Ârifin Târifi

Ârifin Târifi

Davud el-Kebir -kuddise sirruh- buyurur:

Hakiki bir irfan sahibi, zât-ı ilâhîden gayrı ile olamaz ve kalamaz. Durum ne olursa olsun; Hak tarafından kendisine tecelli yolu ile gelen bir nimete kapıldığı takdirde: Rabbı ile arasına perdeler gerilir.

Allahü Teâlâ ve tekaddes hazretlerini bilen, ve O'nun bahşettiği yüksek derecelere vâsıl olan kimse, yalnız Allah'ın zâtında olmakda musır olacakdır, sıfatlarında değil. Ancak bu büyük velilerin (ârifibillahların) makamıdır.

Allahü Teâlâ ve tekaddes hazretleri bir kudsî hadiste buyurur:
Ey kulum, bana gelirken, irfan duygusunu da beraberinde getirirsen... sana yaratılmışların miktarı kadar sevab yazarım. Davud el-Kebir - kuddise sirruh- buyuruyor:

Abidlerin insanlardan bir sebebi de odur ki; yani onlarda yani avam halkta, ilâhî tecelli cereyanını bilmiyor ve anlamıyorlar. Bu yönden cehâletleri var.

Onlarda duran bu gizli sırları sezebilseler; elbette onlarla ülfet ve ünsiyet ederler. Tıpkı irfan sahiplerinin onlarla ülfet ve ünsiyet ettiği gibi..

RIZA MAKAMI

Bir sohbetinde gene şöyle anlattı:

İrfan sahiblerinin bu dünya evindeki yaptıkları amel, ne bir hal içindir, ne de bir makam..

Onlar, ancak amellerini zat-ı ilâhî'de bulunan yer ve makamlarını tahkike erdirmek için yaparlar.

Bunu elde ettikten sonra başka ne isterler ki? Bütün hal ve makamlar orada dürülür durur. Beğen beğen al ve seç seç giy... bulana mübarek olsun..

Ârif ne kadar medh edilse, gene lâyıkıyla târif edilmiş olamaz. Çünkü onun her hali Rabbı iledir, ancak onunla sükunet bulur. Ne uyku ne de uyanıklığı onu sevdiğinden ayıramaz. Onun nazarında Allah'dan başka varlık yoktur. Yalnız Allah'ı bilir. O kendini bile unutmuştur, daima hayret içindedir. Hakdan başka bir düşüncesi yoktur. Zâhiren sağırdır, dilsizdir, hiçtir. Hiçlikle var olmuştur. Dilsizdir ama mânevî hadiselere vukufu vardır. Sağırdır ama bütün mânevî duygulardan haberdardır.

Çünkü ârifler rıza makamındadırlar. Onların kalbleri bütün hadiseler karşısında sakindir. Rıza, her kalbin herhangi bir kederine sevinmektir. Ârif Allah'ı sevmeği ve kaderine boyun eğmeği zevk haline getirmiştir. Çünkü rızasının aslı, Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerine güvenmektir.

MÂRİFETNAMEDEN

Dört hususiyet vardır ki, dünya ve ahiret saadetini sağlar: Tevekkül, tefviz, sabır ve rızadır.

Kazaya rıza saadetin başı ve kök ibadettir. Rıza ve kanaat mutluluğun sermayesidir. İslâmiyetin gayesi teslimiyet, dinin gayesi rızadır. Hepsinin gayesi Allah rızasını kazanmaktır. Her türlü zenginlik kanaat ve rızada. Her razı olan rahat ve huzur içindedir. Rıza gibi zenginlik olmaz. Razı olan üzüntü çekmez, kazaya razı olan, can sağlığı ve gönül hoşluğunu bulmuştur. Kazaya razı olan, kimseye yalvarmaz ve Allah-ü Teâlânın huzurundan bir an ayrılmaz.

Rıza odur ki, Cenab-ı Hak'dan ne bir nimet isteyesin ne de azabından şikayet edesin. Kıs-metine razı olan hiçbir şeye üzülmez. Teslimiyet ve rıza ne güzel huydur. Kazaya razı olan Mevlâsını bulur. Teslim gibi rıza olmaz. Rıza gibi safa olmaz. Gerçek rıza:

Kulun, Allah'ım bana verirsen kabul ederim,

Kulun, Allah'ım benden alırsan sevinirim,

Kulun, Allah'ım beni çağırırsan gelirim,demesidir. Bu üç özellik kimde varsa o ârif--erdendir.

Yani: Her şeyden Hakka kaçmak,

Yani: Her şeyde Allah'la beraber olmak,

Yani: Her şeyde Allah'ın rızasını dilemek.

Rıza odur ki, nimetten sevindiğin kadar, musibetten üzülmemendir. Âriflerin, velilerin ahlâkı kazâya rıza göstermek ve Allah'ı sevmektir.

Rıza amellerin en faziletlisi ve ahlâkın en güzelidir.

Tevekkül : Allah'a güvenmek

Teslim : Allah'ın emrine boyun eğmek.

Tefviz : İşi ona havale etmek.

Rıza :Nefsi iyi ve kötü her ne gelirse ondan çekinmeyip memnun olmaktır.

ÂRİF HAKKINDA ALLAH DOSTLARININ SÖZLERİ

Beyazıd Bestâmî - kuddise sirruh- buyurur ki:

Ârifin su içtiği çeşme hiç bulanmaz ve ona ulaşan her bulanıklık durulur.

Ârif vuslattan başka hiçbir şeye sevinmez.

Ârif tayyardır, zâhid seyyardır. Biri uçar, diğeri yürür.

Ârifin kalbi, tertemiz camdan yapılmış bir fanusun içindeki meş'ale gibidir. Bütün melekûtu o aydınlatır, onun karanlıktan ne korkusu vardır.

Abdullah bin Menâzil buyurur:

Ârif (O'ndan gelen) hiçbir şeyi acâib karşılamaz (herşeyi yerli yerinde bilir).

Yahya bin Muaz kuddise sirruh buyurur:

Allahü Teâlânın zikrinden daha çok sevdiği bir şeyi bulunmayan kimsedir.

Cüneyd Bağdadî - kuddise sirruh- buyurur:

Ârif odur ki, derecelerde dolaşır ve hiçbir şey, ona perde olamaz ve onu durduramaz.

İbrahim Edhem - kuddise sirruh- buyurur:

Ârifin alâmeti odur ki, ekseriya hali tefekkür, bakışı ibret, sözleri Hakkı medh ü senâ, amelleri taâtli olur.

Bişr-i Hafî - kuddise sirruh- buyurur:

Şayet Allah'ın has kulları varsa, bunlar âriflerdir.

Ârifler öyle bir tâifedir ki, Haktan başkası, onları tanımaz.

Zünnun Mısrî - kuddise sirruh- buyurur:

Allah'dan ancak âlim kulları korkar.

Ârifin vasf etmesi değil korkması lazımdır. Yani kendisini mârifetle vasfeden ârif değildir.

Ahiret padişahları zâhidlerdir. Zâhidlerin padişahı da âriflerdir.

Ârifin amâli, daima Hakka nazar etmektir.

Beyazıd Bestamî -kuddise sirruh- der ki:

Ateş, Allah'ı tanımayanlar için azabdır. Ama ârif billah olanlar da ateş için azabdır.

Ârif için kuru dâvâ yoktur. Seven sevgilisinden şikâyetçi olmaz.

Abdü'l-Vâhid Zeyd bir zâta soruyor:

Ârifin himmeti nedir? Ne olmalı?

Allah'a kavuşmak.

ZÜNNUN VE İHTİYAR

Zünnun Mısrî - kuddise sirruh- ihtiyar bir zata soruyor:

Dünya âriflerin kalbini değiştirebilir mi?

Ukbâ da değiştiremez.

Ârif bir şeye teessüf eder mi?

O'ndan başkasını bilmez ki teessüf etsin.

Ârif Mevlâsına iştiyâk duyar mı?

O'ndan ayrılmaz ki, iştiyâk duysun!

Ebu'l-Mevâhib Şazili - kuddise sirruh-buyurur:

İrfan sahibi yaşadığı müddet içinde, mânevi durumunu geliştirmekle uğraşır. Şöhretini ise, ancak öldükten sonra bulur.

İrfan sahibi neden insanların gözüne küçük görünür? Belki de bu durum merak mevzuudur.

İrfan sahibinin makamı yükseldikçe; avam halkın gözünde küçülür. Bunun misâli yıldızdır. Yıldız, yükseldikçe; insanların gözüne küçük görünür. Kabahat kimde? Yıldızda mı? Avam halkda mı? Ne onda ne de öbüründe. Bütün ayıb, onu tam göremeyen gözlerdedir.

Zünnun Mısrî'nin sualleri ve ihtiyar zâtın cevabı devam ediyor:

Sevenler kimlerdir?

Âriflerdir.

Ârifler bütün gayretlerini ihlas yolunda harcarlar. Ârifler derecesine ermiş kimselerin vasfı anlatılamaz. Onlar nefisle olurlar ama, nefisleri cümle çirkinliklerden uzaktır. Halkın arasında gezerler ama, halkın kötülükleri onlara zarar vermez. Kalb sahibidirler, ama kalbleri Hak katındadır. Onların kalblerinden ancak iyilik zuhur eder.

Çeşitli halleri vardır ama, onlar o hallerden beridirler. Bütün olup biten işlerden habersiz gibi yaşarlar. Vakit onlar için bir kıymet taşımaz. Onları hiçbir şey Allah'ın emrinden ayıramaz. Allah'ın emriyle tam bir istikamet üzere giderler. Allah'ın azâmeti önünde mütevâzî olarak yürürler. Kalbleri ayrılık ve onun rahmetinden uzak kalma korkusuyla çarpar. Kalpleri sevgi ve aşkla aydınlıkdır. Gönülleri ise mârifet nuru ile açılır.

MUHABBET VE MÂRİFET

Ali Seyyidi - kuddise sirruh- buyurur ki:

Âlim ilim öğrenir, tahsil yapar. Cahil de öyle kalır cehli artar. İrfan sahibi zat ise.. Mârifet yolundadır. Münkir ise... inkârına devam eder. Bütün bunlar, şu âyeti kerimenin çerçevesi içindedir:

"De ki: Herkes hâlince işler görür o halde kimin yolca daha doğru olduğunu, Rabbin daha iyi bilir." (el-îsra: 84)

Başka bir sohbetinde de, Cenab-ı Hakka ârif olmakdan bahsetti ve şöyle dedi:

Bir kimse Hakka ârif olunca... Onun gördüğü Hak olur artık.

Hakdan arta kalanlar nedir ki? Dalaletten gayrı...

Mârifete yarar hale gelmeyenler; irfan sahiplerinden birşey elde edemezler. Elde etseler, dahi istifadeleri mümkün olmaz. Çünkü ona müsâid zeminleri yoktur.

Gene muhabbet ve Hakka yakınlık hali üzerine buyurdu ki:

Muhabbetin miktarını ölçmek mi istiyorsun? O halde mârifetin miktarına bak. Hakka karşı mârifet halin ne kadarsa, muhabbetin de o kadardır. İşbu muhabbet miktarı, Hakka yakınlık duygusu miktarına da bir ölçü olur.

Gene buyurdular:

İrfan sahibinin kalbi, Hakkın huzur âlemidir. Duygularına gelince, o da onun kapılarıdır.

Her kim irfan sahibinin, duygularına güzellikle yakın olursa, O huzur aleminin kapıları kendine açılır.

Davud el-Kebir bir sohbetinde buyurdular ki:

Âriflerin zühdü, daha şerefli, daha yüce ve daha kıymetli bir zât nâmınadır. Her iki âlemde de halleri budur.

Bu cümlenin bir mânâsı da odur ki:

İrfan sahibi zatlar herşeyi, Allah için bir yana atar, bütün hallerinde bir zühd ve feragat perdesine bürünürler.

Gene buyururlardı ki:

Âbid öyledir ki, "Nefsinin işlerine düşman olur. Onun nefsine olan düşmanlığı ancak bu kadardır. Bundan öte geçemez... Durumu daha fazlasına müsait değildir.

İrfan sahibinin nefsine düşmanlığı ise çok değişik ve üstündür. O, bizzat nefsin kendisine düşmandır. Gene buyurmuşlardır ki:

İrfan sahibi hakikati dili ile konuşmaz, konuştuğu takdirde tek kelimesi, mânâ itibari ile bu kâinata sığmaz.

Gene buyurdular:

Bir irfan sahibinin peşinden, isterse bir adım olsun gitmen, kendi boş arzunla, nefsine göre, yüz bin fersah yürümenden daha iyi ve daha hayırlıdır.

ÂBİD - ZÂHİD - ÂRİF

Şah b. Şucai Kirmânî -kuddise sirruh- buyurur:

Hiçbir âbidin, yaptığı ibadetler arasında; velî kullara karşı duyulan sevgiye yetişeni yokdur.

Allah'ın velî kullarını sevmiş olan, Allah'ı sevmiş olur. Evliyanın sevdiği kimse ise, Allah'ın sevdiği kimsedir.

İbn-i Âta - kuddise sirruh- buyurur:

Ârife ağır gelen bir ibadet yoktur. Çünkü onlara zorluk ve güçlük yoktur. Güç işler, onların gayrınadır. Onlarda ibadet, alınıp verilen bir nefes kadar kolaylık taşır.

Abdullah Kureşî - kuddise sirruh-buyurur:
Her kim, Allah'ın, bir ârif kulunu yahut velisini üzerse onun kalbi mühürlenir. Ve onları, üzmeye devam eden, itikad yönünden fesâda varmadıkça ölmez.

Abdülkadir Geylânî - kuddise sirruh-buyurur:

Âbid ve zâhidin dünyada şiddetle iştiyâk duyduğu şey kerâmetlerdir. Ahiretteki iştiyâkları da cennetlerdir. Ârifin dünyadaki iştiyâkı iman selâmetidir. Yani, dünyadan imanlı olarak göçebilme arzusudur. Ahiretteki iştiyâkı ise cehennem ateşinden halâs bulmaktır. Ârif bu iştiyâkından bir an dahi ayrılmaz. Ta ki onun kalbine hatiften şöyle deninceye kadar:

Bu endişe ve telaş neye? Sakin ol. Sabit kadem ol. Sende iman sabittir, yerleşmiştir. Mü'minler imanlarının nurunu senden alırlar. Sen yarın şefaatçisin, sözü kabul edilecek kişilerdensin. İnsanların bir çoğunun cehennemden kurtulmasına sebep olacaksın. Şefaat edenlerin efendisi olan sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin huzurunda bulunacaksın. Bu endişeyi ve telaşı bırak. Başka şeylerle meşgul ol!...

Ârifin kalbine söylenen bu sözler, onun imanının ve mârifetinin bekâsına, akıbetinin selamet olacağına ve kıyâmet günü peygamberler, resuller ve halkın seçkinleri olan sıddıklarla bir arada yürüyeceğine dâir ilâhî fermandır. Bu güven fermanı tekrar tekrar verildikçe, onun Allah korkusu artar, hüsnü edebi artar, nimetlere şükrederler.

Çünkü onlar:

Allah dilediğini yapar (Hacc süresi, 14)

Allah yapacağından mes'ul olmaz, fakat insanlar mes'ul olurlar.

(Enbiya süresi, 23)

Alemlerin Rabbı olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz. (Tekvir 29) ayetlerinin mânâlarını bilirler ve düşünürler.