Panik Yok

Panik Yok - İdris Arpat

Sayı : 383 - Ocak 2018


"Oturup konuşma imkânı bulduğumuzda, muhataplarımızın anlayış düzeyini artıran, gönlünü ferahlatan, ufkunu genişleten sözler söylesek ne kadar güzel olur” diye düşünüyorum. Orada az veya çok bir zaman harcanacaksa, giden sermaye ömürdense, herhalde bir getirisi olmalıdır. Aksine bir tutum harcanıştır. Bizim, boşa harcanacak zamanımız olmadığı gibi, karşımızdakinin içini karartan, sinirlerini geren, kin ve nefrete iten sözler söylemek te iş değildir. Bu, negatif bir durumdur.

Kur’ân-ı Kerim’de; “Kullarıma söyle; sözün en güzelini söyleşinler” buyrulur. (İsrâ sûresi, 53)

Zaten toplum gergin yaşıyor. Gerginliği daha da artırmanın bir manası olmasa gerek.

* * *

Bazı insanlar vardır, hep pozitiftir. Bulundukları meclise olumlu bir hava yayarlar. Kaygıları, problemleri vardır ama onlar, acılarını içlerine atıp hep gülümsemeyi tercih ederler. Geldikleri zaman insanların sevincini çoğaltırlar. Onlar, “dikenlerini içine çevirmiş, dışında güller açan” insanlardır.

Dünyanın binbir türlü hâli var; bayramı var matemi var, sağlığı var hastalığı var, zenginliği var fakirliği var... Durum ne olursa olsun gerilime girmemek, “yandım, bittim” havasına düşmemek, panik yapmamak, Yüce Allah’tan yardım dileyerek, problemleri sükûnetle çözmeye çalışmak... Başa gelenleri, “bir buluttur, gelir geçer” tavrıyla karşılamak müspet, çok güzel bir durumdur.

Cennette değiliz. Ölümlü dünyada yolculuk halindeyiz. Nice peygamberler, nice büyük insanlar, nice güzel insanlar gelip geçti dünya üzerinden. Bizler de Allah’a sığınarak, yardımını dileye dileye, gayretlerimizi tazeleye tazeleye, kendi türkümüzü söyleye söyleye, nimetlerin ve güzelliklerin farkında ola ola sayılı günlerimizi tamamlasak diye düşünüyorum.

* * *

“Ruh zevkini çalışmada bu-lur”muş. El hak, el hak... Doğru efendim aynen öyledir.

İnsan, Yaratıcı Kudret tarafından, hareketliliğe göre programlanmıştır. Çocuğa bakıyorsun; durduğu yerde duramıyor, gittiği yere hep koşarak gidiyor.

Dere akmasına, rüzgar esmesine, kuş uçmasına devam ediyor. “Bir diken bile, vakti geldiğinde gülünü açıp kokusunu sunuyor.” Atalarımız, “nerede hareket, orada bereket” buyurmuşlar.

İnsan saadeti bitmez, tükenmez faaliyetlerde, çalışmalarda aramalıdır. “Paslanmaktansa, yıpranmayı” tercih etmelidir. Ne demişler; “meşgul insan, mesut insan.”

Dinlenmeyi de çalışmaya dahil sayıyoruz. Kalbimiz sık sık dinlendiği için bir ömür boyu çalışabiliyor. Dinlenmek, organizmanın tabiî ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç, yok sayılamaz.

Dinlenmeyi işi değiştirerekte gerçekleştirebiliriz. Bu demektir ki, beden yorgunluklarını zihnen çalışarak, zihin yorgunluklarını bedenen çalışarak gidermek mümkündür. Böylece hem dinlenme temin edilmiş olur, hem de verim ve bereket artırılmış olur.

Cenâb-ı Hak, Yâsin sûresinde şöyle buyuruyor: “Cennetlikleri mi soruyorsun? Onlar meşgul, meşgul. Hem de en zevkli işlerle.” (a. 55)

İnsan oturup dedi-kodu üreterek, durgun bir hayatı biteviye sürdürerek, kahve köşelerinde, sağına soluna bezgin bezgin bakınarak aslâ mesut olamayacaktır. İnsan bereketi harekette, saadeti çalışmakta bulacaktır.

* * *

“Hırs, güzellikleri görmemizi engellememelidir” diye düşünüyorum. Bu cümleyi bilhassa tabiattaki güzellikler için kullanıyorum. Diğer alanlar da işin içine dahil.

Bekir Topaloğlu Hoca’mızın şöyle bir ifadesini hatırlıyorum: “Bütün büyük insanlar tabiata ilgi duymuşlardır. Bilim ilerledikçe bu ilgi hayranlığa dönüşmüştür.”

Tabiat Allah’ın (c.c.) yazdığı bir kitap, bir güzel sanatlar galerisi gibi gözlerimiz önündedir. “Kur’an konuşur, tabiat onu tasdik eder durur.” Nice bin güzellik, görüp idrak edecek insanları beklemektedir.

Tabiat üzerinde odaklanan düşüncemiz bizi hayret ve hayranlığa götürecektir. Bu da imanımızın kuvvetlenmesine, sevinç ve saadetimizin artmasına vesile olacaktır.

Ne ki hırs, yani kazanma duygusunun aşırıya gitmiş hali yorgunluklara yol açmakta, yorgunluk ta çevremize, olup bitenlere, güzelliklere odaklanmamıza engel olmaktadır. Dolayısıyla bizler hırs ve yorgunluklarımızla başbaşa kalmakta, güzellikleri, ince ayar sistemi görememekte, hayret ve hayranlığı yaşayamamaktayız.

Bu, büyük bir mahrumiyettir.

* * *

“Denge altın kuraldır, aşırılık aleyhinedir” derler.

Ne güzel söylerler efendim. İbadetlerimiz dahil, hayatımızın tamamında bu böyledir.

İnsan her zaman pür dikkat yaşayamıyor, kuraların tamamını uygulayamıyor. Gaflete düştüğü, dalgın yaşadığı oluyor. Hatalar yapıyor. Düştüğü hataların farkına varamadığı oluyor.

İşte bu noktada dostça, usulüne uygun ikazlara ihtiyaç hâsıl oluyor. Bu ikazları Allah’ın (c.c.) lütfu olarak görmeli. Aksi takdirde eksiğimizden kusurumuzdan kurtulamıyoruz. Buyrulmuş ki, “tenkide tahammülü olmayan tekamül edemez/gelişemez.”

İkaz ve eleştiride muhatabına dost kalmamız, onu ötekileştirmemek önemli. Zaman, zemin, şartlar önemli. Seviye hâlet-i ruhiye önemli. Onur gurur, izzet-i nefis önemli. Öyle paldır-küldür eleştiri olmaz. Aksi takdirde, kaş yapayım derken göz çıkarmak işten bile değildir.

Eleştiri yapan insan eleştiri meraklısı olmamalı. Her şeye bir kusur bulup, her tavra müdahale etmemeli. Bardağın dolu tarafını da görmeli. Artıları gözardı etmemeli. Mümkünse eleştiri bir tebessüme sarılıp ta verilmeli.

Comments are closed.