Nur ve Ateş

Nur ve Ateş - Rabia Brodbeck

Sayı : 369 - Kasım 2016


Şeytanın şer güçleri günümüz dünyasının senaryosunda başrolde. En amansız ve yaygın kanser çeşidi olan terörizm gibi hastalıklar çevremizi sarmış durumda. İslamofobi de bu beladan payını almakta ve yaygınlaşmaktadır. Teröristler de tıpkı böyle din kisvesi altında şeytani emellerini gerçekleştirmektedir. Siyasi olaylar korkunç şekilde vahşet ve dejenere bir hal aldı. Aldatma, sömürü, komplo, sahtekârlık, riya, işkence ve zulüm her yeri sardı. Her bir olay sanki kıyamet gününden bir sahne gibi. Meşhur bir hadis-i şerifte;“Ahir zamanda adaletin yerini, zulüm, zulmün yerini adalet alacak.” buyurulmuştur. İnsanoğlu yıkım ve kurtuluş arasında debeleniyor. Özellikle günümüz politika senaryolarında hak ve batıl arasında gidip geliyor, kendini ateş ve rahmet denizi dalgaları, yozlaşma ve saflık arasında buluyor. Soru şu ki; kul şeytanın ateşini nasıl söndürür, iman nurunu nasıl kazanabilir? Bu soruyu Rumi Hazretleri mükemmel şekilde cevaplanmıştır;

Hz. Mevlânâ, “Bütün bunlardan sonra (şunu da bil ki) bu ateş, şehvet ateşidir, günahın suçun aslı ondadır. Dış âlemdeki ateşi su söndürür. Fakat şehvet ateşi kıyamete kadar sürüp gider. Şehvet ateşi, su ile sakin olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır. Şehvet ateşine ne çare var? Din nuru. Müminler; nurunuz kâfirlerin ateşini söndürdü. Bu ateşi ne söndürür? Tanrı nuru. Bu hususta İbrahim’in nurunu kendine usta yap.”

Şeytanın amansız gücüne, sonu gelmeyen zulümlere ve hainliklere rağmen, Allah’ın rahmeti, Allah dostlarının ve şehitlerin himmeti, şer güçleri eninde sonunda hidayet nuruna boğar. Her kötülük Allah’ın sonsuz kudretine sığınıldığı zaman son bulacaktır.

Mühim olan nokta şudur; Şeytanın sonsuz kudreti, onunla nefsin birleşmesinden doğan muazzam gücü yenmek için Hz. Adem ile Hz. İbrahim’in nurlu örneklerinden kendimize pay çıkarmalıyız, onların aydınlattığı yolda peşlerinden gitmeliyiz. Hz. İbrahim’in ateş ile olan mücadelesinde teslimiyeti ve Allah’a nasıl sığınılacağı konusunda bizlere çok önemli örnek teşkil etmektedir. Yani, hidayet nuru, Allah’ın bize gönderdiği yüce peygamberler, evliyalar ve şehitlerin ayak izini takip ederek alınır.

Biz, şeytanın şerrinden Allah’a sığınırız denilen dindeyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise bize onun şerrinden Allah’a sığınmanın yolunu gösterdi. Ve biz, tabilerini ateşin yakmadığı, teslim olanları bıçağın kesmediği ve körlüğün mahşerde kendilerine arız olmayacağı dindeyiz.

Tıpkı bir çocuğun anneye ihtiyaç duyması gibi, bizim de Allah’ın nuruna ihtiyacımız vardır. Kendi Hakîkat’ini görüp sezebilmek için bize yine Kendi nûrunu lutfeder Allah. Hakîkat dînine ait olmak, Allah’ın nuru tarafından irşad edilmek demektir. Allah’ın nûru herşeyi aşar, herşeye üstün gelir ve bütün yaratılmış gerçekliklere nüfuz eder. Bu nûr bir kez zuhur etti mi bütün riya, batıl inanç, mit, hayal, behîmîlik, kafa karışıklığı, sihir ve şuursuzluk karanlıklarını giderir. Hz. Mevlânâ, “Asla zikrullahtan uzak kalma, çünkü zikrullah can kuşunu kuvvetlendirir. İnsanın asli gıdası Allah nurudur” buyurmaktadır. Müminler nûr ile şifa bulur, onunla görür ve onunla hidayete ererler. Mânevî iyileşme nefsin sahte varlığını nûr ile nefyetmek, yok etmektir.

Tehvidin nuruna muhtaç olduğumuzun farkına varmalıyız. Tehvid inancını ve hayat tarzını tekrar kazanmalıyız. İlâhî nura kendimizi açmak bize kendi hakikatimizi gösterecek ve böylesi bir ilâhî farkındalık sadece Allah’ı bilmemizi değil, aynı zamanda O’nu görüp O’na yönelmenizi sağlayacaktır.

Comments are closed.