İnsanoğlu kendisine ilk hatırlatılan ana hidayet yolundan saptıkça kullarına çok merhametli olan yüce Rabbimiz, hidayet davetçileri olarak daima peygamberler göndermek suretiyle lütuf ve ihsanını devam ettirmiştir. İlk insanla başlayan nübüvvet ve risalet zinciri, Hâtemü'l-Enbiyâ Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz ile kemaline ermiş ve din nimeti artık tamamlanmıştır.
Ezelî iradesiyle yaratmayı murad eden Hallâk-ı Azîm (Yüce Yaratıcı), her varlığın hayatiyetini sürdürecek sebepleri de bizzat yaratmış, her birine de ayrı ayrı lütuf ve ihsanlarda bulunmuştur. Bunlar içinde en büyük lütuflara mazhar olan ise şüphesiz insanoğludur. İnsan hayatı bizzat cennette başlamış, bir imtihan neticesi yeryüzü macerası murad edilince ona yepyeni bir lütufta daha bulunulmuştur ki; insan yeryüzüne indiğinde yaşayacağı fani hayatta rastgele yaşamasın, murad-ı ilahi üzere yaşayıp yine ilk yaratıldığı cennet yurduna dönsün. Bu lütuf cennetten yeryüzüne inerken ilahi hatırlatmaya, yani risalete mazhar kılınmasıdır:
“Derken Âdem, (vahiy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı. Onlarla amel edip Rabbine yalvardı, O da bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.
Şimdi inin oradan (cennetten) hepiniz. ‘Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.’ dedik.
İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte bunlar da cehennemliktir, onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 37-39).
Bu birbirini takip eden üç ilahi âyet (beyan) insanın yeryüzüne başıboş olarak bırakılmadığını, Rabbin yüce lütfuyla ilk insanın aynı zamanda ilk Hak elçisi olarak gönderildiğini, o elçinin getirdiği hidayete uyanların yine korkulardan emin olarak cennetin sakinleri olacağını bildirirken; elçileri ve ayetleri yalanlayanların ise acı akıbetleri çok açık şekilde haber verilmektedir.
İnsanoğlu kendisine ilk hatırlatılan ana hidayet yolundan saptıkça kullarına çok merhametli olan yüce Rabbimiz, hidayet davetçileri olarak daima peygamberler göndermek suretiyle lütuf ve ihsanını devam ettirmiştir. İlk insanla başlayan nübüvvet ve risalet zinciri, Hâtemü'l-Enbiyâ Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz ile kemaline ermiş ve din nimeti artık tamamlanmıştır. Bütün peygamberlerin ortak mesajı; insanlığa Hakk’ı, hukuku, adaleti, doğruyu ve en faziletli davranışı talim ederek onlara ebedî saadet yolunu göstermek ve ebedî felaketten de sakındırmak olmuştur.
Her peygamber yaşadığı zaman ve gönderildiği toplum için özel bir rahmet vesilesi olmuştur. İnsanların birçoğu bu rahmetten nasiplenememenin ötesinde Allah elçileri ile mücadeleye girişmiş; sonuçta ise ilahi yardımla galip gelmiş, galip gelenler hep inananlar, ilahi kahırla cezalandırılanlar ise onlarla savaşanlar olmuştur.
“Şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahidlerin şahidlik edecekleri günde yardım ederiz. O gün zalimlere mazeretleri fayda vermez. Lanet de onlaradır, kötü yurt da onlaradır.” (Mü'min, 51-52).
Nebiler Sultanı Sevgili Efendimiz kendinden önceki bütün peygamberlerin fârik vasıflarını kendi şahsında toplayan son peygamber olarak bütün âlemlere, âlemler içinde bütün insanlığa, insanlık içinde özel olarak bütün mü’minlere ilahi bir lütuf ve rahmettir:
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Âl-i İmrân, 164).
Sertâc-ül Enbiyâ Efendimiz (s.a.v.) mübarek lisanlarıyla bu lütf-u ilahi oluşunu muhtelif hadisleriyle bize tebşir eder. Buyurdular ki:
“Benim size karşı durumum, bir babanın oğluna karşı durumu gibidir. Ben size gerekli şeyleri öğretirim.” (İbn Mâce).
***
“Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fezâil 19. Ayrıca bkz. Buhârî, Rikâk 26; Tirmizî, Edeb 82)
***
“Benim ve Allah’ın benimle gönderdiği İslâm’ın durumu, bir topluluğa gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer:
- Ey Milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın!
Bu sözler üzerine ahâlinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terkedip gittiler, kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanladı, yerlerinde kaldılar. Ordu onlara sabaha karşı baskın verdi ve hepsinin kökünü kazıdı. İşte bu hal, bana itaat, getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve Hak’tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir” (Buhârî, İ’tisâm 2).
***
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ümmeti ile ilişkisini sadece dünya hayatıyla sınırlamamakta, kabrinde de ümmeti için nasıl bir rahmet olduğunu şöyle beyan buyurmaktadır:
“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde: «Yâ Rabbî, ümmetî ümmetî!..» diye ilk Sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim…” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XIV, 414)
***
O’nun rahmet tecellileri sadece inananlar için değil, kendisiyle savaşıp mübarek dişlerini kıranlara bile yansımıştı:
Abdullâh bin Ubeyd anlatıyor:
Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in Uhud’da mübarek dişi kırılmış, alnı yaralanmış, yüzüne doğru kan akıyordu. Bazıları:
“‒Yâ Rasûlallâh! O kâfirler için beddua etseniz!” dediler.
Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:
“‒Allâh Teâlâ beni insanları çokça ayıplayan ve onlara lânet eden biri olarak göndermedi! Cenâb-ı Hak beni herkes için çok çok dua etmek ve insanlara rahmet olmak için gönderdi. Allâh’ım! Kavmimi mağfiret eyle, zira onlar bilmiyorlar!” (Beyhakî, Şuab, II, 164/1447)
***
Dünya gözüyle mü’min olarak O’nun nur cemaliyle müşerref olup “sahabe” ünvanına nail olan mübarek bir nesil, O’nu kendilerine Allah’ın en büyük lütfu ve rahmeti olarak gördüler. Önce O’na inandılar, sonra sevdiler. Sonra itaat ve ittiba ettiler; mallarını ve canlarını O’nun yoluna koyarak O’nu dünyanın farklı coğrafyalarına taşıdılar ve ebedî saadeti kazandılar.
Allah Rasûlü’nden asırlar sonra O’nun ümmeti olarak şeref bulan her mü’mine düşen de; tıpkı O’nun aziz sahabelerinin yüce peygamber ile kurdukları kalbî ve fiilî irtibatı idrak edip yaşama gayreti olmalıdır.
TEŞEKKÜR
16 Ağustos günü Rahmet-i Rahman’a uğurladığımız kıymetli refikamın vefatı vesilesiyle;
Türkiye’nin ve Dünya’nın dört bir yanından gelerek cenaze namazına iştirak eden bütün kardeşlerimize,
Bizzat arayarak acımızı paylaşan, taziyelerini bildiren başta Sayın Cumhurbaşkanımız ve TBMM Başkanımız olmak üzere bütün devlet erkânımıza,
Taziye mesajlarıyla yanımızda olan ve acımızı paylaşan bütün sivil toplum kuruluşlarımıza,
Kendi sosyal medya kanallarından baş sağlığı ve geçmiş olsun mesajları paylaşan gönül dostlarımıza,
Bulundukları yerlerden okudukları yüzbinleri bulan hatm-i şerifleri ve dualarını bizlere ulaştıran bütün hanımefendi ve beyefendi kardeşlerimize,
Gösterdikleri kadirşinaslık, samimi vefa ve duaları için şahsım ve ailem adına en kalbî şükranlarımı arz ederim.