Ortadoğu’da Haritalar Yeniden Çizilirken

Dünya Gündemi - Beytullah Demircioğlu

Ortadoğu’da Haritalar Yeniden Çizilirken

Sayı : 380 - Ekim 2017


Doğusundan, batısına dünya krizler çağını yaşıyor adeta. Asya, Avrupa, Amerika ve Ortadoğu, neredeyse dünyanın dört bir tarafında gerilimler hâkim.

-Kuzey Kore’nin şaka gibi lideri Kim’in nükleer denemeleri yüzünden Asya, diken üstünde.  Bölge, nükleer bir felakete doğru sürüklenme tehdidi altında.

-Çin’in gölgesi altındaki Myan­mar’da, İslam dünyasının utandıran sessizliğinde, Müslüman kıyımı sürüyor. BM kayıtlarına “Dünyanın en çok zulüm gören halkı” olarak giren Arakanlı Müslümanlar kan ağlamaya devam ediyor.

-Terör eylemleri Avrupa’nın yakasını bırakmıyor. Gün geçmiyor ki Batı başkentleri bir terör eylemine uyanmasın. Terör eylemleri Batı kamuoylarına korku salarken, buna paralel yabancı düşmanlığı, İslamofobi, ırkçılık tüm Avrupa genelinde kök salmaya devam ediyor.

-Ve birçok krizin merkezindeki Ortadoğu, tarihinin belki de en sancılı günlerini yaşıyor. Kendi içindeki mezhebi, etnik ve ideolojik ihtilaflar derinleştikçe derinleşiyor. Kardeşler birbirini alt etmek için kadim düşmanlarıyla müttefik haline gelirken, kadim düşmanlar fitne tohumlarıyla bölgenin altını oymaya devam ediyor. Ortadoğu’da haritalar yeniden çizilmeye hazırlanıyor.

Evet, bir ucundan diğer ucuna krizlere boğulmuş dünyayı neler bekliyor? Bu sorunun cevabını arıyor dünya.  Muhtemel cevaplar ise hiç de umut verici değil.

Ortadoğu’nun bu anlamda en umutsuz bölge olduğunu söylemek mümkün. Krizler coğrafyasında sancı birden fazla, büyük ve çetrefilli. Bu satırlar yazıldığı günlerde Ortadoğu ve dünya gündeminin odağındaki konu, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) bağımsızlık referandumunun gerçekleşip, gerçekleşmeyeceği ve bu referandumunun ne getirip ne götüreceğiydi.

Soru-cevaplarla IKBY’nin referandumun kararını, gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi halindeki muhtemel sonuçlarını analiz etmeye çalışalım.

Barzani siyasi intiharı mı seçti?

Mesut Barzani liderliğindeki Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) referandum kararına İsrail dışında destek veren ülke olmadı. Hem içeriden hem dışarıdan gelen referandumun ertelemesi talepleri karşısında Barzani, “Bu referandumu bu zamana kadar ertelememiz bile bir hataydı” dedi. Barzani’nin, Türkiye’yi, İran’ı Amerika’yı hatta içerideki pek çok siyasi çevreyi karşısına alarak referandum konusundaki ısrarını sürdürmesi siyasi intihar olarak yorumlandı kimi çevrelerde.

Peki Barzani ifade edildiği gibi neden intiharı seçti? Bu noktada iç ve dış dinamiklerden söz etmek mümkün. İçeride sıkışan Barzani, referandum kartını kullanarak içeride elini güçlendirmeye çalıştı. Referandum rüzgarıyla Kasım ayında gerçekleşecek başkanlık seçimlerine “milli kahraman” olarak girmek istedi. Referandum kartından vazgeçmek istemiyordu çünkü, geri adım atması, rakiplerinin özellikle ABD’nin yeni Kürt kartı olarak kullandığı PKK’nın elini güçlendirecekti.

Dış dinamikler zaviyesinden bakıldığında ise Ortadoğu haritası yeniden çizilirken, mevcut konjonktürü Kürtler açısından son fırsat olarak görüyordu Barzani. Yıllardır hayalini kurduğu bağımsız bir Kürt devleti için şimdi atılması gereken adımlar atılmazsa, DAİŞ sonrası daha da güçlenecek Bağdat yönetimine karşı bu fırsatı bir daha bulamayabilirdi.

 

Neden İsrail tek başına referandumu destekliyor?

Bağımsız Kürdistan’ı sadece İsrail istiyor demek doğru değil aslında. Başta ABD olmak üzere referanduma karşı olan Batılı ülkeler bizatihi referanduma değil zamanlamasına karşılar. İsrail ise Barzani gibi bu fırsatın zayi olacağı endişesiyle hareket ediyor.

İsrail, Irak’ın ve Suriye’nin parçalanarak bir Kürt devletinin kurulmasını istiyor, çünkü muhtemel bir Kürt devleti, İsrail ile İran arasına girmiş olacak. Bir anlamda İran tehdidine karşı İsrail’in ön karakolu vazifesi görecek. Bunun için Bağdat yönetimi “ikinci bir İsrail’in kurulmasına izin vermeyeceğiz” diyor.

Muhtemel Kürt devletinin İran’ın, Suriye ve Lübnan üzerindeki etkisini azaltacağı hatta sıfırlayacağı öngörülüyor. Hele Akdeniz’e ulaşmış bir Kürt devleti, Türkiye ve İran’ın iç dengelerini bozacak. Artan ‎gerilimle birlikte bölge etnik çatışma arenasına dönüşecek. Sonuçta Ortadoğu’nun parçalı ‎yapısı daha parçalı hale gelecek.  Bu da İsrail’in bölge siyasetine muarız cepheyi daha da ‎zayıflatacak. Yani, bir Kürt devleti kurulması süreci ve sonrasının ortaya çıkartacağı sonuçlar İsrail’in stratejik çıkarlarına denk düşüyor.

 

Arap Ülkeleri Bağımsız Kürt Devletini Destekliyor mu? 

Suudi Arabistan, Irak’ta yapılması planlanan bağımsızlık referandumunu resmen ‎desteklemedi, fakat Suudi yetkililerin, bağımsız bir Kürdistan’ın Suudi Arabistan’ın işine geleceğini dillendirdikleri biliniyor.

Sadece Suudi Arabistan değil bölgede bir Kürt devletinin kurulması, hem Türkiye hem de İran’a etnik ve ideolojik gerekçelerle hasmane nazarla bakan, BAE ve Mısır gibi kimi Arap ülkelerinin de arzu ettiği bir durum aslında. Bir Kürt devletinin, Türk siyasetçileri Ortadoğu’ya yönelik “Yeni Osmanlıcılık rüyasından” uyandıracağını  da ileri sürüyorlar.

Bir Kürt devleti, İran’ın mezhepçi politikalarının önüne geçmek için de çare olarak görülüyor Arap ülkeleri nazarında. Kürt siyaset uzmanı Sıddık Hasan Şükrü, “İsrail ve Suudi Arabistan, IŞİD sorunu çözüldükten sonra Şiilerle Kürtler arasında çatışma istiyor” diyor mesela. Ona göre İran sınırına yakın ve İran’daki Kürt ‎bölgelerindeki istikrarı bozabilecek böyle bir çatışma hem Tel Aviv, hem de Riyad’ın işine ‎yarayacak çünkü. Yani, İsrail ve kimi Arap ülkelerinden bir Kürt devletinin kurulması yönündeki istekler, Kürtler için değil kendi stratejik çıkarlarına denk düştüğü için.

Kuzey Irak’ı Neler Bekliyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Barzani yönetimine “Referandum konusunda ısrarını sürdürürse IKBY’yi elindeki imkanlardan da edecek bir sürecin önünü açabilirsiniz” uyarısında bulunmuştu BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada.

IKBY yönetimi gerçekten şimdiye kadar elde ettiği imkanları kaybetme ile karşı karşıya kalabilir. Peşmerge’nin maaşlarını borçla ödeyen IKBY ekonomisinin, Türkiye ve İran’ın ablukasıyla felç olacağı kaçınılmaz görülüyor. Dahası, İran kontrolündeki Haşdi Şabii milisleri adına yapılan açıklamalarda referandumun yapılması halinde, savaşın “kaçınılmaz” ‎‎olacağı uyarısında bulunuyor. Tartışmalı Kerkük şimdiden istim üstünde. Bu noktada, parçalı yapısı ve parti sadakatine sahip Peşmergenin askeri yeterliliğinin DEAŞ karşısında test edildiği ve pek de cesaret verici sonuçlar elde edilmediği hatırlatılarak, Haşdi Şabi destekli Bağdat yönetimi karşısında IKBY’nin Peşmergesi’nin kaybeden taraf olacağı vurgulanıyor.

Sonuç olarak bölge ateş çemberinin kenarında duruyor. Referandum gerçekleşirse gerçekten son derece ürperten risklerle, gerçekleşmemesi halinde ise daha farklı siyasi risklerle yüzleşmek zorunda kalacak bölge ve bölge halkı.

Ortadoğu’da Problemli Din-Siyaset İlişkisi

Ortadoğu’nun ve daha genel anlamda İslam dünyasının içler açısı durumu tahlil edilirken altı en çok çizilen hususlardan biridir anti demokratik yönetimlerin mevcudiyeti. Sırtını halkına değil başka odaklara dayayan Ortadoğu yönetimleri, ülkelerinin ve bölgenin istikrarsızlığının, emperyalist çevrelerle birlikte en önemli müsebbibi olarak zikredilir.

 Peki, gücünü halkından almayan bu yönetimler, halklarına rağmen nasıl oluyor da yıllar boyu despotik yönetimlerini sürdürebiliyorlar?

Bu noktada Ortadoğu yönetimlerinin kullandıkları üç önemli faktörün altını çizmek mümkün: 1-) Kaba gücün kullanılması. 2-) Medya gücünden istifade. 3-) Dini otoritenin zapturapt altına alınması.

-Kaba Güç ile Halkın zapturapt altına alınması: Despotik yönetimlerin, orduları da dahil tüm güvenlik güçlerinin öncelikli hedefi dış tehdide karşı ülkelerini korumak değil içerdeki halkı zapturapt altına ‎almaktır...

-Medya Gücünün Kullanılması; Medya, Ortadoğu rejimlerinin en güçlü meşrulaştırma aracıdır. Yönetimler adına karayı ak, akı kara göstermekle mükelleftir. Sisi medyası örneğinde olduğu gibi darbe lideri bir diktatörü “Allah’ın Mısır halkına lütfettiği en büyük nimet” olarak pazarlayabilmektedir Ortadoğu’da medya.

-Meşrulaştırıcı Olarak Dini Otorite: Akı kara, karayı ak gösteren medya haricinde Ortadoğu’daki yönetimler, icraatlarını meşrulaştırıcı başka müesseselere, mercilere, aktörlere ihtiyaç duymaktadırlar. İşte o aktörlerin en önemlilerinden biri de din adamlarıdır, dini mercilerdir. Enteresandır Ortadoğu’nun eli kanlı en despotik liderleri dahi halklarına karşı işledikleri cinayetleri, zulümleri bir şekilde meşru gösteren sözüm ona din adamlarını bulmakta hiç ama hiç zorlanmamışlardır. Dün olduğu gibi bugün de…

Evet, pek çok hususta olduğu gibi din-siyaset ilişkisi bağlamında da Ortadoğu gerçekten son derece sorunlu bir bölgedir. Rejimlerin payandası haline gelen din adamları ve dini merciler, ama tehdit ve baskılarla ama dünyalık makam ve mevki uğruna, diktatör yönetimlerin icraatlarını meşrulaştıracak tutum ve tavır sergileyebilmektedirler.

Geçen ayki yazımızda İslam dünyasında  siyasi anlamda olduğu gibi sosyolojik ve kültürel anlamda da çok ciddi bir savruluş yaşandığını somut misallerle anlatmaya çalışmıştık. Ekonomik ve siyasi gerekçelerle, özgürlüklerin önünü açmak adına hayatın sekülerleştirilmesine ilişkin misallerdi bunlar.  Şeriatla yönetilen Suudi Arabistan’ın, yarı özerk haline getirilecek bölgelerinde, Abu Dhabi, Duba’yi gibi Batılı turistlerin özgürce hareket edebileceği turisttik tesisler projesinin çokça tartışıldığını belirtmiştik.

Bu tartışmalarda haklı olarak şu soru soruluyordu; Katar krizinde aktif olarak devreye giren, siyasi twitler atan, Körfez ülkelerinin Katar’a yönelik siyasetinin son derece yerinde olduğunu Cuma hutbelerinde dillendiren, Müslüman Kardeşler ve Hamas’ı terör örgütü olduğunu ifade eden Suud uleması bu proje hakkında neden susuyordu? Batılı turistlerin “özgürce” yararlanacakları turistik tesislerin şer’i açıdan hükmü neydi? Bu projenin sebep olacağı ahlakȋ ve manevȋ tahribata dair hiçbir kaygı duymuyorlar mıydı?

İsrail’in, Mescid-i Aksa’ya yönelik mütecaviz tutumlarını görmeyip, dualarında İsrail’i değil de Katar’ı dillerine dolamaları Suudi din adamlarına yönelik dillendirilen eleştiriler arasındaydı. Papa Francesco’nun Arakanlı Müslümanlara destek mesajı gönderdiği bir dönemde Arafat duasında Suudlu imamın Roginhya Müslümanlarının yaşadığı dramı atlamış olması kabul edilemez bulunmuştu.  Dahası yine Arafat’ta Suudi imamın, oldukça sakıncalı bir tarzda; “Allah’a yaklaşabilmek için” Suud yönetimine dua talep etmesi, eleştirilerin dozajını bir hayli yükseltti.  Son olarak Kabe imamı Sudeysi’nin, “Suudi Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Allah’a hamdolsun dünyayı birlikte yönetiyorlar” ifadelerini kullanması ise gerçekten skandal ötesiydi ve çok yoğun eleştiri aldı.

Bu arada, Katar krizinde sessiz kalmakla hatta kardeşler arasındaki husumetin son bulması niyazında bulunmaları sebebiyle, Selman Avde ve Ivad Karni gibi Suudi Arabitan’ın önde gelen din adamlarının tutuklanması Ortadoğu’daki sorunlu din-siyaset ilişkisini en net olarak ortaya koyan son misaldi.

 - Ortadoğu’da yönetimlerin, dini merciler ve din adamları üzerindeki etkisine biraz da Mısır üzerinden bakalım. İslam dünyasının en önemli dini mercii olan El-Ezher ve ulemasının önde gelen pek çok ismi siyasi otoritenin gölgesinden kurtulamamış olması hasebiyle geçmişte olduğu gibi bugün de eleştirilerin odağında bulunuyor.

FETÖ’nün içli dışlı olduğu El-Ezher eski Şeyhi Ali Cuma, sosyal medya fenomeni yeni nesil davetçi Amr Halid, televizyon davetçisi Halid Cundi gibi isimler Sisi’nin medyası gibi Sisi’nin din adamları kategorisinde, şimşekleri en çok üzerlerine çeken din adamları olarak ön plana çıkıyorlar.

Yeni nesil davetçi olarak anılan Amr Halid, Sisi yönetiminin her icraatını meşrulaştıran, herkese karşı hoşgörüyü telkin ederken Müslüman Kardeşleri şeytanlaştıran söylemi nedeniyle yoğun bir biçimde eleştiriliyor. Sisi yönetimi nezdinde itibarını artırmak için akıl almaz bir profil çizen Amr Halid, Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el-Benna’nın katilinin akrabası olduğunu televizyon ekranlarında göğsünü kabartarak söyleyebiliyor mesela. Aynı Amr Halid, Mursi döneminde ise kendisinin de İhvan mensubu olduğunu yine övünerek söylüyordu!

Yine Mısır ulemasından Halid Cundi, Amr Halid ve Ali Cuma ile Sisi’nin zulüm dolu icraatlarını meşrulaştıran, onu parlatan din adamlarından bir diğeridir... Cundi, bakın Sisi yönetiminin İsrail ile dostluğuna, sözüm ona çaktırmadan nasıl katkı vermeye çalışıyor. Diyor ki Cundi; İsrail’e hakaret ve küfretmek caiz değil. Çünkü İsrail, nebilerden bir nebiydi.”

   Ortadoğu’nun sorunlu din adamı profiline ilişkin zikredilebilecek onlarca isimden bir kaçı bunlar. Bu anlamda durum gerçekten son derece vahim. Ortadoğu medyasına yansıyan haber ve yorumlara bakıldığında İslam dünyası adına daha da endişeli bir süreç bizi bekliyor ne yazık ki.  “Siyasal İslam tehdidinin bertaraf edilmesi” misyonuyla,  Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Suudi Arabistan ve Bahreyn ekseninin, İsrail ile birlikte eğitim, özellikle de din eğitimi, kültür ve terörle mücadele alanla rında ortak projeler geliştirmek üzerinde anlaştıkları, bu kapsamda yeni adımların atılacağı özellikle muarız din adamlarına yönelik baskının daha da artacağı dillendiriliyor.

Comments are closed.