Zihniyet Onarımı

Zihniyet Onarımı - Ahmet Taşgetiren

Sayı : 381 - Kasım 2017


Bir Müslümanın ana kişilik formatı Allah’ın bildirdiği ölçülere -ki bu Kur’an’dır- ve Allah’ın Elçisinin Kur’an ölçülerine göre inşa ettiği muazzez şahsiyetine göre belirlenir.

İnsan “Amentü” ile İslam iklimine girer, bu yönde şahsiyet inşasına başlar, “imanın kalblere nüfuz etmesi” yolunda ilerler, mü’min kıvamına ulaşır.

Ama hayat yolculuğu uzundur, engebelerle doludur, fırtınalıdır, insanın hayat insicamını sarsacak iç ve dış tahrip unsurlarına maruzdur.

Öyle ki, cisim olarak İslam dairesinde bulunulduğu, görünüldüğü halde, kalbi boyutta iç boşalması, Rabbani talebin karşılanmaması riski ortaya çıkabilir.

Gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerek Rasulullah’ın sözlü ve fiili ikazlarında, bu kalb boşalmalarına ve istikamet kayıplarına, format bozulmalarına dikkat çekilmektedir. Namazdan cihada, infaktan bütün insan ilişkilerine kadar Müslümanlık kalitemizin korunması noktasında her alanda “istikamet uyarısı” ana metinlerimizin muhtevası içinde yer almaktadır.

Rabbimiz insanoğlunun bu ayak sürçmelerine karşı mü’mine, “Kalblerimizi kaydırma” duasını öğretmekte, Rasulullah sallalahü aleyhi ve sellem Efendimiz de “Kalbimi senin dinin üzerinde sabit kıl” diye dua ederek, insan olarak en ulvi şahsiyet noktasında “kalb hassasiyeti” alanında bize önderlik etmektedir.

Böyle bir risk söz konusu olduğuna göre kendimizi korumak için teyakkuz halinde bulunma sorumluluğu vardır.

Bunun için de Kur’an’daki ve orada bildirilen ölçülere göre bir Müslüman toplum inşa eden Rasulullah’ın ikazları, bütün zamanlardaki Müslümanların da teyakkuz noktaları olmalıdır.

Kur’an’da ve Rasulullah’ın toplum inşa ederken ki insan – toplum ilişkilerinde, derin psikolojik tespitler ve uyarılar vardır. Onun için de kişilik formatımızı hep Kur’an’ın çerçevesinde, Rasulullah’ın şahsiyet bütünlüğü içinde tutmak için Kur’an’a ve Rasulullah’a bakmalıyız. Bu bize “ölçü duyarlılığı” kazandıracaktır. Eğer bunu kazanabilirsek o zaman önümüzde sürekli bir “kalb ve beyin onarımı” görevi bulunacaktır.

Şimdi Kur’an’a bu noktadan baktığımızda “Siz şöyle şöyle düşünüp, ona göre davranabilirsiniz ama işin gerçeği şudur” tarzında pek çok “rota düzenlemesi”, bilinç - zihniyet onarımı getiren ayetle, Rabbani ölçü ile karşılaşırız.

Burada bazı örnekler üzerinde durabiliriz.

Mesela Rabbimiz bize, “malın ve evlatların fayda vermeyeceği gün”den bahsediyor ve oraya “kalb-i selim” götürülmesi gerektiğini bildiriyor. (Şuara, 88) Mal bir dünya gücüdür, evlatlar bir dünya gücüdür, insanoğlu bu gücün Hesap günü de işe yarayabileceğini düşünebilir, bütün zamanlara hükmeden Kudret bir anlamda “yanılmayın” demiş oluyor, “Oraya kalb-i selim götürmezseniz pişman olursunuz ve o pişmanlık fayda vermez” mesajını veriyor.

Kıble’ye dönmenin bir müslüman için ne kadar hayati bir disiplin olduğu bilinir. Asr-ı Saadet’te kıblenin değişmesi Müslümanlık ve Ehl-i Kitap ayrışması gibi bir mahiyet kazanmıştır. Ama Kur’an’da, “Birr” diye ifade edilen ve dilimize “İyilik – Hayırların bütünü” diye tercüme edilen bir kavram var -ki, sanki Müslüman kişiliğinin ana özelliğini ifade etmektedir- işte ona erişme noktasında şöyle bir uyarı geliyor: “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik (birr) değildir.” (Bakara, 177) Yani bedenen kıbleye dönmek önemli ama yeterli değildir. Peki olması gereken nedir? Ayet şöyle devam ediyor:

 “...Ama iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.” (Bakara, 177)

Üstelik bir başka ayette de “birr kalitesi”ne işaret vardır:

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe (birr’e) asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 92)

Ne demek bu? Vermek, infak etmek, tamam, ama onun kalitesini “Sevdiğiniz şeyden vermek” belirliyor.

İşte bir başka kriter:

“Sadakaları -malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve âhiret gününe inanmayan bir kimse gibi - başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmemek...” (Bakara, 264)

Ve bir başka Kur’an ayeti, infakın, vermenin bir başka kriterini koyuyor:

-Kazandıklarımızın iyilerinden...

-Allah yolunda (yani adam ne çok yardımda bulunuyor desinler diye değil) ve..

-Kendimizin göz yummadan almayacağımız bayağı şeyleri vermeye kalkışmamak... (Bakara, 267)

-Çünkü “Sadakaları Allah alıyor, O’na ödünç veriyorsunuz...” (Tevbe, 104, Hadid, 11)

Ve çünkü idrakimizin en temeline “Mülk Allah’ındır – Herkesin rızkını veren odur.” (Nur, 42, Bakara, 3)

Ve çünkü daha önemlisi “Biz Allah’a aitiz.” (Bakara, 156) hükmünü koymamız gerekiyor.

....

Allah’ın düşmanı ve mü’minlerin düşmanı olanlara sevgi göstermek... gizli muhabbet beslemek, onları dost edinmek... (Mümtehine, 60)... Kafirlerin yanında izzet ve şeref aramak... (Nisa, 139)

Bunlar mümkün mü? Kalbler böyle bir zihniyet kayması yaşayabilir mi?

Rabbimiz böyle bir kalb kaymasına işaret ediyor ve mü’minleri uyarıyor. Bunu “yoldan sapma” olarak niteliyor. (Mümtehine, 60) ve “İzzet ve şeref Allah’a aittir” (Nisa, 139) buyuruyor. Yani şeref – izzet arıyorsan Allah’a yöneleceksin.

....

“Allah kuluna kafi değil mi?” (Zümer, 36)

Bu ayet, aslında tam bir zihniyet onarımı sağlamaya yönelik ilahi sesleniş.

Kur’an mü’minleri “Allah’tan başkası ile korkutanlar”ın etkisinde kalınmaması için uyarıyor. Sor içine: “Allah kafi değil mi?” bu sorunun cevabı “La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azîm.” değil mi?

Bakın Kur’an’ın kalb ve beyin imarına:

“Bir kısım insanlar, müminlere, “Düşmanlarınız size karşı asker topladılar, sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!” dediler.” (Ali İmran 173)

Bir de şu:

Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” (Nisa, 78)

Ölüm kaçınılmaz bir akıbet ise, ve onun takvimi Rabbül alemin’in hükmüne bağlı ise, ve “Dönüş O’na” ise, “Eyn’el meferr – Kaçış nereye, kaçış mümkün mü, kaçınca ne olacak?” Kaçış yok!

Evde oturmak mı, mal ve can ile cihad etmek mi?

Tercihini yapmalı mü’min.

Rabbani ölçü açık:

“Mü’minlerden, özür sâhibi olmaksızın (cihaddan geri kalıp evlerinde) oturanlarla, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihâd edenler bir olmazlar! Allah, malları ve canlarıyla cihâd edenleri, (velev özürleri sebebiyle olsun) oturanlar üzerine, derece i’tibârıyla üstün kıldı. Gerçi Allah, hepsine de en güzeli (Cenneti) va’d etmiştir. Fakat Allah, cihâd edenleri oturanlar üzerine (daha) büyük bir mükâfâtla üstün kıldı.” (Nisa, 95)

....

Zaman zaman insan “Rabbani ölçülere göre yaşamama” durumunda “zayıf düşürülmüşlük” psikolojisi içine düşer. Kur’an bu hale “Mustazaflık” diyor. Gücüm yetmiyor, yaşayamıyorum, ne yapayım?

Bakın Kur’an’ın zihniyet onarımı nasıl bu konuda?

“Melekler, kendilerine zulmeden kimselere canlarını alırken soracaklar: “Neyiniz vardı sizin?” Onlar: “Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük” diye cevap verecekler. (Melekler), “Allah’ın arzı sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?” diyecekler. Böylelerinin varış yeri cehennemdir, ne kötü bir varış yeri!” (Nisa, 97)

....

“Ancak Müslümanlar olarak can verin” (Al-i İmran, 102) ihtarı var Kur’an’da. Niye böyle bir ihtar var? Çünkü insan zamanın akışı içinde kaybeder duyarlılıklarını. Unutur nerden gelip nereye gittiğini. Ölüm hatırına gelmez, ya da hiç ölmeyecekmiş gibi bir savruluş yaşar. Ölüm var oysa. Gelen gidiyor. Ve gidişin zamanı bilinmiyor. Her an gelebilir “Gel” çağrısı. Ölüm meleği her an karşısına çıkabilir insanın. O zaman “Müslümanlık idraki” diri olacak mı? Ya “şeytanın adımları” takip ediliyorsa. Oysa Yaratan “O sizin düşmanınızdır, onun adımları peşinden gitmeyin” (Bakara, 208) buyuruyor.

Ancak Müslümanlar olarak can vermek, her an ahiret kaygısını içimizde taşımakla mümkündür.

O da “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” (Hadid, 4) ayetini bir kalb ritmi olarak taşıyabilmekle, “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmamakla” (Haşr, 19), Allah’ı unutunca şeytanın ona arkadaş olacağını bilmekle mümkündür. (Zuhruf, 36)

Ve...

“Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlanızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır.” (Hacc, 78) ayetini hayat rotası haline getirebilmekle.

Onun için yarına ne gönderdiğimize, hesap anında karşımıza neyin çıkacağına bakmak:

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Haşr, 18)

....

Kur’an’a “Gerçek bir hayat kılavuzu” olarak baktığımızda hayatımızın tüm kıvrımları için ikazlar bulunduğuna şahit oluruz. Her ikaz, bizim psikolojik savrulmalarımızı Rabbani ölçüler istikametine sevketmeye yöneliktir.

Adaleti ayakta tutmak mesela... kendi aleyhimize veya anne baba yahut yakınlarımızın aleyhine bile olsa Allah için, Allah’ın huzurunda savunulabilir nitelikte, Allah’ın her şeyden haberdar olduğunu bilerek şahitlik yapmak... Heveslerimize uyarak adaletten ayrılmamak... Sözü eğip bükmemek... (Nisa 135) “Hakkı batıla karıştırmamak ve bile bile hakkı gizlemek. (Bakara, 42)

....

Zulmetmek... Zulme alet olmak. Zulmün unutulacağını zannetmek. “Allah görmez” gibi bir zihniyet çürümesine maruz kalmak...

Allah uyarıyor:

“Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Ancak onları gözlerin donup kalacağı bir güne ertelemektedir.” (İbrahim, 42)

Allah zalimleri sevmez, Allah zalimleri sevmez, Allah zalimleri sevmez.

....

İnsan bir toplum içinde yaşar. İnziva sınırlıdır. İslam, dağ başında yaşayanların hayatını tanzim etmek için inmemiştir. Ve müminler topluluğu halinde olunsa bile, insanlar arası ilişkilerde problem, gerginlik, anlaşmazlık olur. Allah Teala, mü’minlerin bir “kardeşler topluluğu” olmasını istiyor. Ve o alanda ortaya çıkabilecek problemlerin ayılması için de, çok müessir uyarılarda bulunuyor. Şu ayetlerin mealini okuyalım:

“Mü’minler ancak kardeştir.” (Hucurat, 10)

“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar.” (Al-i İmran, 103)

“Allah’a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 46)

....

Müslümanlığımız...

Nedir peki? Allah’a yönelik bir ikram mı, minnet mi?

Kendi hayatımızdaki başkalaşımları meşrulaştırmak için Allah’a din öğretme hakkımız var mı?

Dini parça parça edip, işimize gelen kısmını kullanma ve onu “dindarlık” ölçüsü olarak görüp onunla mutmain olma, din üzerinden çıkar sağlama, bunun için Allah’ın ayetlerini eğip bükme var mı?

Allah Teala uyarıyor:

“Ey Muhammed! Müslüman oldular diye seni minnet altında bırakmak isterler de ki: «Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın. Tersine, size imanı nasip ettiği için Allah sizi minnet altında bırakır.» (Hucurat, 17)

“De ki: «Siz dîninizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat, 16)

(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.” (Müminun, 53)

“Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En’am, 159)

Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın.” (Bakara, 41)

....

İslam toplumu olsa bile eğer içinde bulunduğumuz toplum, inanç karmaşası yaşıyorsa, Allah’ın ayetleri bilir bilmez insanlar tarafından gelişigüzel tartışılıyorsa ne yapılması lazım? Tartışmaların içine bodoslama dalmak mı, ne yapmalı?

Allah Teala uyarıyor:

“Allah size Kitab (Kur’an)da: “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. (Nisa, 140)

Bir de Allah ile Elçisi arasında ayrıştırma, adeta Allah’ta ayrı, Peygamber’de ayrı bir din varmışcasına davranma fesadına kapılmak söz konusu.

Allah Teala uyarıyor:

“Allah’ı ve Peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile Peygamberleri arasını ayıranlar, “bir kısmına inanır bir kısmına inanmayız” diyenler, îmân ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler.

“İşte bunlar gerçek kâfirlerdir. Biz, kâfirler için alçaltıcı azâbı hazırladık.” (Nisa, 150-151)

Kur’an, kalbinden dimağına... bütün varlığı ile zulüm ve cehalet damarı bulunan insanı esfel-i safilinde dolaşmaktan kurtarıp, ahsen-i takvim kıvamına eriştirmek için geldi. Allah Rasulü (s.a.v.) de, yırtıcılıkta sırtlanları geçmiş, güçsüzse kardeşlerini yiyen bir toplumu Kur’an’a göre yeniden insan kılmakla görevlendirildi. Allah Rasulü, o toplumda insanlığa ahlak önderi bir toplum çıkardı. Arındıra arındıra. İnsanda her zaman sapma, savrulma olur. Melek değiliz.

Kur’an’ı bu hassasiyetle okumak, Rasulullah’a bu hassasiyetle bakmak durumundayız. Kur’an bize sesleniyor. Kur’an’ı okurken, Rasulullah’a bakarken, kendi amel defterimize, uzuvlarımıza, kalbimize, dimağımıza bakmalı, ölçülere uymayan yanlarımızı arındırma - onarma cehdine girmeliyiz. Allah’ın huzuruna ak yüzle çıkabilmenin yolu budur.

Comments are closed.