Odak Noktası

Odak Noktası - İdris Arpat

Sayı : 378 - Ağustos 2017


İnsan ve bilhassa müslüman olarak, hayatta olmazsa olmazlarımız nelerdir? Hangi hususlar çok önemlidir de hangileri geçiştirilebilir? Bunların İslâmî bir zihniyetle tesbîti hayatı kolaylaştıracak ve güzelleştirecektir. Çünkü İslam’ın yaşanması fıtratımızın yaşanmasıdır.

Doğan Cüceloğlu'nun şöyle bir tesbîti vardır:

“Türk toplumu olarak cemiyeti çocukların nazarına çok fazla veriyoruz. “Şöyle yaparsan insanlar böyle derler, böyle yaparsan şöyle derler” gibi. Bunun sonucunda insan, toplumu gözünde çok büyütüyor, davranışlarını topluma göre ayarlıyor. “Toplum şöyle der, böyle der” deyip duracağımıza, “şu davranışı yapmış birisi olarak kendini nasıl hissediyorsun?” diyerek çocuğu kendi vicdanının sesini dinlemeye dâvet etsek daha isâbetli davranmış oluruz.”

Cüceloğlu böyle söylüyor.

Kanâatime göre, bir adım daha atarak keşke şöyle diyebilseydi:

“Şu davranışı yapmış, şu sözü söylemiş birisi olarak, Yüce Allah’ın huzurunda kendini nasıl hissediyorsun?”

Bu meselenin doğrudan doğruya kulluğumuzla ilgili olduğunu, dolayısıyla çok önem arz ettiğini düşünüyorum. Toplumun ne diyeceğinin çok önemli olmadığını, hatta hiç önemli olmadığını düşünüyorum.

Bu açıdan hukuk alanı, eğitim öğretim alanı, ticârî faâliyetler ayrıca ele alınmalıdır. Beraber bulunduğunuz insanlara bir şekilde zarar veriyorsanız, eğitici-öğretici durumundaysanız, insanların ne diyeceğini mecburen önemsemek durumundasınız. Yönetici durumundaysanız hâ kezâ.

Şimdi bir müslüman olarak, düz bir mantıkla meseleyi ele almaya çalışalım:

Niyet, söz ve davranışlarımızı ayarlarken “insanların ne diyeceği son sıralarda yer alması gerekir. Bizim için aslolan Yüce Yaratıcımızın ne diyeceğidir.” Bizim kulluğumuz topluma değil, Allah’adır. “Aslolan hayâta uymak değil, hayatımızı hakka uydurmaktır.” İnsanlar bizi övmüş veya sövmüş olabilir. Alkışlamış veya yuh çekmiş olabilirler. Buna gülüp geçmek gerekir. Bizim, insanların takdirini kazanmak, onlardan şeref ve itibar beklemek diye bir meselemiz yoktur, olamaz da. Bunlar boş şeylerdir. Dahâsı gizli şirktir. Biz insanların hizmetini görürken de dikkatimiz hep Yüce Allah’a dönük durmalıdır. Ne bekliyorsak sadece O’ndan beklemeliyiz. Bu, Allah’tan gayrılara karşı tam bir bağımsızlıktır.

“Uğraşma halk ile dîvâne gönül

Beyhûde ettiğin kavgalar nedir?

Kalbine koyma hiç, “ne söyler bu nâs”

Gelir geçer, bunda sadâlar nedir?”

Bizim nazarımızda “kula kulluk” olur şey değildir. Yeri geldiğinde “ne derlerse desinler” deyip kendi doğrularımızı yaşamalı, rol yapmayıp kendimiz olmalıyız.

İnsanların ne diyeceğini önemsediğimizde zor durumda kalırız. Her bir insan grubunun bizden beklentisi, bize münasip gördüğü rol değişik olabilir. Biz davranışlarımızı hangisine göre ayar edeceğiz?

Dikkatimizi kendi içimize, vicdanımıza çevirmek, birinci çözüme göre daha isabetli olabilir. Kişi kendini yaşayabilir. Ne var ki, burada vicdâni duyarlılık söz konusu olacaktır. Sorumluluk şuuru yetersiz bir insanın kendi içine dönmesi neyi halledecektir? Vicdanı ona ne söyleyecektir? Vicdan sönmüşse, her türlü haltı işleyip, hiçbir şey olmamış gibi bir psikolojik tavır sergileyebilir.

Bu iki çözüm şekli lâik bir kafanın bulduğu hâl tarzlarıdır. Yüce Allah’ın ne diyeceği gündem dışı tutulursa, geriye bu ikisi kalacaktır.

Gelelim “Rabbimizin ne diyeceği” meselesine:

Yüce Allah, Zariyat sûresinde, “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurmaktadır. “Biz Allah’a âitiz ve yine O’na döneceğiz.”

Bu anlayış, son derece güvenilir bir kapıya kapağı atmaktır.

Sahibimiz Allah ise, istisnâsız her şeyimizi O’na borçlu isek, elbette O’nun bizi beğenip-beğenmediği, sevip sevmediği çok önemlidir. Bu sebeple sözü söylemeden, davranışı gerçekleştirmeden niyetimizi hâlis tutmak, sadece O’nun rızasını esas almak çok önemli bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Şu hâlde odaklandığımız nokta “Allah rızası” olacaktır. Bunun aksi gizli şirktir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Taif dönüşü, “Sen benden râzı isen, ben bu çektiğim acılara aldırış etmem” buyurmuşlardır. Bu demektir ki; “ana hedefimiz Allah rızasıdır.” Gerisi teferruattır.

Allah’a kul olmak, “derler, demişler, diyecekler” çengelinden kurtulmaktır. Kadir-i mutlaktan güç alarak hayatta hayrı ve güzelliği çoğaltmaya, şerri azaltmaya çalışmak tam Müslümanca bir tavırdır.

O kapıya kul olup ne bekliyorsak oradan beklemek... Bundan büyük izzet, bundan büyük şeref olamaz.

Comments are closed.