. Her halinde Allah'ın rızâsını arzu etsin. Hazreti Muhammed-ül Mustafâ sallallahü aleyhi ve sellemin sünnetine vefa göstersin ve hiç bir sünneti terketmemeğe gayret etsin. İnsanlara âhireti hatırlatsın. Ve nefislerinin hevâsını teskin edecek, söndürecek şeyleri Kur'an ve sünnetten aldığı misâllerle anlatsın. Muvaffak kılan, kullarına kerem eden, ayıblarını örten ve onlara merhamet eden Allah Teâlâ'dır.
*
Bir gün Mûsa aleyhisselam, beni İsrailden bir gurub insana uğradı. Onlar ayaklarına papuç giymemişlerdi. Başlarına toprak saçarak ağlıyorlardı.
Musa aleyhisselâm onların haline bakdı, acıdı, kendisi de onlarla beraber ağlamaya, Allah'a şöyle yalvarmaya başladı:
- Ya Rabbi! Bu kullarına acımıyor musun? Bunların halini görmüyor musun?
Bunun üzerine Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri, O'na şöyle vahyetti:
- Ya Musa! Benim rahmet hazinelerim mi tükendi? En çok acıyan olduğumu bilmiyor musun? Onların çekdiği bundan ötürü değildir. Senin anladığın gibi olamaz. Onların sînelerinde dolaşanı, ben bilirim. Onlar bana dua ederken gönülleri benden uzakdadır. Kalbleri dünyaya daha fazla meyillidir.
Bazı büyükler şöyle dediler.
- Kalblerini her hangi bir makama bağlayanlar, doğrulukdan yana nasibsizdirler. Asıl doğrusu, kalbini makamların sahibine, yani Allah Teâlâ'ya verendir. Allah azze ve celle hazretlerinden başka bir varlık bilinmemeli.
SÂLİHLERİ SEVMEK VE ONLARLA ÜLFET ETMEK HAKKINDA
Süfyân bin Uyeyne hazretleri buyurdu ki:
- Her kim sâlih bir zâtı severse; Allah Teâlayı sevmiş olur.
Niçin?
- Çünkü sâlih kimse insanları; Allah Teâlâ'nın râzı olacağı şeylere davet eder.
İbn-i Hibbân radıyallahü anh buyurdu ki:
- Ehli tâat'ın (sâlih kimselerin) kalbleri, bulundukları memleket uzak da olsa berâberdir... Kötü kimselerin kalbleri ise, aynı yerde bulunsalar bile, birbirinden uzakdır. (Herkes kendi nefsinin arzûsu peşindedir.)
Malik bin Dinâr hazretleri de şöyle buyurur:
- Takvâ ehli (sâlih) kimselerle taş taşımak, kötü kimse ile helva yemekden hayırlıdır.
Muhammed bin Hibban hazretleri rivâyet eder ki:
- Şu dört şey huzur verir: 1. Münâsip yani sâliha bir hanım.. 2. Hayırlı evlâd. 3. Yiyecek, içecek ihtiyacını karşılayabilmek. 4. Sâlih ve takvâ sâhibi arkadaş.
Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular:
- Sâlih kimseyle beraber bulunanın hâli; misk satıcısı ile bulunan gibidir... Ondan bir şey satın almasa bile, onun kokusundan istifâde eder.
Bir âlim de şöyle buyurur:
- Kötü kimselerle beraber bulunmak, cehennemden bir ateş parçasıyla olmakdır. Onlarla berâberlik insanda ancak kin hâsıl eder.
Übeydullah Ahrar kuddise sirruh hazretleri,
"Ve kûnû meâssadıkın" âyetinin tefsirinde şöyle buyurdular:
"Sâdıklar ile olmanın iki mânası vardır.. Biri zâhir bakımından sâdıklar ile olmak... Öbürü de mâna bakımından sâdıklar ile olmak.
"Birincisi, doğruluk ehli ile düşüp kalkmayı ikincisi de, bir taifeye gönül verip onların üstünlüğünü kabul etmeyi ve izlerinden gitmeyi gerektirir.
"Birincisinde ülfetin yalnız sûret'i, ikincisinde hem sûret hem de ruhu vardır. Sâdıklar şu kimselerdir ki "Mâsiva-Âlem" onların gözünden silinmişdir.
"İnsanoğlunda, temas etdiği şahısdan tam manâsıyla tesiri altında kalma kâbiliyeti olduğu için, sâdıklarla düşüp kalkmakda birinci derecede ehliyetlidir."(Reşahat'dan)
*
İbrahim Düssûki kuddise sirruh buyurur.
- Bir çok suda duran vardır ki susuzdur. Susuzluğu gidermek için yolunu, erkânını bilmek icâb eder.
Burada kastım ihlâsdır, sadâkatdır... O ki, bir illete ve sebebe dayanarak mevlâsına ibâdet eder, O'nu nice bulur?
Bilmeli ki, Hak yoluna girmeğe, ancak mücâdele kılıcı ile, nefsi kesip öldürmekle nâiliyet olur. Bir de nefsin yersiz isteklerini; karşılıksız bırakmakla...
Elinizde daima ihlâs olsun ki, susuzluğun hararetinden kurtulup, o suya kanasınız!"
Gene buyururdu ki:
- O kimse nasıl Allah yolunda olduğunu iddia eder ki, ganîmetlerin pay edildiği zaman uyur... İlâhi hazinelerin kapısı ardına kadar açıldığı (yani seher vakti) uyur... İlim denizinin açıldığı gizli ve saklı hikmetler açığa çıkdığı zaman uykuya dalar, onlardan bir pay alamaz.
Bilhassa bu uykular daima Hayy ve Kayyum olan Zât-ı İlâhinin, bütün esmâ ve sıfatı ile tecelli etdiği anda olur... Ne yazık...
Ey yalancı dava sahibleri, yapdığınız bu yalan dava, sizi hiç utandırmıyor mu?
Ya uykuya dalan gayretiniz? O da sizi hiç utandırmıyor mu?.. Ya kötü yola giren ve hizmet eden azminiz... O nedir öyle?..
Hâsılı kelâm budur ki: Tuttuğunuz bu yol tam ehli tarîk olan zatların yolu değildir.