Müslümanlığımızı Dokuyan Erdemler

Kur'ân Günlüğü - Cafer Durmuş

Müslümanlığımızı Dokuyan Erdemler

Sayı : 379 - Eylül 2017


Kur’ân-ı Kerîm bizim hayat damarımız. Tutunacağımız iki sağlam kulpun birincisi. Hayatı yaşanılır kılan bütün güzel hasletlerin kaynağı...

İsrâ sûresindeki “Biz Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifa ve rahmettir.”1 âyetini okuyunca bunları düşünüyorum. Biliyorum ki Kur’ân-ı Kerîm, âyetlerini feyz ve ibret almak için okuyanların hayatını bir rahmet deryâsı gibi kuşatır; gönüllere nüfûz eder. Bazı âyetler, bazı cümleler ve hatta kelimeler zihin ve gönül dünyasını inşâ eder. Bazıları dillere vird olur; bazıları Müslüman şahsiyeti ilmek ilmek dokuyan ıstılahlar hâline gelir, hayatı yönlendirir. İşte bunlarla Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlere şifa ve rahmet olur diye düşünüyorum.

Şimdi, âyet ve hadîslerden süzülerek yüz yıllar içinde İslâm toplumlarını inşa eden erdemden bazılarına burada kısaca değinmek istiyorum:

1- Ahde vefâ; Sözünde durmak, verilen sözün gereğini yerine getirmek demektir. Bunun zıddı vefâsızlık ve sözünde durmamaktır. İnsanın mâcerası elest bezmindeki ahitleşme ile başlar. Cenâb-ı Hak, “Verdiğiniz sözü yerine getirin”2 emriyle insana, işte bu ahde vefâ göstermesini istemektedir. Buna göre ahde vefâ, insanlığın mihveridir diyebiliriz.

2- Sabır; Hastalık, haksızlık ve benzeri felâketlerin acısına, şikâyet etmeden katlanmaktır. Zıddı aceleci olmaktır. Âyet-i kerîmede; “Sabredenlere mükâfatı hesapsız ödenecektir.”3 müjdesi verilmiştir. Rasûlullah (s.a.v.); makbul sabrın, musîbetin ilk anında gösterilen sabır4 olduğunu hatırlatmıştır.

3- Şükür; Verdiği nîmetler için Allah’a karşı duyulan minneti dile getirmektir. Zıddı nankörlüktür. Âyet-i kerîmede; “Bana şükredin; sakın nankörlük etmeyin.”5 îkazı gelmiştir. Efendimiz (s.a.v.); “Îmân iki yarımdır; bunlardan biri ilâhî yasaklardan sakınma hususunda sabır, diğeri emirlerine uyarak Allah’a itaat etmekten ibaret olan şükürdür.”6 buyurmuştur.

4- Rızâ; İçinde bulunduğu durumdan hoşnut olmaktır. Zıddı memnuniyetsizliktir. Efendimiz (s.a.v.); “Allahım, kazâna rızâ istiyorum.”7 diye duâ etmiş ve “Cenâb-ı Hakk’ın taksîmine râzı olan kimse, gönül zenginliğine sahip olur.”8 müjdesini vermiştir.

5- Tevekkül; Bir işin tamamlanması için gerekli sebeplere başvurduktan sonra, takdîr-i ilâhîye râzı olup sonucu Allah’tan beklemektir. Zıddı itimatsızlıktır, güvenmenin huzurundan mahrum olmaktır. Âyet-i kerîmede mü’minlere; “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir.”9 demeleri emredilmiştir. İbrahim Hakkı Hazretleri rızık konusundan tevekkülün önemine işaret ederek rızkın mev’ûd, mazmûn, maksûm ve memlûk olduğuna dikkat çekiyor. Ve bunun manasını şöyle açıklıyor; insanın yiyip tüketeceği ve kullanıp eskiteceği rızkı, Allah tarafından va’d edilmiş ve üstlenilmiştir. Bunun miktarı da ezelde taksim ve takdir edildiği üzere cereyan eder. İnsan, rızk-ı memlûk denen ihtiyaç fazlası malın ise emanetçiliğini yapar.

6- Sadâkat; Bir anlamı doğruluktur. Diğer bir mânâsı ise kendisine iyilik edene şükran duyguları ile mukabele etmektir. Zıddı hâinlik ve nankörlüktür. Âyet-i kerîmede; “Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”10 emri gelmiştir. Başka bir âyette ise mü’minlere “Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi, çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla.”11 diye duâ etmeleri öğretilmiştir. Efendimiz (s.a.v.); “Doğruluk iyiliğe götürür, iyilik de cennete ulaştırır. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında doğrular defterine yazılır.”12 müjdesini vermiştir.

7- Merhamet; herhangi bir canlının acısı ve kederini yüreğinde hissetmektir. Zıddı acımasızlıktır. Efendimiz (s.a.v.); “Ben ancak rahmet olarak gönderildim.”13 buyurmakla gönüllerimize merhamet tohumları ekiyor. Bununla birlikte “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”14 diye îkaz ediyor.

8- Kanaatkârlık; Kısmetine râzı olmaktır. Zıddı aç gözlülüktür. Âyet-i kerîmede; “Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir...15 buyrulmuş ve hadîs-i şerîfte ise kanaatin tükenmez bir hazîne16 olduğu ifade edilmiştir. Sadece bu iki söz bile, bütün ihtirasların ilacı olan “benzersiz hazîne”nin değerini anlatmaya yeter.

9- Cömertlik (Sehâvet); El açıklığı demektir. Zıddı cimriliktir. Hadîs-i şerîfte cömertlik; dalları cennete uzanan bir cennet ağacı17 olarak tarif edilmektedir. Cömertlik aynı zamanda fedakârlık ve diğergâmlık gibi güzel hasletleri de beraberinde getirir.

Sözün özü; burada saydıklarımız ve saymadıklarımızla, güzel ahlâka dair bütün hasletler, şahsiyetimizi dokuyan öz değerlerimizdir. Müslümanlığımız onlarla anlamını bulur. Şu hâlde duygu, düşünce ve davranışlarımıza yön veren bu güzel hasletleri gereğince yaşamak ve yaşatmak gibi bir sorumluluğumuz var. Çünkü bunlardan biri veya birkaçı ihmal edilirse, Müslümanca duruşumuzda savrulmalar başlıyor. O güzel hasletlerin yerlerine zıddı olan menfî davranışlar geliyor.

Dipnotlar: 1) Bkz; 17/82. 2) İsrâ sûresi, 17/34. 3) Zümer sûresi, 39/10. 4) Buhârî, Cenâiz, 43. 5) Bakara sûresi, 2/152. 6) Deylemî, Müsned, Hadîs no; 378. 7) Hâkim, Müstedrek, I/724, H. No; 1900. 8) Münâvî, Künûzü’l-Hakâik, 141. 9) Âl-i İmrân sûresi, 3/173. 10) Tevbe sûresi, 9/119. 11) İsrâ sûresi, 17/80. 12) Buhârî, Edeb, 69. 13) Müslim, Birr, 87. 14) Buhârî, Tevhîd, 2. 15) Hûd sûresi, 11/6. 16) Deylemî, Müsned, Hadîs no; 4699. 17)  Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VII; 435.

İlâhî İnâyete Ulaşmak İçin

Allah’ın yardımına ulaştıran iki vesîlenin bildirildiği âyet-i kerîmede; “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.” (Bakara sûresi, 2/45) buyruluyor.

Tefsirde belirtildiğine göre buradaki sabırdan maksat oruçtur. Çünkü oruçla namaz, îmânı takviye eder, nefsin kibrini kırar, tembelliği ve uyuşukluğu giderir; zor zamanlarda insana dayanma gücü verir. Nitekim Taberânî’nin rivayetine göre, Rasulullah (s.a.v.) zor bir işle karşılaşınca hemen namaz kılardı.

Âyet-i kerîmeden şunu anlıyoruz; ilâhî inâyete nâil olmak için sabrı besleyen mükellefiyetlere tutunmak ve namazı hayatın bir parçası haline getirmek gerekiyor. Bundan sonra kalpte huşûu aramak gerekiyor. Çünkü âyette namaz ve sabrın huşû sahiplerinden başkasına zor geleceği bildiriliyor.

Burada “hâşiîn” kelimesini “Allah’a saygıdan kalbi ürperenler” diye tercüme ettik. İşte bu huşû sahiplerine namaz kılmak, oruç tutmak ve başka zorluklar karşısında sabretmek zor gelmez. Çünkü onlar, “Allah” deyince ürperecek bir kalbî olgunluğa ulaşmışlar; “O’nun emri olan yerde akan sular durur.” diyecek bir kıvama gelmişlerdir. Bu sevgiden mahrûm olanlara zor gelen ibâdet ve sorumluluklar onlara göre meşakkat değildir. Belki kalplerini yatıştıran huzûr ve itmînân kaynağıdır. Demek ki, her şey kalpten başlıyor, kalpte bitiyor; Allah’ın inâyetine vâsıl eden sabra tutunmak ve namazı ikame etmek için de bu lâzım.

Comments are closed.