Günümüzde istişareye tevessül edilmemekde, edilse bile, verilen kararlar hasır altı edilmekdedir. Böylece sun'î anlaşmanın bir değeri olmamakdadır. Halbuki hüsn ü niyet ile yapılan her işte Cenab-ı Hakk'ın rızası vardır.
Muhterem Üstaz hazretlerinin her hal ve hareketleri keramet idi. Bir kul ubudiyet vazifesini sünnet-i seniyye çerçevesinde ifa etmek mazhariyetine nail olduğunda onun her fiil ve hareketini keramet saymalıdır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemi, büyük bir ihlas ile izleyen kimselerin Allahü Teala ve Tekaddes Hazretleri basîretlerini açar. Bu şerefe nail olan kimse iyiyi-kötüyü, faydalıyı-zararlıyı hatta muhatabının içinden geçenleri sezmeğe başlar. Hulasa her hareketi isabetli olur, vesveseye düşmez, istikbaldeki olan hadiseleri basireti ile teşhis eder. Ona göre tedbir alır. Ancak bunlar Hakk Celle ve Ala hazretlerinin yardımı ile olur.
Muhterem üstazın manevi evladlarından biri şöyle anlatıyor:
Takriben otuz sene kadar evvel muhterem üstazımızı ziyarete giderken gayr-i ihtiyari gözüm bir güzele takıldı. Dalgınlıkla biraz dikkatlice bakmışdım. Bu yapmış olduğum hatayı anladım. Üzüldüm. Amma olan olmuşdu. Utanarak huzurlarına çıkdım, nezaketleri itibariyle her zamanki gibi huzurlarına kabul etdiler. En ufak îma dahi etmediler. Bazı defterleri, fakir yazıyor, arabca kısımlarını Üstaz hazretleri dolduruyordu. Bu defterlerden birisini orada bırakdım. Üç beşgün sonra gelir alırsınız buyurdular.Hayli zaman sonra ziyaret-i alilerine gitdiğimde, defterin arabca kısımlarını doldurmuşlar ve iade etmişlerdi. Defterin son sahifesine, bir kağıt bırakmışlardı. Kağıtda şöyle bir yazı vardı:
"...Ashab-ı kiram hazeratından biri Hazreti Osman radıyallahu anh hazretlerine giderken gözü bir kadına takılıyor ve mükerreren bakmakdan gözünü alamıyor. Sonunda Hazreti Osman'ın huzuruna geldiğinde zamanın Emiru'l-Mü'minîn'i Osman radıyallahu anh:
- Senin gözünde zina kokusu görüyorum, buyuruyorlar.
- Ya Emire'l-Mü'minîn! Nereden anladın? sualine de:
- Mü'minin ferasetinden sakininiz! hadis-i şerifini okuyor."
Nakşî silsile-i aliyyesinin yüce mürebbilerinden olan Abdülhalik Gucdüvanî hazretleri, tarikatının temeli olan "Onbir esas" koymuştur.
Bunlardan birisi de Nazar ber-Kadem'dir.
Bunun da adabı şöyledir:
Bakışları ayak ucuna mıhlamak. Yürürken sağa-sola bakan kimsenin ilgisi dağılır, kalbini havatır işgal eder. Bakışını ayak uçunda toplayan kimse, hem harama bakmakdan hem de havatıra düşmekden kurtulur. Çünkü, kalbe gelen perde,çevre ile lüzumsuz ilgilenmekten olur. Göz kalbin casusudur. Gözün gördükleri şeyler kalbi meşgul eder. Bu vesile ile gaflete düşmüş olur. Hulasa bakılan şey ister iyi olsun, ister kötü olsun kalbi işgal eder, zikirden mahrum eder.
Büyükler bu hususa dikkat edip, daimi olarak ayak ucuna bakmağı itiyat edindikleri için, kendilerini her türlü masiyetden korumuş olurlar.
Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, ashab-ı kiram hazeratı ve yüksek dereceli velîler sağa sola göz gezdirmemişler, tevazu üzerine daima önlerine nazar etmişlerdir.
BAĞDAT'TA
Muhterem Üstazımız, Bir hac dönüşümüzde, Bağdad'a uğrayıb orada medfün olan Allah dostlarının türbelerini ziyaret etmek arzusunda olduklarını bildirdiler. Medine-i Münevvere'den doğruca uçakla Bağdad'a gitmek için meydana geldik. Uçakda yer olduğu halde İngiliz pilot aksilik etdi, bizleri uçağa almadı. Üzüldük, tekrar misafir edildiğimiz eve döndük, geceyi orada geçirdik. Sabah namazını mescid-i nebevî'de eda etdikten sonra uçağın Medine meydanından ayrıldıktan sonra Bağdad yakınlarında kuvvetli bir fırtınaya tutulduğu, havada bir kaç saat kaldıktan sonra tekrar aynı meydana indiği haberi geldi.
Elhamdülillah yol açılmışdı. Aynı uçakla Bağdad'a varıldı. Dicle kenarında bir otele inildi. Refiklerimizle beraber beş kişi idik. O gün istirahat edildikten sonra ertesi gün orada bulunan bir ahbabımız vasıtasıyla Abdülkadir Geylanî, İmam Musa Kazım, İmam-ı Azam, İmam Ebü Yusuf, İmam Sühreverdi, Zünnün Mısrî, Habib A'cemî, Maruf Kerhî, Şiblî, Cüneyd-i Bağdadî, Seriyy-i Sakatî hazeratının türbeleri ve Hallac-ı Mansür hazretlerinin küllerinin savrulduğu yer, daha sonra da Medayi'ne gidilerek Selman Farisîradıyallahu anh efendimizin türbesi ziyaret edildi.
Ertesi gün sulehadan Abdülkadir Efendi isminde hürmete şayan, alim, fazıl maneviyat ehli bir zat ziyaret edildi. Bu mübarek zat hem Abdülkadir Geylanî hazretlerinin türbesinin yanındaki medresede talebe okutuyor, hem de İmam-ı Azam hazretlerinin medfün bulunduğu camiin imamlığını yapıyordu.
İlk karşılaşdığında, muhterem üstazımıza karşı şöyle bir ifadede bulundu:
- Cenab-ı Hak'dan iki şey niyaz etmişdim. Bunlardan birisi sizin nur cemalinizi görmek ve sohbetinizle müşerref olmakdı. Elhamdülillah Allah Teala böylece iki isteğimden birisini tahakkuk ettirdi, diyerek memnuniyetini bildirdi ve İstanbul'a döneceğimiz son gün, davet etdi. Hayli ikramlarda bulundu, dolayısıyla gene sohbetlere devam edildi.
Bağdad'da Nureddin Efendi isminde mücahid ruhlu, her hususda gayyur bir Türkle tanışıldı. Türkiye'nin ahvali hakkında hayli sualler sordu. İslamiyetin kederi ile kederlenenlerden ve sevinci ile sevinenlerdendi. Aynı zamanda kendi gayreti ile aylık bir mecmua çıkarıyordu. Mesleği avukatlıktı.
Israrla yemeğe davet etdi. Recasını red edemedik. Yemek masası gayet zevkli bir şekilde tanzim olunmuşdu. Bütün yemekler sofraya konulmuş, bol mikdarda ekmek mevcuddu. Yemek esnasında muhterem üstazımız fakire hitaben:
- Misafirlerin önüne ekmek koyunuz, buyurdular. Herkesin önünde bol mikdarda ekmek olduğu halde, yeniden ilave etdim. İşin inceliğini anlayamamıştım.
Yemek sessizlik içinde yeniliyordu. Bu, tarikat adabındandır. Denilirse ki:
"Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz taam esnasında konuşurlardı."
Doğrudur.,Fahr-i kainat, menba-i feyz-i ilahî olduğu için onun meclisinde bulunanlarda en ufak bir gaflet mevzuu bahis olamaz. Hatta İmam Gazali hazretleri de, eserlerinde "sohbet ederek sofrayı ziynetlendiriniz" buyuruyorlar, haklıdırlar. Bugünkü bazı ilim ehli bunu hüccet bilerek sofrada konuşuyorlar. Hatta yerli yersiz bir çok konular üzerinde. Bu faideli olacağı yerde kalblerde dağınıklık meydana getiriyor. Lüzumlu olan, Cenab-ı Hakk'ı hatırlatan ayet-i kerimelere, ehadis-i şerifelere yer verilemiyor, böylece yemek gafletle yenilmiş oluyor.
Hayli zaman, yani bir kaç sene sonra muhterem üstazımızın fakire, (Misafirlerin önüne ekmek koyunuz) ihtarının ve ikazının farkına varabildim. Büyük mürşidler, zaruret olduğu zaman keramet olarak gizli bir şekilde söylenilmesi icab eden şeyi söylerler ve muhatablarının bunun bir keramet olduğunun farkında olmalarına fırsat vermezler.
Hakikaten o sofrada, fakirin, zihnini bir çok manasız şey işgal ediyordu. Yani lokmaları gafletle yiyordum.Muhammed Bahaeddin Nakşibend ve diğer manevi terbiye etme selahiyetine nail olan Mürşid-i kamiller, yemeğin büyük bir dikkat ve huşu içinde yenilmesine büyük ihtimam göstermişlerdir.
Nitekim Cenab-ı Hakk'ın lütfettiği nimetlerini, büyük bir uyanıklık ve edeb içinde yediğimizde onu müteakib namaz, niyaz ve diğer kulluk vazifelerimizi layıkı veçhile büyük bir engin gönül, tevazu ve huşu içinde ifa edebiliyoruz.
Bunun aksi olarak, yediğimiz yemek helal lokma olmayıb, üstelik büyük bir gaflet içinde yenildiğinde, tesirini hemen gösterir. Yani o devrede kulluk vazifelerimizde büyük bir atalet, gevşeklik husüle gelir, ne kadar üzülsek de, gayrete yönelsek de bir netice alamayız.
Yemeği pişiren ve hazırlayanları da iyice seçmemiz lazımdır. Zaruret halinde; abdesti, namazı olmayan gafiller başka hizmetlerde kullanılmalıdır.
Bazı müslümanların içkili yerlerde yemek yedikleri, alış-veriş etdikleri görülmektedir. Bu gibi lakayd davranışlar kalbi donuklaşdırır ve basîretimizi (manevi görüşümüzü) zedeler. Çok kimseleri gece ibadetleri çok olduğu halde bir türlü bu yüzden ittika sahibi olamıyorlar.
Hasan Basri hazretleri şöyle buyurur:
- Takva sahiblerinin güzel belirtileri vardır. Şöyleki:
Sözde doğruluk,
Yapılan sözleşmeye aynen uymak.
Akrabaları ziyaret etmek.
Zayıflara yardım etmek, onlara acımak.
Öğünmemek, kabara kabara yürümemek.
Hemen her yana iyilik yaymaya çalışmak.
Yüce Allah'a yakınlık duyğusunu veren güzel huylara sahib olmak. (el-Hadaiku'1-Verdiyye)
İttika sahibleri:
Allahü Teala'dan korkarlar,
Allahü Teala'yı can u gönülden severler.
Allahü Teala'nın bilhassa emirlerini, yasaklarımharfiyyen netislerinde tatbik ederler.
Bahaeddin Nakşibend hazretleri, ehemmiyetine binanen fakir dervişlerin yemeklerini eli ile yapardı. Onların sofralarını bizzat kendisi hazırlardı. Onlar gelip de sotraya oturdukları zaman, huzurlarını korumalarını tavsiye ederdi. Sofraya oturanlardan biri, gaflet halinde bir lokma alacak olsa, keşif yolu ile onu uyarır gafletle yenilmesine gönlü razı olmazdı. Bunun için şöyle buyururdu:
- Yararlı işlerin meydana gelmesi, ancak helal yemekden gelir. Helal yemekden husul bulması da onu huzurla yemeğe bağlıdır. Özellikle namazda huzur bulması, yediği helal yemeği huzurla yemesine bağlıdır.
Şah Nakşibend hazretleri, öfke ile pişirilen, isteksiz olarak meydana getirilen yemekten az da olsa yemezdi. Kendisi ile beraber olarak yiyenlerden birinin dahi o yemekden yemesine engel olurdu.
Birgün Gazyut'a gitmişdi. Müridlerinden biri orada kendisine yemek getirdi. O yemeğe baktı şöyle dedi:
- Bunu yapan kimse, hamurunu yoğurmasından, pişirip bu hale getirinceye kadar hep öfkeli idi. Böyle bir yemeği yemek bize yakışmaz. Bu gibi hallerle yapılan yemekte hayır yokdur. Bereket yokdur. O yemeğe şeytan yol bulup girmiş, ondan nasıl iyi netice alınır.
Bu günkü doktorlar da aynı öğütleri kısmen olsun tekrarlamaktadırlar. Tavsiyeleri şöyledir:
"Kalb, mide ve sinir hastalıklarını önlemek ve rahat etmek için az yeyiniz. Öfkeli iken sofraya oturmayınız! Acele acele lokmaları büyük olarak almayınız. Çok çiğneyiniz.
Seyyid Kasım Tebrizi hazretleri, Ubeydullah Ahrar hazretlerine soruyor:
- Adın nedir?
- Ubeydullah.
- Çalış, isminin manası ile tahukkuk et, dedi. Ve şöyle ilave etdi:
- Biliyor musun, bu zamanda neden marifet halleri, hakikatler ortaya çıkmıyor? Çünkü, onların ortaya çıkması iç temizliğine bağlıdır, iç temizliği ise helal lokma ile olur. Helal lokma kalmayınca marifetler ve hakikatler görünmemeğe başladı. Gafil, karanlık, boş şeylerle oyalanan kalblerden nasıl marifet duyguları, hakikate dair işler çıksın ki! (el-Hadaiku'l-Verdiyye)
BURSA YOLCULUKLARI
Muhterem Üstaz, Bursa'yı çok sever, "Bursa, salihler ve salihalar diyarı" buyururlardı. Ve her sene takriben iki üç defa bu mübarek diyara yolculuk ederler, her seyahatlerinde üç beş gün bazan da daha ziyade kaldıkları olurdu.
Yolculuklarından önce refikleri olan üç-beş kişi ile muhakkak, yolculuk ve yapılması gereken hususlar hakkında istişare ederlerdi.
İstişare etmek islamî adabdandır. Samimi olarak yapılan ihlaslı istişareler çok iyi neticeler verir. Yalnız istişare sonucu varılan kararlar harfiyyen tatbik edilmelidir. Çünkü Allahü Teala'nın rızası ihlas ve samimiyetdedir.
Günümüzde istişareye tevessül edilmemekde, edilse bile, verilen kararlar hasır altı edilmekdedir. Böylece sun'î anlaşmanın bir değeri olmamakdadır. Halbuki hüsn ü niyet île yapılan her işte Cenab-ı Hakk'ın rızası vardır.
Aile hayatında, kadın erkek arasında lüzumlu her hususta istişare edilmelidir.
İş hayatında ortaklar arasında da daima görüşmeli, karşılıklı fikir teatisinde bulunulmalıdır.
Keza yolculuklarda, içtimaî, bilhassa islamî münasebetlerde daima aynı yola tevessül edilmelidir.
Adaba riayet etmekde, Hak Celle ve ala hazretlerinin rızası vardır. Bir şeyden ki, Allahü Teala hoşnuddur, ondan alınan neticede de şübhesiz isabet vardır.
Acele, istişaresiz yapılan işlerde sonunda çok kerre nedamet duyulur. Bilhassa gerek evlenmelerde gerek ortaklıklarda şahıslar hakkında ehil, istikamet sahiblerinden malumat almalı, sonra karar vermelidir.
İstişare: Benliği, iddiacılığı, nefsin serkeşliğini giderir.
İstişare eden mesuliyetten kurtulup rahata kavuşmuş olur.
İstişarede orta hal, yani hakikat tecelli eder.
Çünkü üç-beş kişi ile istişare edildiğinde, zıd meşrebli, aksi görüşlü insanlar olur. Teenni ile hareket edeni, atakı, cesuru, müsamahalısı, bilgilisi, bilgisizi, sert meşreblisi, basiretlisi, hulasa her türlü görüşlüsü olur ki işte bunlardan, hakikate en uygun, en yakın yol tayin edilmiş olur.
Bursa'ya varıldığında, oradaki dostlar karşılarlar, eğer namaz vakti ise evvela namaz kılarlar, sonra yemek yenirdi.
Muhterem Üstazımız, Uludağ yolundaki devlethanelerindeki odalarına çekilirler, 10-15 dakika kadar kısa bir istirahatden sonra karşıdaki misafir kabul odasına geçerlerdi.
Sonra peyderpey gelen ziyaretçilerle o küçücük oda dolar dolar, sanki büyük bir salonun istiab etdiği çoğunluğu toplardı. Bu sohbetlerden Bursalılar ve yakın yerlerden gelenler hayli istifade ederlerdi.
Kalabalık çekildikten sonra, aksama doğru sofanın nihayetindeki, ovaya nazır minicik balkonda refiklerine arz, sema, güneş, seyyareler ve bunların yaradılış sebeblerindeki hikmetler hususunda hayli açık ve kapalı yani rumuzla malumat verirlerdi. Bizler bu sırların bir kısmım anlar bir kısmım çözemezdik.
Bursa'ya teşriflerinde üç mürşid-i kamil'in türbelerini muhakkak ziyaret ederlerdi.
Onlar da: Emir Buhari Muhyiddin Üftade ve Bursalı İsmail Hakkı hazretleridir.
Sebebsiz yere davetleri kabul etmemenin bir noksanlık olduğunu bildikleri için her ne kadar kendileri için yorgunluk olmasına rağmen kabul buyururlardı. Fazla sayıda sohbet isteklileri olduğu zamanlarda bir defa olmak üzere Uludağ eteklerinin bulunduğu Conkaya köyü üzerinde tepe sırtlarında bulunan asır dide kestane ağacı altı tercih edilirdi. Orada uzun uzun, insanın mükerremliği, akıl sahibi her mü'minin bu hususu kavrayıp ona göre hareket etmesinin lüzumuna, daha nice nice bahislere temas edilir, namaz, vakitlerinde cemaatle eda edilirdi. Sonra o meclisin verdiği zevk ve huzur içinde evlere dönülürdü. Muhterem Üstaz hazretleri o meşgale ve yorgunluğa rağmen, Erenköy'ündeki devlethanelerine telefon açarlar, merhume validemizin ve hane halkının gönüllerini alırlardı. Telefon esnasında bizler uzak odalara kaçar, dinleme nezaketsizliğini göstermezdik. Bugün bu hususa riayet edenler azalmıştır. Evliliğin insan oğluna yüklediği bir çok vazifeler vardır. Erkek, erkeğe düşeni, kadın da kadına düşen vazifeleri yerli yerinde yerine getirmelidir. Bu hususta ihmalkarlık gösterenler, zalimlerden olurlar. Bu vazifeler hakkında, ilmihal kitaplarında, muhtelif eser ve mecmualarda îzahat vardır.
Zalim olmakdan, zulme uğramakdan Cenab-ı Hakk'a sığınırız.
Yolculuk dönüşlerinden bir gün evvel çarşıya çıkıp hediye almayı hiç ihmal etmezlerdi. Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem: mealen
"- Farzlardan sonra en mühim ibadet bir mü'minin kalbine sürür vermekdir" buyurmuşlardır.
Mü'minin kalbinin sürüruna sebeb olan vasıtala-nndan en önde gelenlerinden birisi de hediyeleşmekdir. Hediyeleşmek müslümanlar arasındaki sevgiyi, samimiyeti çoğaltır. Nitekim hediyeleşmek hakkında Resül-i ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bir hayli hadis-i şerifleri vardır. Hediyeleşmek, Allahü Teala'nın rızası için, seve seve zevk duyarak yapılmalıdır. Ecdadımız bu hususa çok ehemmiyet vermişlerdir. Bugün Hicazda herkes birbirine hediye götürmektedir. Hediyeyi alan da muhakkak başka bir hediyye île mukabele etmektedir Hediyenin lüks ve pahalı cinsinden olması şart değildir Yeter ki herkes, zevkine, bütçesine göre hareket etmelidir Zorluğa girib de büyük külfetler altında ezilmemelidir.
Muhterem Üstazımız efendimiz de Bursa'dan İstanbul'a dönüşleri arefesinde lüzumlu, faideli hediyelikleri pek kısa bir zamanda hemen alır, devlethanelerine sür'atle dönerlerdi Çarşıda oyalanmağı sevmezlerdi
Alınan hediyeler en lüzumlu şeylerdi. Salih bir insan olan merhum Vehbi Efendiye uğranılır, Bursa imalatı olan çakı, bıçak alınır oradan da çıkılır, gene aynı sokakdaki merhum Basri efendiden, yemeni, seccade gibi külfetsiz fakat en lüzumlu şeyler iştira edilirdi Ve fazla mikdarda kestane alırlardı
Hac yolculukları arefesinde de Hicazda da hemen çarşıya uğrarlar tesbih, kına, takke, sürme, su tasları gibi şeyler alırlardı Bilhassa tesbihleri kendi elleri ile seçerler, en kullanışlı ve zevklilerinden alırlardı
Her yolculuklarında olduğu gibi Bursa dönüşlerini de Pazartesi yahud Perşembe ye tesadüf ettirirlerdi
O zevkli günler kalem île anlatılamaz ki..
KIBRIS HARBİNDE
Yüzlerce kerametlerinden bir danesi daha
Muhterem Üstaz 1974 senesindeki Kıbrıs Harbi'nden önce üç mühim mevzu hazırlamışlardı
BEDİR harbi
RUS harbi
Çanakkale harbi
Ve Meleklerin yardımı
Bu yazılarda kahraman Türk Müslüman askerlerinin şecaati île bu mühim savaşların zaferle neticelendiği anlatılıyordu Bu ihtar, ciddi bir harbin başlangıcında olduğumuza ve milletçe hazırlıklı ve uyanık olmamız icab etdiğine dair bir uyarma idi
Bu üç konu menakıbını altı ay kadar her sohbetin öncelerinde devamlı olarak ısrarla okumuşlar, yahud okutmuşlardır. Fakır bazan ikisini okuduğumda, "hayır, diğerini de okuyunuz" buyururlardı
Kıbrıs çıkartması yapılmış, Cenab-ı Hakk'ın izni İle kahraman askerlerin düşmanı hezîmete, mağlübiyete uğratmasıyla, beklenilen büyük zafer, kısa bir zamanda elde edilmişdi. Artık o günden sonra, bir daha bu mevzuları tekrar etmeğe lüzum görmemişlerdi.
Bir havacı subay ahbabımız anlatdı. 75 uçak İle dörder sefer yapmışlar. Yanı Kıbrıs uzerine, 300 sefer Hiç birisinin burnu bile kanamamış. Bu Cenab-ı Hakkın yardımı değil de nedir? Halbuki uçak harblerinde hayli zayiat verilir. Hatta itikadı zayıf bir arkadaşı anlatmış Şöyle ki:
-Hayli yerleri bonbardıman etdim. Benzin ikmali için Türkiye ye döneceğim sırada, uçak içinde nuranî ak sakallı birisi zuhur ediverdi. Hayret ettim. Bana şurayı bombala, şurayı bombala deye talimat veriyordu.Ben dönmeye mecburuz, dediğimde, "hayır dönme iBenzin ikmal edildi" dedii Daha hayli yerlere şuraya at buraya at deye talimat verdi. Ben de şaşkın bir vaziyetde hiç itiraz etmeden dediklerini yerine getirdim. Bir müddet sonra "ben Veysel Karaniyim" dedi ve gaib oldu
Kıt'aya döndüğümde, olan vaziyeti anlatdığımda, beni cezalandırmak istemişler ise de, uçakdan çekilen resimleri görünce, onlar da hayret etmişler ve o diyaneti zayıf olan subay da Allah Teala'nın her şeye kadir olduğunu yakinen anlamış.
Cenab-ı Hak bir kul için necat yani kurtuluş yolu murad ederse diğer bir kulunu buna vesile eder
Üsküdar'da olan bir hadise
Kıbrıs harbine iştirak edenlerden biri, üç-beş sene kadar evvel Üsküdar'a geliyor Mahmud Hüdayi isminde bir şahıs arıyor. Hayli dolaşıyor. Ona deniliyor ki:
- O, aradığın üç buçuk asır evvel ahirete intikal etmiş bir Allah dostudur. Hayatda değildir. Gel istersen türbesinı ziyaret edelim.
O ise "nasıl olur? On sene kadar evvel daha Kıbrıs harbinde hayatda idi" diyor Sonra anlatmağa başlıyor:
- Harbin en şiddetli anında paraşütle yanlışlıkla düşman tarafına atlamışım, beni ya esir edecekler yahud da öldüreceklerdi. Tam o sırada bir el beni sımsıkı yakaladı, bir anda Türklerin tarafına geçirdi. Amma nasıl oldu? Ne şekilde oldu7?Ben de bilmiyorum. Sonra elin sahibi:
"- Ben Mahmud Hüdai'yim Üsküdar da bulunurum" dedi ve kayboldu. Kendisine minnettar olduğum bu zatın hayatda olduğunu tahmin etmiş ve ziyaret etmek istemişdim. Hayli zaman geçmesine rağmen bu gün gelebildim, kendisini değil, türbesinı ziyaret etmek mümkün oldu.
Şöyle bir hadise daha
Bir asker anlatıyor:
Kıbrıs harbinde öyle bir vaziyet hasıl oldu ki sekiz-on düşman askeri uzenme çullandılar. Mukavemet etdim. Bir ara onların hallerinde bir değişme oldu. Bana karşı hallerinde bir ürkeklik oldu. Beni bırakdılar. Ben de onların bu gevşekliklerinden istifade ederek silahımı onlara çevirdim ve karargaha getirerek, komutanımıza teslim etdim. Komutan bu hale şaşırmışdı. Dedi ki:
- Bu ne korkaklık7?Sizler sekiz-on kişi olduğunuz halde, bu tek Türk'e nasıl teslim oldunuz?
Cevapları şöyle oldu:
- O tek kişi değil ki, arkasında yeşil elbiseli iri cüsseli bir çok babayiğit Türk askerleri vardı. Şimdi onları göremiyoruz.
HER ZAMAN YÜZLERİ MÜTEBESSİM İÇLERİ HÜZÜNLÜ İDİ
Her sene mutad olarak Tuzla içmelerine gidilir, ikindi namazı oradaki bahçenin kenarında bulunan bir ağacın altında eda edilir, sonra geri dönülürdü.
Tuzla içmelerinin hususiyeti hakkında oradaki muslukların üzerinde Evliya Çelebi'nin yazmış olduğu, kitabdan alınmış tafsilatlı bir tabela asılıdır.
Muhterem Üstaz hazretleri sevdiklerini oraya götürmelerinden maksadı, o suyun insan vücudunda yerleşmiş olan bir çok hastalıklara faideli olmasındandır. Vücudun herhangi bir yerinde birikmiş olan zararlı kurtlar, dalgınlıkla yutulan toplu iğne, çivi, anahtar, dişler buna benzer bir çok şeyler içilen bu su sebebiyle kısa bir zaman sonra kuvvetli bir tazyıkla vücud dışına atılıyor ve insan bedeninde bir rahatlık husule geliyor.
Suyun içimi biraz zor ise de gayret edildiği takdirde 15-20 bardak kadar içilebiliyor, lihikmetin vücudda hiç bir ağırlık ve şişkinlik hissedilmiyor.
Daha az miktarda içilirse tesiri görülmüyor. Su içildikçe hareket etmek, bahçe içinde yürümek icab ediyor.
Gene bir yaz günü, sekiz-on ahbabımızla oraya gidilmişti. Takriben saat on sıralarında varıldı. Bir-iki saat içinde hem içildi, hem de yürüyüş yapıldı. Öğleye doğru abdest tazelemek mecburiyeti hasıl oldu. Namaz vakti ezan okunub, cemaatle namazlarımızı eda etdik. Sofra hazırlandı. Gelen yemekler yenildi. Yakında dolaşanlar vardı onlar da sofraya oturdu.
Her zaman yemeği müteakib, muhterem üstazımız defterlerini açar o günlerle alakalı islamî, tasavvufi mevzulardan okurlardı. Halbuki bu sefer, o güler yüzüyle, evlerimize dönelim buyurdular. Simalarında en ufak bir neş'esizlik yokdu, her zamanki mütebessim halini muhafaza ediyordu.
Biz bundan bir mana çıkaramadık, her halde sohbete layık görmediği birisi vardı, kanaatine vardık.
Gene üstazımızı gayet beşuş bir şekilde devlethanelerine bıraktık.
Validemiz şöyle buyurmuşlar. Her zamanki neş'e ile eve geldi. En ufak bir şikayeti yoktu. Sık sık tuvalete çıkıyordu. Sonra daha da sıklaşdi. Gene yüzünde ve lisanında en ufak bir değişiklik yokdu. Israrla kendisine bir sıkıntınız var, bir doktor getirelim dediğimizde, "Peki öyle olsun" buyurdular. Meğer fazla tazyik dolayısıyla bir taş parçası mesaneyi tıkamış. Bunun izdırabını düşünelim ve bu büyük Allah dostunun Cenab-ı Hakk nezdindeki mevkiini teemmül edelim.
BİR HAC DÖNÜŞÜ
Takriben 1972 veya 1973 senesinde idi. Hac dönüşü, Üstazımız efendimiz olduğu halde tahminen altı, yedi kişi kadardık.
Medine-i Münevvere'den ancak Şam'a kadar uçak seferleri vardı. O da haftada birgün.
Meydanda üç beş saat bekledikten sonra Şam'a vasıl olmuşduk. Alanda uçakdan indiğimizde takriben yirmi beş adet eşyamızın hiç birisinin uçağa alınmadığını gördük. O zamanlar, uçağın fazla yolcusu olduğu vakitlerde eşyanın bir kısmını sonraki uçağa bırakırlarmış.
Bizler mecburi olarak ellerimiz boş olarak şehirdeki Yermük oteline indik. Ne var ki kullanılması lazım gelen seccade, havlu gibi en lüzumlu eşyalar valizlerde kalmışdi.
Muhterem Üstazımız, "Allah'ın izni ile çarşamba günkü tayyare ile İstanbul'a döneriz" buyurdular.
Günler geçiyor, eşyalarımız bir türlü elimize geçmiyordu. Çarşambaya iki gün kaldığı halde hala bir haber alamamışdık.
Muhterem Üstazımız Çarşambaya dönmekde kararlı idiler, beri taraftan, bizler heyacanlanıyorduk. Bugünler içinde, salihler davetine, türbe ziyaretlerine devam ediliyordu. Son dönüş günü, bir refikimizle, haydi meydana gidelim, belki bir haber alırız deye ümidsiz olarak iki taksi ile meydana gitmeğe karar verdik.
Meydana giderken, eşyalarımızın yolda ıssız bir yerde gayet itinalı bir şekilde bulunduğunu gördük. Ve iki taksiye yerleşdirerek otele döndük.
Bu eşyaları buraya kim getirmiş, hiç noksansız olarak kim yerleşdirmişdi. Halbuki bizim eşyalarımızın meydan müdürlüğü binasında olması icab ederdi. Ona rağmen Cenab-ı Hakk'ın izniyle, manevi bir tasarrufun tesiriyle, bize bir dalgınlık gelmişdi. Bunun bir keramet olduğunu anlayamamışdık.