Yüzde Yüz Rahmet

Yüzde Yüz Rahmet - Senai Demirci

Sayı : 369 - Kasım 2016


O hasta unutulmazdı. Dosyasının sırtında alışık olduğumuz klişe not şöyleydi: “35 yaşında, bayan.” Odasına her girdiğimizde eli hemen yatağın başındaki büyük fotoğraf çerçevesine giderdi. Dört beş yıllık fotoğrafını yüzünün üzerine getirir, “Ben buyum!” derdi. “Böyleydim ben!” diye inlerdi. Sesi gibi elleri de titrerdi. Bir kalkan gibi kaldırırdı çerçeveyi. İyice gördüğümüze ikna oluncaya kadar indirmezdi. İyice emin olduğunda eski güzelliğinden emin olduğumuza, sakinleşir, yalvaran bakışlarını geri çekerdi. Gizli bir savaş var gibiydi aramızda. Hepimiz ona saldıracakmışız gibi fotoğrafın siperine çekilirdi. Sancak gibi dikerdi fotoğrafı.

Hasta, zaman içinde savunma hatlarını genişletti. Fotoğraflar çoğaldı. Odanın her yanı, pencere pervazları, yatağın sağı solu, duvarlar, kapının arkası, “sancak”larla doldu. Boy fotoğrafları, vesikalıklar, profiller… Tatil günlerinden kalma, okul yıllarından…

Ona bakarken, engelleyemediğimiz derin acıma duygusunu gizlemekte ne kadar ihtimam göstersek de, her bakışımızı kendine hakaret gibi görüyordu. Asıl sorun, hastamızın kendine bakışıydı. Hastamızın kendisine nasıl baktığımıza dair bakışıydı.

Kelimenin tam anlamıyla gözden düşmüştü. Bakışlardaki imtiyazını yitirmişti. Ayrıcalığını elinden düşürmüştü. Verdiği görüntü, gerçekte olduğundan çok aşağıdaydı.

Yüzü yanmıştı.

Yeniden yukarı çıkmak istiyordu. Kaybettiği mevzileri kazanmak için çırpınıyordu. İtibarını yeniden yerine koymak istiyordu. Eski fotoğraflarına sarılıyordu. Bizde uyandırdığı ilk ve son izlenimi değiştirmekti niyeti. Yüzüne bakanların kendisine haksızlık yaptığından emindi. Aslını görmemizi istiyordu. Sevdiklerinin nazarında yer etmiş suretini geri çağırıyordu. İade edilsin istiyordu güzelliği.

Geçersizleşmişti kimliği. Aşina yüzü çekilivermişti aramızdan. Dost bakışların menzilinden uzaklaşmıştı yanakları. Tanıdık arayışların odağından çıkmıştı gamzeleri. Yüzüne düşen ışık da gölge de çaresiz kalıyordu; bir insan suretini tamamlayamıyordu teni. Tebessüm etmek için bir sebebi kalmamıştı kendince ama tebessüm edecek olursa, buna bile güç yetiremiyordu. İçindeki sıcacık tebessümü yüzüne taşıyamıyordu dudakları. Sevincini dile dökecek, coşkusunu ifade edecek, memnuniyetini açık edecek sessiz enstrümanını ateşe kaptırmıştı.

Odasına giren herkese her defasında tekrar tekrar hiç bitmeyen bir heyecanla, ilk defa yapıyormuşçasına eski yüzünü, aslını gösteriyordu. Aramızda asıl haliyle var olmak istiyordu. Biz yanık yüzüne bakıp bakmamakta tereddütteyken, acısak mı yoksa hiçbir şey olmamış gibi davransak mı memnun olur diye düşünüp dururken, o y/anımızda gerçekten var olduğuna inanmıyordu. Yüzü görünmüyorsa, sevimli bir sima ile eşleştirilmiyorsa adı, orada ruhu da yok gibiydi. Eksik ve aşağılanmış olarak var olmaktan utanıyordu. Varlığı üveyleşmişti.

Başka yüzlere, başkalarının sıradan gördüğü kendi yüzlerine kim bilir nasıl imreniyordu. Uyanır uyanmaz öfke nöbeti geçiriyordu. Uykudan uyandığına sevinemiyordu. Sabahı sevmiyordu. Geceleri dost edinmişti. Karanlıkta herkesle eşitlendiğini düşünüyor olmalıydı. Kovulmuştu hayran olan bakışlardan. İtilmişti aşk ülkesinden. Ümitleri de yüz üstü kalmıştı yüzünün silinmesiyle.

Bakışlarımızda onu koyduğumuz yeri beğenmiyordu. Ne kadar dil döksek de, “idare edildiğini” sanıyordu. Sıradan bir alev dokunuşu tenini eritti diye, gözlerimizden sürgün olduğuna inanıyordu. Varlığı eziliyordu. Onuru gölgelenmişti. Aksine inanmamızı istiyordu. İtirazını, isyanını sancılı bir fısıltıya döküyordu: “Buyum ben! Böyleydim ben! Bakın!”

Aynaya baksa, kendisini bulamıyordu. Bir ömür beğenilerin merkezinde demlenmiş yüzünü, sevile sevile derinleşmiş simasını kaybetmişti. Gülücükleri hak etmediğini düşünüyordu. Yakıcı hasretleri, içten özlemleri hak etmeyeceğini biliyordu. Yakınlıklar ülkesinden atılmıştı.

O sıralar, belli ki gençliğin verdiği toylukla hemen yanı başımda yaşanan sessiz trajediyi okuyamamışım. Haklıydı, biz yüzü olanlar, biz yüzlerini sıradan görenler, onun yüz özlemini, sima hasretini anlayamazdık. Kapı her açıldığında elinin eski fotoğrafına gidişini ayıplamaya yatkındık. Lüzumsuz, bıktırıcı bir ayin gibi aynı şeyleri yapmasına dudak bükebiliyorduk.

Herhangi bir hasta gibi görmüştüm onu. “Herhangi…” Çoklar içinden sadece biri. Eşsiz bir hikayenin yüreğine düşmüşüm meğer. Anlatılmaz bir dramın eşiğine yürürmüşüm.

Geriye dönüp bakıyorum şimdi. Eski fotoğraflarıma. Artık ben olmayan o yüzlere dalıyorum. Bir daha dokunmayacağımı biliyorum o eskimiş, eksilmiş yüzlerin tenine. Sıradan sandığım o hastanın lüzumsuz sandığım ayinini başlatıyorum. Yüzüme düşen gölgelerde ve ışıkta yitirdiğim aslımı arıyorum. Hangisine “ben buyum!” diyeceğimi bilemeden.

Çeyrek yüzyıl geçmiş aradan. Yüzlerden yüzlere koşmuşum. Yüzüm nice gözlere değmiş. Ayna ayna dolaşmışım. Sıradan sandığım o hastanın varlığını yeni bir heyecanla hatırlamam için, yüz nakli operasyonlarının manşetlere taşındığı yeni yüzyılı beklemem gerekti. Bir insandan bir başka insana yüzün nakledilebileceğine inandığımız şu günler, kendi yüzlerimize yeni bir heyecanla, taze bir niyetle bakmamızı telkin ediyor. Bir başkasının yüzüyle de olsun, bir yüzle görünmeyi arzu etmek, insanın kendi varlığına dair arayışının kritik basamağı. Yüz arayışı, insanın kendi varlığından memnuniyetinin gizli imzası. Ölü yüzü de olsa, bir yüzle yaşama hayali, yüzün içyüzünde saklı işaretlerin iması. Yeni inmiş ayetler gibi okumak gerek şimdi yüz nakillerini. “Yeni yüzü” uğruna sancılar çeken onlarca insanı.

Varlığın zirvesidir yüz. Yoğu var etme iradesinin en belirgin, en pırıltılı, en sevimli çizgisi. Yaratıcı’nın insanı ümidi bilişinin en aşikâr belgesi. Kâinatın Sanatkârının en yoğun emek verdiği, en çok masraf ettiği varlık yüzeyi. Yaratıcı’nın güzel yapma dileğinin her dem yenilenen, hep taze akan, her an şiirleşen yatağı. Işığın ve gölgenin tebessüme dönüştüğü bir zarafet ülkesi. Sözün taştığı yer, bakışların buluştuğu yer, hasretlerin kucaklaştığı yer, duyguların kristalleştiği yer…

Esmanın en yoğun tablosudur insan yüzü. Yeryüzünde hiçbir yüzeyde bu kadar ince iş görülmüyor. Kâinatın hiçbir köşesine bu kadar yoğun ihtimam dokunmuyor. Yeryüzünde başka hiçbir noktaya bu kadar serince merhamet eğilmiyor.

Yüz, varlığın en koyu hali. Bilinir ki, varlığın koyulaştığı yerde, varlık yokluk rengini alır. Tıpkı güneşin yoğun ışığının güneşi gizlemesi gibi. Denizin, hep içinde barındırdığı balıklardan saklanması gibi. Varlık yoğunlaştıkça, yokmuş gibi olur. Kadim insan yanılgılarının kaynağıdır bu.

İnsan yüzü iddiasız görünür. Olağan gibidir. Sıradan bilinmeye alışkındır. Sarsmaz. Şaşırtmaz. Garipsetmez. Yüzü sayesinde “herkes gibi”dir insan. Herhangi biridir. Beklendiği gibi. Umulduğu gibi. Kolayca alıştırır kendine.

Ne var ki bu sıradanlığın yüzünde ayrıcalık da gizlidir. Göz önünde ama görülmez bir ayrıcalık. Yüzü sayesinde “kimselere benzemez” insan. Herkesten ayrı durur. Biriciktir. Yaratıcısının “bitanesi” olarak doğar insan. Yüzünde görür kendini. Yüzüyle ortaya koyar biricikliğini. Yüzünde okutur kimliğini.

Bir düşünelim. Ya yüzlerimiz birbirinin tıpkısı olsaydı nice olurdu halimiz? Kime anlatabilirdik kendimizi? Kim sevebilirdi bizi? Herkesin yüzünün standart olduğu bir dünyada, akşam kendi evine bile alınmazdı insan. Nasıl tanıtsın ki kendini? Hem sonra kendi evine her girişte kimliğinin sorulması ölesiye aşağılayıcı gelmez mi insana? Yüzü özel değilse, ispatlayabilir mi insan kendisinin kendisi olduğunu?

Prefabrik yüzlerle aşk olur mu yeryüzünde? İnsan âşık olduğu kadını ya da erkeği nasıl ayırt eder diğerlerinden? Niye özellikle birini tercih etsindi ki insan? Nasılsa herkesin yüzü aynı? Yüzler standart olunca, oğlunu ya da kızını, annesini ya da babasını nasıl özler ki insan? Nasılsa, etrafında oğlu kızı gibi annesi babası gibi milyonlarca dolaşıyor değil mi? Hem sonra, birisi, ama bizim yüzümüzü taşıyan biri, yüz kızartıcı bir suç işlese, utanmayacak mıyız her aynaya baktığımızda? Yerin dibine girmeyecek miyiz o edepsizin fotoğrafı gazetelerde boy boy yayınlandığında? Allah korusun-ki korumuş, çok şükür-bir zalimin yüzüyle aynıysa yüzümüz, her sabah aynada o zalimin saçlarını taramak ağır gelmeyecek mi bize? Masumların hakkını yemiş bir adamın yüzüyle dolaşmaktan utanmayacak mıyız? İnsanları katletmiş bir zalimin suratını sıkılmadan nasıl göstereceğiz sevdiklerimize?

Bütün bunlar bir yana; aynaya bakınca kendini görememek var… Yüzün “sen” değil. Yüzüm “ben” değil. Yüzler herkesin yüzü. Yüz, herkeste aynı. Kimseye özgü değil. Aynaya baktığımda, ben bana “ben” diyememem ki. Herkes var aynada. Ayrı biri değilim. Herkesin yüzü görünüyor orada. Nerede benim ‘özel’liğim? Nerede bulacağım “kendi”mi? Ah, nasıl göz göze geleceğim kendimle? Apayrı, bambaşka, biricik bir ruh taşıdığımı nasıl anlatayım insanlara? Herkes gibi olmanın kafesine hapsolmuşsam eğer…. Herkes gibi sanılmanın sıradanlığında küllenecekse kabiliyetlerim, var olmaya değer mi? Sadece “insan sürüsü” içinde bir istatistik olacaksam, itibarım, onurum, şerefim, haysiyetim nerde ki?

Derin bir “ah!!” sesi duyuyorum şimdi içimde. Şimdi yeni/den duyuyorum çeyrek yüz yıl önceki hastamın inlemesini. Benim adıma ah ediyormuş meğer. Benim yerime yanıyormuş. Beni uyandırmak içinmiş çırpınışı. “Ben buyum… Böyleyim!” diye yalvarmak için başkalarına ille de yüzünün yanması gerekmezmiş insanın. Yüzü sağlamken de görmeli değil mi insan‘kendisi’ olmanın eşsiz güzelliğini? Hasta olmadan da fark etmemiz gerekmez mi biricik olmanın sessiz bir iyilik olduğunu?

Üstelik bu biriciklik beni herkesin yanında tuhaf göstermeyecek kadar aşinalık içinde verilmiş. Hem “herkes gibi” görünüyorum hem “herkesten ayrı” görünüyorum. Şükür ki, benim yüzüm de herkesin yüzü gibi bir “insan yüzü”. Kaşları gözleri, burnu ve yanakları, dudakları ve çenesi ile “alışılmış” bir yüz. İnsandan beklenen. Her organı, herkesin alışık olduğu yerde ve sayıda. Yüze bu tarafından bakınca, anlıyoruz ki, her insanın yüzü, bir elden çıkma. Yani hepimizi birden Biri var ediyor. Ancak hepimizi birden var eden Biri, her birimizi de biricik etmekten geri durmuyor. Kimsenin yüzünü kimseye benzetmiyor. Her bir insanın yüzü apayrı. Yani, hepimizi birer birer Bir’i var ediyor.

Hem herkes gibi genel bir yüzümüz var, hem kimselere benzemeyen özel bir yüzümüz var. Yüzümüz bir tane ama her baktığımızda bu “iki temel güzelliği” saklıyor. “Herkes gibi olmak” bizi herkesin gözünde normal yapıyor,” hiç kimse gibi olmamak” ise kimliğimizi ve özel’liğimizi teminat altına alıyor. Aynada yüzümüze baktığımızda, hem “herkes gibi” olduğumuzu hem “hiç kimse gibi” olmadığımızı görüyoruz.

En az iki esma okuyoruz böylece yüzümüzde. Vahid isminin tecellisince hepimiz birden Bir Yaratıcı tarafından yaratılıyoruz. Ehad isminin tecellisince, her birimiz birer birer, apayrı, özel ve biricik olarak yaratılıyoruz.

Demek ki yüzümüzün sadece etini kemiğini, cildini ve kanını değil, biricikliğini de iyilik diye almışız Vahid-i Ehad’den. Borç almışız yüzümüzün şimdi herkese aşina gelen güzelliğini. Borçmuş meğer aynada gördüğümüzde yüzümüzü tanıyor olabilmemiz bile. Kendimize “ben” diyebilmek ödünçmüş. Kendimizi “kendimiz” diye bilmek rahmetmiş.

Rahmet olduğunu bile göremediğimiz bir rahmet yüz. Rahmet olduğunu göremeyeceğimiz kadar incelikle ve nezaketle sunulan bir rahmet. Rahmet olduğunu göremeyişimizi bile rahmet saydıracak eşsiz bollukta bir rahmet.

Yüzlerimizde.

Suretlerimiz üzerinde ışıldıyor Rahman sırrı. Aslımızı görmeye hazır mıyız? Yüzümüzü yüzümüzden sıyırıp rahmetle tanışmaya hazır mıyız? Aslımızı göstermek için fotoğraflara yeniden bakmaya var mıyız? O unutulmaz hasta gibi.

Comments are closed.