Prof. Dr. Özcan Hıdır* ile… “Ilımlı İslam” Mefhumu

Prof. Dr. Özcan Hıdır* ile... “Ilımlı İslam” Mefhumu

Sayı : 382 - Aralık 2017


Altınoluk: Suudi Arabistan bir süredir uluslararası camianın gözlerinin çevrildiği ülke. Bazan Körfez ülkelerinin abisi, bazan Sünni dünyanın lider ülkesi olarak takdim edilen Suudi Arabistan’da neler olup bittiği sorgulanıyor. Bu sorgulama Muhammed bin Selman’ın veliaht prens olarak tayin edilmesi ve peşi sıra attığı bir takım adımlar ve kararlar sonrası çok daha artmış vaziyette. Muhalif isimlere, din adamlarına yönelik tutuklama furyasının ardından yeni veliaht prensinin, “Radikal düşünceleri yok edeceğiz, ılımlı İslam’a geçiyoruz” açıklamaları uluslararası arenada çokça tartışıldı. Veliaht prensin özellikle “ Ilımlı İslam” çıkışından hareketle Suudi Arabistan’da neler olup bittiğini sorgulamak istiyoruz.

Muhammed bin Selman’ın “ılımlı İslam” çıkışının arkasında ne var sizce? Hangi saiklerle yapılmış bir çıkış bu? Uluslararası baskı mı, bölgesel ya da iç siyasi dengelerin bir dayatması mı bu çıkışın arkasındaki neden?

Prof. Dr. Özcan Hıdır: Efendim, Suud Veliaht Prens’i Muhammed b. Selman’ın 24 Ekim günü Riyad’ta yaptığı “ılımlı İslam” açılımının yankıları Türkiye’de ve bütün dünyada alabildiğine sürüyor, önümüzdeki yakın gelecekte de süreceğe benziyor. Bu bağlamda en merak edilen yönlerden biri de, kanımca sizin bu sorunuza verilebilecek cevap veya cevaplarda yatıyor. Müsaade ederseniz ben bu sorunuza dışa ve içe dönük bazı saikler muvacesesinde cevap vermek istiyorum.

Bu çıkışın ardındaki en önemli saiklerden biri, kanaatimce dışa dönüktür. Veliaht’ın bu açıklamasının ardından ilk röportajını İngiliz The Guardian’a vermesi, esas amacının dışa dönük mesaj olduğunu düşündürüyor. Nitekim dünya basınında bu çıkışın yankı uyandırması da mesajın hedefine kısmen ulaştığını düşündürüyor. Bu itibarla, açıklamanın Suudi Arabistan’ın Batı’daki “teröre/radikal akımlara destek veren ülke” şeklindeki genel negatif imajına olumlu bir katkı yapacağı söylenebilir. Bu algı 11 Eylül saldırılarından itibaren belirgin olarak öne çıksa da, aslında Obama döneminde kabul edilen, Washington ile Riyad arasında sert rüzgârların esmesine yol açan, Suudi Arabistan’ın ABD’deki finansal varlığını dondurmaya yönelik bir yasayla pekişmişti. Bu yasa Suudi Arabistan’ın başında “Domokles’in kılıcı” gibi tutuldu ve hâlâ tutuluyor.

Şayet tahminlerin ötesinde sürpriz bir gelişme olmazsa, Suudi Arabistan’ın bundan sonraki siyasetinde Veliaht’ın uzun yıllar en başat aktör –yakında belki de tahtın sahibi- olacağı göz önüne alınırsa, artık Suud denildiğinde bu açıklamanın paradigmatik bir değişim yönü olarak hatırlanacağı muhakkak.

Burada ayrıca üzerinde etraflıca durulması gereken hanedan içi kavga-rekabete işaret edebiliriz. Krallığın ”kurucu kral” Abdülaziz’in oğullarından torunlara, torunlar içinde de Selman ailesine geçişinin sancılarıdır, aynı zamanda bunlar.

Bu çıkışın içe dönük de pek çok yönünün olduğunu söyleyebiliriz şöyleki: Genç nesil yönetici-kral neslinden olan Veliaht, Suudi toplumunun yüzde 70’inin 30 yaşın altında olduğunu ve bu gençlerin büyük çoğunluğunun vehhabî ideolojiden kaynaklanan bir bıkkınlık/yılgınlık içinde olduğunu, dünyevileşerek “konformist-hedonist” bir hayat sürdüğünün ya da sürmek istediğinin farkındadır. Tıpkı gençler gibi Suudi kadınlarının da önemli bir kısmının katı ideolojiden bıkkın olduğu ve kendilerine yönelik özgürlük talepleri biliniyor. Nitekim bu açılımın sembolik adımlarından birinin kadınlara yönelik araç kullanma yasağının kademeli olarak kaldırıldığının ilanıdır.

Bir başka içsel sebep-olgu da Suud’un petrole dayalı ekonomisinin artık yürümediği ve reel ekonomiye dönüp “üretmeden lüks içinde sürülen yaşam”dan kurtarabileceği, dış yatırım çekebilmek için de içerideki katı anlayıştan vazgeçmek gerektiği kanaatine vardığı –veya bu yönde ikna edildiği- söylenebilir.

Öyle anlaşılıyor ki, Veliaht bu katı anlayış ve muhtemel mukavemeti ”Neom” ve ”2030” projeleri gibi ekonomik ağırlıklı projelerle öncelikle aşmayı-ılımlılaştırmayı deneyecek. Ekonomik temelli “2030 hedefi” ve bunun önemli bir adımı olan “Neom” projelerinin gerçekleşmesinin, Suudi Arabistan’ı “petrole bağımlı bir ekonomi” olmaktan ve bunun tabii bir sonucu olan “üretmeden lüks içinde sürülen yaşam”dan kurtarabileceği yorumları yapılıyor.

Ancak Veliaht’ın bu projeyi temel alarak toplumu dönüştürmeyi başarıp başaramayacağı, ne tür direnç alanları ile karşılaşacağı şu an için birer muamma olduğu gibi pek çok zorlukları da barındırıyor. Zira yaklaşık 16 milyon yabancının varlığından söz edilen Suud’ta, son senelerde yabancılar üzerindeki baskıların arttığı da bir gerçek. Ekonominin kötüye gittiği de genelde belirtilen bir husus. Dar gelirlilerle üst gelir grubundakiler arasındaki makas açılmış vaziyette. Ülkede iş yapan yabancılara yönelik bir yıldırma politikasının varlığı dillendiriliyor.

Tabiatıyla bütün bu siyasi, dini-mezhebi, ekonomik ve sosyo-kültürel saikler, Veliaht’ın ”ılımlı İslam” açılımının önündeki önemli handikaplar olarak duruyor.

Altınoluk: “Ilımlı İslam” mefhumundan ne kast edildiği nereden bakıldığına göre değişiyor herhalde. Türkiye’den bakıldığında farklı bir şey görülüyor, Suudi Arabistan’dan bakıldığında farklı bir şey. Veliaht prensin seslendirdiği “Ilımlı İslam”dan ne anlaşılıyor? Özellikle Suudi Arabistan kamuoyu için ne ifade ediyor “Ilımlı İslam” mefhumu?

Ö. Hıdır: Bu soru belki de meselenin en önemli noktalarından biridir. ”Ilımlı İslam” aslında ilk kez, İslam ve İslam dünyasına yönelik politikalarda paradigmal bir değişimin yaşandığı 11 Eylül 2001 sonrasındaki süreçte Amerikan politika merkezlerinde üretilmiş bir projedir. Ortaya atılması sonrasında üzerine bir hayli literatür oluşmasına rağmen, aslında iflas etmiş, gizemli yönleri haiz, teo-politik post-modern bir projedir. Aslında Veliaht’ın da tam olarak neye tekabül ettiğini bilmediğini söylemek rahatlıkla mümkündür. Böyle olmakla beraber, mevcut bazı veriler ışığında, Suudi Arabistan eliyle bölgeye yeni bir dizayn verme amacı da olduğunu düşündüğümüz bu projenin zeminine yönelik bazı değerlendirmeler yapabiliriz.

“Ilımlı İslam”, yenilenmiş-yeniden tanımlanıp yeni bir senaryo ile ortaya konmuş bir sahne-lemedir ve burada başrol de bölgenin sünni mihver-merkez ülkelerinden olan Suud’a verilmiştir. Suud’un da bu rolü oynamaya istekli olduğu, aslında bu role hem ihtiyacı olduğu hatta Obama döneminde kabul edilen ve ucu büyük oranda Suud’a dokunan “terörizm yasası” sebebiyle hem de mecbur bırakıldığı söylenebilir. Buna dış baskı veya yönlendirme de diyebiliriz. Burada Suud kendisine verilen yeni bir rolle karşımızdadır. Nitekim ”ılımlı İslam” açıklamasından yaklaşık 1 ay önce (16-17 Eylül) Rabıta teşkilatı tarafından, BM toplantılarının yapıldığı hafta New York-Manhatten’de İslam dünyası ve Batı’dan 400 civarında alim-kanaat önderinin katıldığı ”İslam dünyası ve Amerika İlişkileri” başlıklı bir toplantıyı burada zikretmek gerekir. Bu toplantıdaki konuşmalar, seçilen konuşmacılar aslında bazı ipuçları vermekteydi. Meşhur Ka’be İmamı Abdurrahman es-Sudeys ”Amerika ve Suud iki kutup olarak dünyayı yönetiyoruz” açıklamasını da bu toplantıda yapmıştı. Yine bu toplantının hemen ardından Rabıta başkanı el-İsa Vatikan’da Papa ile görüşmüştü. Bütün bunlar, ”ılımlı İslam” açıklamasına giden yolda arka planda bir ön hazırlık olarak görülebilir.

Bu itibarla görünürde İran’a karşı etnik-sekter yönleri de olan bölgesel bloklaşmaları, İsrail’le ilişkileri normalleştirme ve nihayet ”seküler bir Ortadoğu”ya evrilme gibi amaçları bulunan bir projedir bu. Belki de bu politikanın ucu, gittikçe Batı’dan uzaklaştığı, İslamcı bir çizgiye yöneldiği suçlamaları yapılan Türkiye’ye de yönelebilir. Böylece Türkiye, katı İslam anlayışına yönelirken Suud’un ılımlılığa-açılıma yöneldiği tezi işlenebilir.

Nitekim aktif görevinden istifa etmekle birlikte hala Trump’ın poltikalarında etkili olan Steve Bannon’un “Bizim için Türkiye İran’dan daha tehlikelidir” anlamındaki açıklamasını bu yönde anlayabiliriz.

“Ilımlı İslam” ile aslında hayatın hemen pek çok alanına dair iddialarından arınmış, Batı’nın sözde liberal-seküler değerlerini benimsemiş, bölge başta olmak üzere, Batılı ülkelerin başat rol oynadığı dünyadaki adaletsizliklere, zulümlere pek ses çıkarmayan, İslam’ı ahlak-vicdan alanına hapseden, konformist-hedonist hayat tarzına alabildiğine yönelip üretmeden tüketen Müslümanların yaşadığı bir İslam anlayışı tahayyül edilmektedir. Bunu bir anlamda “laikliğe saygılı İslam” olarak da anlamak mümkündür. Bunun ise aslında, Hıristiyanlık’taki “protestanlaşma” sürecini hatıra getirdiği söylenmelidir. Nitekim bugün özellikle protestan çevrelerde bizzat papazlarca gündeme getirilip tartışılan “Tanrısız-peygambersiz bir dine inanmak”, “dinsiz dindarlık” gibi ”deist-agnostik-nihilist” yönleri haiz tartışmalar bu protestanlaşma sürecinin bazı sonuçlarıdır. Oxford Üniversitesi’nden “Protestanlığın sonu” tezinin sahibi Alister McGraith’i bu anlamda hatırlamak gerekir.

Altınoluk: Veliaht prensin son dönemde attığı bir takım adımlar, Ortadoğu medyasındaki kimi değerlendirmelerde bölgenin sekülerleştirilmesi yolunda atılmış adımların bir parçası olarak okunuyor. Yine bu bağlamda BAE, Washington’un, Mısır ve Bahreyn’in on yıl sonra Ortadoğu’da “istikrarlı ve kalkınmış laik yönetimler” görmek istediğini, bunun da Katar’ın isteğiyle ters düştüğünü belirtti. Uzun yıllar Suudi Arabistan’ı yöneteceği öngörülen veliaht prens nasıl bir Suudi Arabistan inşa etmeye çalışıyor sizce? BAE gibi Suudi Arabistan’ın da bu anlamda dönüşmesi mümkün mü?

Ö. Hıdır: Evet, “ılımlı İslam” açılımının dünyevileşme-sekülerleşme ile alakalı bir yönü var. Hatırlanacağı üzere bu açılım Türkiye’de, “moderate Islam=ılımlı İslam”,” ve hatta “laikliğe” dönüş şeklinde “sürpriz bir gelişme” olarak lanse edildi. Halbuki Arap medyasını iyi takip eden, farklı açıklamalar arasında irtibat kurabilenler için bu açıklamaların hiç de sürpriz tarafı yoktur. Zira bu açıklama öncesindeki bazı gelişmeler, bu anlamda öncü sarsıntılar olarak görülmelidir. BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf el-Utyebe’nin, anayasalarında İslâm’ı temel referans noktası alan Katar’a karşı aynı bloktaki beş ülkeyi kastederek “BAE, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır ve Bahreyn’in Ortadoğu’da istediği şey istikrarlı, zengin ve seküler hükümetlerdir” mealindeki açıklamaları, Prens’in sözlerinin çok daha ötesine geçen açıklamalar olup aslında “ılımlı İslam” açılımıyla aslında son tahlilde ”seküler bir Ortadoğu” amaçlandığına dair ipuçları veren de bir açıklamadır.

Altınoluk: Suudi Arabistan, İran’ı mezhebi mülahazalarla birinci tehdit olarak görmüş, dış politikasını da bu tehdit önceliğine göre şekillendirmiştir hep. Riyad yönetimi gibi kimi Körfez ülkeleri de kendileri için ikinci tehdidin “İslamcılar” olduğunu dillendirmektedir. Riyad’ın gözünden bakıldığında kimdir bu “İslamcılar”, kimler giriyor bu sınıfın içerisine ve neden tehdit olarak görülüyor?

Ö. Hıdır: Suud için öncelikli tehditlerden biri İran ve Şiilik olduğunda şüphe yoktur. 24 Ekim konuşmasında Veliaht bunu 1979 tarihi olarak açıkladı ve bu tarihten önceki dönemde İran’ın ılımlı anlayışa sahip olduğunu ima etti. Bu tarihin İran Devriminin tarihi olduğunu biliyoruz.

Evet, bölgenin iki mihver-merkezi devletlerinden olan İran ile Suud İslam dünyasındaki iki ayrı ucun temsilcileri olagelmiştir. Biri radikal-entegrist selefilik/vehhabilik anlayışını temsil ederken diğeri de Şiiliği öne çıkararak yayılmacı bir politika izlemektedir. Bu anlamda da İran Suud’un öncelikli tehditleri arasında hep olagelmiştir. Benzer bir durum nüanslarla İran için de geçerlidir. İran da selefiliği-vehhabiliği kendisine tehdit olarak görmüştür. Ancak paradoks gibi dursa da, bu iki katı anlayışın aslında birbirini beslediği ve İslam dünyasına yönelik tartışmaları belirleyerek domine ettiği de bir gerçektir.

Bir diğer ve belki de daha önemli problem alanı da, özellikle Kral Faysal döneminde ve Hama olayları sonrasında Suud başta olmak üzere diğer körfez ülkelerine sığınan İhvan mensuplarının varlığıdır. Katar krizinin de en önemli sebeplerinden biri, belki de Katar’da bulunan Hamas mensupları ve Dünya Alimler Birliği Başkanı Yusuf el-Karadavî etrafında kümelenmiş İhvân’a mensup alimler-mütefekkirlerin varlığıdır. Buna bir de Suud içinde bulunan ve bu ihvanî-selefî çizgiye sahip Sefer el-Havalî, Selmân el-Avde, Musa el-Karnî, Aiz el-Karnî gibi “Sahve hareketi” mensubu alimleri-mütefekkirleri katabiliriz. Gençler başta olmak üzere sosyal medyada kitleler üzerinde alabildiğine etkili olan bu alim-davetçilerden 70 kadarının Veliaht Prensin göreve gelmesi sonrasındaki kısa sürede tutuklandıkları biliniyor.

 Bu anlamda zikredilebilecek bir diğer ”islamcılar” grubu da Suud içinde yer alan şiiler arasındaki Şii-İslamcı akımlardır. Resmi bir istatistik olmamakla beraber, Suud’ta %15-20 civarında bir şii nüfustan söz edilir. Bu Şiiler Şiiliğin üç fırkası olan İsnâaşerîlik (12 İmam Şiiliği), Zeydîlik ve İsmailîlik kollarının her üçünü de barındırır. Bunlar arasında İsnâaşerîlik başlıca Kuzeydoğu bölgelerinde Katif –ki şiîlerin Suud’taki merkezi konumundadır-, Ehsâ ve kısmen de olsa Dammâm bölgelerindedir. Zeydi ve İsmaililer ise Yemen sınırına yakın bölgeler olan Necran, Cizan şehirlerinde yer alır. Muhtemelen İran’ın ince siyasetiyle, bu Şiîlerin kimliklerini gizleyerek devlet görevlerinde ve hatta orduda yer aldığına dair bazı bilgiler de yok değil. Hatta Yemen savaşı üzerinde bu olgunun rolü olduğuna dair bazı yorumlar da yapılıyor. Bu topluluğun ülkenin sadece Şiî bölgesinde değil, Batı bölgelerinde (Hicâz) de yaşadığı ve bu bölgede daha ziyade Sünnî isimlendirmeleri çağrıştıran “Nahvelîler” veya “Amrîler” gibi sülale ismiyle anıldıkları belirtiliyor.

Bu itibarla, İran etkisindeki Şiîlerin iç ve dış etkisi, özelde Suudi Arabistan’da, genelde ise bölgenin Sünnî ülkelerinde önemli bir korku kaynağı oluşturuyor. Nitekim Veliaht Prens’in “ılımlı İslam” açıklamasını yaptığı 24 Ekim toplantısında zikrettiği 1979 tarihine bu açıdan da bakmak icap eder. Nitekim Suud şiileri arasında öne çıkan ve siyasi-dini/mezhebi bir saikle hareket eden “Katîf’in Humeynîsi” lakaplı Hasen es-Saffâr 1979 yılında mensuplarının çoğunlukla bulunduğu Katîf ve Doğu bölgelerinde ayaklanmada bulunmuş, başarısız olunca da 90’lı yılların ortalarına kadar Suud’u terketmiştir. Kral Fahd’ın 1983’te Suud Şiileri ile görüşüp onların durumlarında iyileştirmeler için söz vermesi sonrasında ancak Suud’a dönebilmiştir.

Veliaht Prens’in 1979 tarihini özellikle vurgulaması ve ”islamcılar”ı işaretinin hedefinde ülke içindeki bu şii-islamcıların da olduğu söylenebilir.

* Prof. Dr. Özcan Hıdır, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğrt. Üyesi

Comments are closed.