Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile Günün Muhasebesi

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile Günün Muhasebesi - Y.Selman Tan

Kurtuluş Yolu "Ana Cadde İslam’ı"

Sayı : 382 - Aralık 2017


  1. Selman Tan: “Nasıl bir İslam anlayışı olmalı?” konusu devamlı gündemde olan bir konu. Ilımlı İslam, radikal İslam gibi. Suudi Arabistan’da ılımlı İslam’a geçileceği açıklaması ile bu konu tekrar gündeme geldi. Önce İslam’ın bu boyutta gündeme gelişi ile ilgili ne söylemek istersiniz?

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç: Önce radikal İslam diye tanımlanan akımla ilgili bazı şeyler söylemek isterim. İslam’ın ana kaynaklarından yorumlanan ki biz buna Gelenek diyoruz (Büyük G ile yazılan Gelenek), âlimler ve ârifler eliyle ilk dönemden günümüze kadar işlenerek, nakledilerek gelen “Ana Cadde İslam’ı” olan İslam’ı kaybeden, elinden kaçıran kimselerde veya ülkelerde bu anlayışın değişik uzantılarının olduğunu görmekteyiz.

Önce Abdulvahhap denilen bir köy mollasının fikirleri doğrultusunda kurdukları kabile devletine bir dini anlayış geliştirdiler. Üstelik bu devleti kurdukları zaman hakim olan, meşru olan bir İslam devleti ve hilafet vardı. Dolayısıyla Selefi fıkhına göre de asi ve bâği hükmüne tabilerdi. Yani Devleti Aliyyeyi Osmaniyye’ye baş kaldırmak suretiyle İslam devletine baş kaldırmış oldular. İslam devletine baş kaldırmanın da hükmü bellidir.

Günümüze gelinceye kadar etki alanı genişleyen bu Vahhabi yorumun bir çok ülkenin başını ağrıttığını görüyoruz. Bugün Afrika’da Şebab denen, Boko Haram denen, Afganistan’da Taliban, el Kaide denen Ortadoğu’daki bütün bu radikal İslami hareketlerin arkasında Vahhabi düşünce bulunmaktadır. Tabii Suudi Arabistan petrolün getirdiği parasal gücü kullanarak, diplomasiyi kullanarak bunu çok iyi kamufle etmiş ve takiyyenin âlâsını yapmıştır. Sanki 11 Eylül’de New York’daki gökdelenlere uçağı çakan çocukların kendi vatandaşları çıkmamışçasına hareket etmişlerdir. Afrika’daki radikal örgütlerin veya el Kaide’nin Vahhabi hocaların ders verdiği Şeriat fakültelerinde, medreselerde eğitim gören çocuklar olduğu gerçeğini kapatmaya çalışmaktadırlar.

  1. S. TAN: Fakat şu anda tamamen bir başka tarafa savrulup ılımlı İslam’dan bahsediyorlar. Bu noktaya nasıl gelindi, böyle bir anlayış neye tekabül ediyor?
  2. E. KILIÇ: Geldiğimiz noktaya samimi olarak geldiklerini düşünmüyorum. Suudi Arabistan’ın eski kuşak Vahhabi yöneticileri Amerika ile flört ederek bir politika izlemişlerse de mesela Filistin konusunda hep hassasiyet göstermişlerdi. Ama onların Amerika’da tahsil görmüş olan çocukları değişik şekillerde, iç darbelerle bugün iktidara getirildiler. Çok enteresandır, Suudi Arabistan’da son altı aydır hastalıklar bahanesiyle üç tane prens öldü. Bugün 1985 doğumlu Muhammed bin Selman isimli Veliaht prensin iktidarı eline almış olduğu görülmektedir. Gelir gelmez Suudi Arabistan hem dış, hem iç politikasında, dini tavır alışlarında değişiklikler gözlenmektedir.
  3. S. TAN: İslam dünyasının İslam’ı yorumlama keşmekeşi değerlendirilirken “Mesele imaj meselesi mi yoksa muhteva meselesi mi?” sorusu tartışılıyor. Hıristiyanlık reform geçirdi ama İslam geçirmedi. Bundan dolayı Batı’ya paralel düşünce ekseninde olanlar tarafından “İslam reform geçirmeli” iddiaları gündeme getiriliyor, bu noktada ne söylemek istersiniz?
  4. E. KILIÇ: Bizim Gelene­ğimizde ıslah, ihya, tecdîd adlarıyla anılan kavramlar vardır. Bunlar oturmuş bir Geleneği sürdürürken zaman içinde karşılaşılabilecek bazı durumlara karşı çözümler geliştirirler. Ama hiçbir zaman bu çözümler asıllara müdahale etmeden, fürûlar üzerinden olur. Buna sabiteler ve değişkenler denir. Sizin bir sabiteniz, muhkem duruşunuz olması gerekir ki tecdîd, ihya gibi kavramlarla zamanın bazı sorunları karşısında hareket edebilesiniz.

Batılıların reform dediği bizim ise ihya veya tecdîd dediğimiz yorumlamayı yapanlara muhyiddin veya müceddid denir. Hazreti Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi, bu kimseler pergelin iğneli ayağını sabit tutarak diğer ayağı ile açılabildikleri kadar açılırlar. Onların açılma çapını sabit ayak belirler. Dolayısıyla eğer iğneli bir ayağınız veya sabiteniz varsa bu ihyadan korkmamak gerekir. Ama korkulacak olan şudur; Eğer sizin bir sabiteniz yoksa, iğneli bir ayağınız yoksa, pergelin iki ayağı da havada sallanıyorsa bunun adına siz ihya da deseniz, tecdid de deseniz bu yapılan ihya veya tecdid değil tahrip olur.

  1. S. TAN: İslam dünyasındaki reform talebinin arkasında da pergelin sabiteli ayağıyla oynama ameliyesi, gayreti mi var acaba?
  2. E. KILIÇ: Vahhabilik selefiliğin devamıdır. Selefilik de Hanbeli Mezhebi’nin içinden çıkmıştır. Aslında bu anlayış keskin bir şekilde Kur’an ve sünnet üzerinde durur. Hadis literatürüne çok vurgu yaparlar.

Ehli sünnet ariflerine baktığımız zaman (onlara arif tanımlamasını özellikle kullanıyorum) onlar ihya, yenilenme hareketlerini tamamen asırlara bağlı olarak yapmaktadırlar, bundan da bir korku duymamaktadırlar. Ama Vahhabilik, hadisleri ve sünneti herhangi bir yoruma tabii tutmadan motamot bir şekilde hayatta uygulamaya kalkmaktadır. Dinin ruhuna inmeden o dönemin bazı şekil şartlarının dayatılıyor olması veya bazı füru sayılabilecek uygulamalarını bu güne adapte etmeye kalkmak ortaya garip bir şey çıkarmaktadır. Bunu kılık kıyafetten tutun da bir çok şeyde görmekteyiz. O dönemdeki her şeyin dayatılıyor olması Vahhabiliğin ihyaya, tecdide müsait olmadığını gösteriyor. Vahhabiliğin yenilenme mekanizması yoktur, yenilenemez. Vahhabilik katı, donuk, pıhtılaşmış bir düşünce sistemidir. Bu ancak çatlar, bu ancak kırılır. Kırıldığı zaman ise mesela bugün Suudi Arabistan’ın tutunabileceği başka hiçbir dini sermayesi yoktur. Buradan epistemolojik kaos, epistemolojik anarşi oluşacaktır.

Körfez ülkelerinde bunun tezahürünü gördük. Yıllarca sanat, edebiyat, felsefe, musikî, mimari, sinema adına kendilerinin hiçbir şeyi ortaya koyamadıklarını gördük. Hatta haram olarak karşı çıkıp koymadıklarını gördük. Hiç bir şey üretmediler. Sonra ne oldu? Mesela Birleşik Arap Emirlikleri’nde oluşan boşluğu tamamen Batı doldurmaktadır. Mimari projeler İngilizlerin eliyle şekillenmektedir. Toplumsal hayata dair ne varsa batılılaşmış bir şekilde yaşanmaktadır. Peki şimdiye kadar sizin verdiğiniz fetvalara ne oldu?

Suudi Arabistan şimdiye kadar Birleşik Arap Emirlikleri gibi açılım yapmayıp katı durmuştu. Açıldığı zaman da nereye açılacağının örneği önümüzdedir. Muhammed bin Selman’ın açıklamalarından birisi sinema ve tiyatro salonu açacaklarına dairdi. Bu salonları açtığınız zaman hangi filmi, hangi tiyatroyu sahnelendireceksin? Daha bu salonları kurarken ilk yapacakları şey Londra’dan, Paris’ten, New York’dan sinema, opera salonu yapacak mimarlar getirtmek olacaktır. Ve her şeyi onlar kuracaktır.

Yıllarca bölgeyi yönetmiş olan tasavufi İslam’ın temsilcisi Osmanlı Devleti’ne karşı çıktıkları için bunların irfanî damarları da yoktur. Afrika’da, Afganistan’da bir çok türbeyi bombaladılar, Kuzey Irak’ta bazı şeyhleri öldürdüler, çok can yaktılar. Tasavufi İslam’a ihtiyaç duyacaklarını da hiç zannetmiyorum. Münferiden, kraliyet ailesinden bazı kişilerin özel olarak tasavvufa ilgi duyduklarını biliyorum ama umumi olarak böyle bir yönelişin olabileceğini zannetmiyorum.

Netice olarak şunu söyleyebilirim ki Vahhabiliğin bu şekilde çözülmesi Osmanlı’ya ihanetlerinin neticesinde vurulan bir tokattır. İşin olumlu tarafı bu. Olumsuz tarafı ise, açtıkları bu boşluğun batılılar tarafından doldurulacak olmasıdır.

Simya ilminde bakırı altına çevirmek için önce bakır çözülüp atomlarına ayrılır sonra onun içinden altın parçaları bulunup çıkarılır ve yeniden altın oluşturulur.

Şimdi bu mekanizmayı toplum bilimlerine uygularsak yeniden altın üretmek için yani gerçek bir İslam toplumu oluşturmak için bir alt yapı, bir gayret, bir hazırlık ta göremiyoruz. Boşluk tamamen gayri islami unsurlarla doldurulmaktadır.

Tabii bu noktada Batı’nın öteden beri gelen çok planlanmış taktiklerini görüyoruz. Önce tefessüh ettirmişler, iğfal edip bozmuşlar, sonra oluşacak yapı için kendileri kurtarıcı gibi gelip kendi istediklerini gerçekleştirmişlerdir.

  1. S. TAN: İlımlı İslam meselesi bir dışarı projesi midir? Yoksa müslümanların zaafiyetinden, kapitalizm ile modernizmin karşısındaki yenilgilerinden mi kaynaklanmaktadır?
  2. E. KILIÇ: Eğer bunu Geleneğe bağlı insanlar yapacaksa buna ihya diyoruz. Ondan korkmuyoruz. Ama onlar yapmıyorsa donma, katılaşma, taassup içinde kalmayla karşı karşıya geliyorlar. “Ana Cadde İslam'ı”nı bilmeyen veya onu tercih etmeyen bu insanlar kesin bir şekilde bir Batı projesine, bir atlantik projesine hizmet etmektedirler. Bu İslam toplumlarını ifsada götürecek bir şeydir. Zira zaman içinde bu hale geldiğini görüyoruz.

Bu projeyi, bu ihaleyi, bu mühendisliği yürütenler bunu kime verdiler? Türkiye’de Fetö’ye verdiler, Suudi Arabistan’da bu yeni yönetime vermeye çalışıyorlar.

Hazreti Ali’nin çok güzel bir sözü var: Kendisinin hilafeti döneminde hakem olayında muhalifleri karşısına çıktıkları zaman ellerinde Kuran-ı Kerim yaprakları vardı. Bir oyun, bir taktik yaparak dediler ki; “Kuran bize hakem olsun” Hazreti Ali’nin bunlara verdiği cevap muhteşemdir. “Sizin sözleriniz haktır ama siz bu sözlerinizle batılı kast ediyorsunuz.” Çünkü söz, söz olarak doğru Kuran’ın hakem olmasına kim karşı çıkabilir ki?

İşte bugün de maalesef aynı şey yapılıyor. Ilımlı İslam ilk başta insana munis geliyor. Fakat buradan kastedilen çok önemli.

Ben Sufi bir insanım ama karşıma gelen bir insan “Ben de Sufiyim” dediği zaman dikkatli olmak zorunda olduğumu hissediyorum. Birisi Allahuekber diye tekbir getirdiği zaman bunun arkasından yapılmak istenen şey nedir diye düşünerek dikkatli olmamız gerekiyor.

Arkadaki kasıt ne, kastı mahsus ne, bunlara bakmamız gerekiyor. Şu anda görünen kastı mahsusun Atlantik’in Suudi Arabistan'ı ele geçirmek istemesi, oradan Sünni dünyayı ifsad etme, Türkiye ile İran’ı savaştırma ve Ortadoğu’yu karıştırma projeleri olduğunu düşünüyorum. Modern Lawrens’ler planlarını bu şekilde hayata geçiriyorlar. Müslümanların kendilerine oynanan oyunlara karşı uyanık olmaları gerekiyor.

Herkesin Sünni dünya algısı farklı olabilir ama benim anladığım Sünni İslam âriflerin, sufilerin temsilcisi olduğu İslam’dır.

Ehli sünnet bugün sadece fıkıh ilmine indirgendi ama ehlisünnet bu değildir. Ecdadımız vah­det dersleri yapardı. Bana göre Sünnilik buydu. Hazreti Mev­lana’nın, Muhiddin’i Ara­bi’nin, Hacıbektaş-ı Veli’inin yolu Sünnilikti.

  1. S. TAN: Sizin bahsettiğiniz Arifler Geleneği’nden beslendiği düşünülen Türkiye gibi bir ülkede bile çok farklı İslam yorumlarıyla karşılaşıyoruz. Bu örneklere bakıldığında hem muhtevada, hem temsilde, hem de sunumda problemlerimiz görülmüyor mu?
  2. E. KILIÇ: Bugün Sünnilik denilen şeyin ne olduğu belli değil. Başka temsilcisi ortaya çıkmadığı için de Vahhabilik Sünnilerin temsilcisi haline geldi.

Bugün Amerika’ya İngiltere’ye gittiğiniz zaman size bir yabancı dininizi, mezhebinizi sorduğunda “Sünniyim” dediğiniz anda “Siz teröristsiniz” deyip yanınızdan kaçar.

Sen ne dersen de, Sünnilik bugün bütün dünyada el Kaide ile özdeşleştirilmiştir. Sünnilik kafa kesen, kol kesen bir hareket olarak görülmektedir.

Bundan dolayı kendinizi tefrik etmek için “Ben Ariflerin Sünnilik Yolu’ndanım” demek durumunda kalıyorsunuz. Onlar Devlet-i Âliyyeyi Osmaniyye’nin asıl kurucu güçleridir. Biz İslam’ı onlardan öğrendik. Türkiye Müslümanı için tek kurtuluş yolu ecdadın İslamına, ecdadın müslümanlık yorumuna dönmektir.

Ecdat “İki anneden süt emdik, birisi Muhiddin’i Arabi diğeri Hazreti Mevlana’dır” diyor. Bunu tam yedi asır boyunca söylemeye devam ediyorlar. İbni Kemal Paşazade’den Davud-u Kayseri’ye, Molla Fenarî’den Taşköprüzade Ahmet Efendi’ye kadar sadece tekke ehli değil ilim erbabı olarak böyle söylüyorlardı.

Anadolu İslam’ı Şiiliğin elde ettiği bazı hakikatleri Sünniliğin hakikatleri ile sentezlemiştir. Şia’nın iddiaları olan Ehlibeyt sevgisini, 12 imamın öğretilerini alıp içselleştirmiş, Ama “Halifelere kötü söz söylemeyeceksin, onların ihtilafına yorumda bulunmayacaksın” derken safını da her zaman Hazreti Hüseyin’den yana yapmıştır.

Bütün İslam dünyası bu anlayışa muhtaçtır ama maalesef bu anlayışın şu anda dünyada hamisi yoktur.

  1. S. TAN: Kafa karışıklığından ve sahipsizlikten dolayı çok farklı yerlere savrulmalar görülüyor.
  2. E. KILIÇ: Aynen. Örf ve adet anlamında olan değil kadim anlayışımız olan Gelenekten getirdiğimiz İslami anlayışı, femi muhsinden femi muhsine nakledilerek gelen evliyaullahın yolunun takip edilmesi gerektiğini söylüyorum, başka bir yol yoktur.
  3. S. TAN: Son sorum “Dünyaya nasıl bir İslam sunulmalı?” olacaktı fakat siz bunu cevaplandırdınız. Yine de bu çerçevede bir şeyler söyleyecek olursak, İslam’ın Özü nedir? İslam’ın ana kodları olarak nelere dikkat edilmelidir? İslam dünyası bu perişan halinden, birbirinin gırtlağına sarılmış halden çözüme nasıl ulaşabilir? Çözüm nedir?
  4. E. KILIÇ: Çözüm Gele­nek­teki âriflerin ve âlimlerin İslam’ıdır. Başka bir İslam tanımıyorum. Mev­lana’ların, Muhyiddin-i Arabî'lerin, Hacı Bektaş-ı Veli'lerin İslam'ına dönmedikçe İslam Dünyası’nın ıslahı mümkün değildir.

Bunu söylerken şöyle bir şey anlaşılabilir; Bu şahıslar geçmişte kalmış, vefat etmiş insanlar. Zamanın problemlerine çözüm olabilirler mi? Ben kronolojik olarak geriye gitmeyi kasdetmiyorum. Onların İslam anlayışını, onların İslam yorumunu kastediyorum. Endülüs Medeniyeti’nden Hint Medeniyeti’ne, Selçuklu’dan Osmanlı Medeniyeti’ne büyük ve uzun ömürlü devletleri kuran bu düşünceydi.

Ariflerin İslam’ının içinde fıkıh da, hadis de vardır. Zannedilmesin ki Ariflerin İslam’ı denince sadece tasavvuf ilmini kastediyoruz, diğerlerini dışarıda bırakıyoruz. Tasavvuf ilmi bütün ilimleri mündemiçtir yani kaplar ama diğerleri onu kaplamazlar.

Tasavvuf erbabı tarafından üretilmiş binlerce tefsir vardır. Bu anlayışı getirmediğimiz müddetçe iflah olmayız diyorum vesselam.

Comments are closed.