Mü’minler Kardeştir ve Tek Bir Ümmettir

Hayata ve Hadiselere Müslümanca Bakış -3- - Dr. Adem Ergül

Mü’minler Kardeştir ve Tek Bir Ümmettir

Sayı : 370 - Aralık 2016


Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, Peygamber olarak Muhammed Mustafa’dan, kitâbullah olarak Kur’an-ı Kerim’den razı olan ve bu suretle imanın tadını tadan kimselerden oluşan topluluğun adı ümmet-i Muhammed’dir1. Rabbimiz şöyle buyurur:

 “Hakikat şu ki, (Hak din İslam etrafında birlik oluşturan) bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) sadece bana kulluk edin.” (Enbiyâ Sûresi, 92)

Bu ümmet, bütün insanlık için Rabbimiz tarafından ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmettir. Yeryüzünde fitne kalmayıncaya, din ve hâkimiyet, Hak ve hakikatin oluncaya kadar “Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker” yani “Akl-ı selimin ve şer-i şerifin iyi ve güzel bulduğunu emretmek, kötü ve çirkin kabul ettiğine de engel olmak” vazifesiyle görevlendirilmişlerdir.

Ümmet-i Muhammed olarak birbirlerinin velisidirler. Bu itibarla biri diğerinin hem yâri/dostu hem de yardımcısıdır. Tek bir vücudun uzuvları gibidirler. El-ele tutuşup en güzele hep birlikte ulaşmak gibi bir sorumlulukları vardır. İyilik ve takvâda yardımlaşmak, günah ve düşmanlıkta birbirine engel olmak onların şiârıdır. Gönülleri Allah’tan bir rahmet sayesinde birbiriyle ülfet edip kaynaşmıştır. Yüce Allah onları birbirine kardeş olarak ilan etmiş ve kardeşliği ifsad edecek; alaya alma, küçük görme, kötü lakaplarla isimlendirme, ayıpları araştırma, sû-i zanda bulunma, gıybet ve dedikodu yapma gibi nice fiil ve davranışları kendilerine haram kılmıştır. Hasep, nesep ve ırkî asabiyetler değil, Hak katında makbuliyet ve şeref ölçüsü, ancak takvâ olarak ortaya konulmuştur.

Ümmetin birlik ve beraberliğini sağlama adına fert fert, cemaat cemaat, devlet devlet yüklenilecek nice sorumlulukları vardır. Şayet şu aziz ümmet, bir bütün olarak, kendi içinde öz disiplinini sağlamak suretiyle, Hakk’ın gösterdiği hidâyet üzere bulunabilirse, kâfir, zalim ve münafıklardan oluşan nice sapkınlar onlara asla zarar veremeyecektir. Ümmet için en büyük tehlike, onların kendi aralarında birbirine düşerek fırkalara ayrılması ve kuvvetlerinin kaybolmasıdır. Bu itibarla mü’minlerin arasını islah etmek en büyük salih amellerin başında gelirken, ülfetlerini, dostluklarını ve birliklerini bozmak en ağır günahlardandır.

Görünür ve görünmez insan ve cin şeytanları ya da nefsânî ve dünyevî menfaat çatışmaları, onları birbirine düşürecek ve hatta birbiriyle savaştıracak bir duruma getirse bile, diğer müminlere düşen vazife, zulme yönelene karşı birlik olup, onu da girdiği yanlış yoldan çevirmektir. Yani zalim de olsa mazlum da olsa diğer mü’minlere düşen vazife, kardeşlerine yardım etmektir. Elbette zalime yapılacak en önemli yardım, onun zulmüne engel olabilmektir.

Ehl-i kıble olan, inkârına apaçık delil ve ikrar bulunmayan, İslâm’ın selâmıyla diğer müminlere selam veren herkes bu ümmetin aslî bir unsurudur. Hiç kimse bir diğerini kendi anlayışına uymadığı gerekçesiyle, ümmet havuzunun dışında değerlendiremez. Ümmet olarak temel prensibimiz: “İnsanları zâhirine göre yani dışa yansıyan amel ve davranışlarına göre değerlendirmek, iç dünyalarını Allah’a bırakmaktır”. Birini İslâm dairesinin dışında değerlendirmek için, çok açık ve ciddi delillerin ve ikrarın olması gerekir. Aksi halde bu tekfir suçlamasını yani birini kâfir ilan etme fiilini yapan kimse, kendini büyük bir tehlikeye mahkûm etmiş demektir.

Helali haram, haramı helal kabul etmedikçe, işlenen günahlar kişiyi ümmetin dışında bırakmaz. Müminler olarak günaha olan düşmanlığımızı ve buğzumuzu, günahkâra taşımamak gibi bir sorumluluğumuz vardır. Hatta daha da ötede bu kardeşimizi düştüğü bu günah çukurundan kurtarma vazifemiz vardır.

Büyük ümmet havzasında muttaki, muhsin, sâlih ve sadıklara yer olduğu gibi hatalı, eksik ve günahkârlara da yer vardır. Bütün bu gruplar arasında olmaması gereken en büyük günahlardan biri, ibâdullahı istihkârdır. Rahmân ve Rahîm olan Rabbimizin kullarında görmek istediği en önemli vasıflardan birisi, rahmet ve şefkat duygularının gazaplarına galip gelmesidir. Bu itibarla bencil bir bakış açısıyla herkesi dairenin dışına doğru çıkarmaya çalışanlar değil, imana dair en ufak bir işareti bile değerlendirip Allah’ın kullarını dairenin içinde gören ve merkeze doğru çekmeye çalışan kimseler makbul kimselerdir.

Ümmet içerisinde elbette zaman zaman ana çizgiden sapan kişi ya da gruplar da olagelmiştir. Burada da önemli olan, müminlerin birbirini uyarması ve ana çizgiye yaklaştırmaya çalışmasıdır.

Ne adına olursa olsun, ümmet içinde kast sistemi gibi sınıflar oluşturmaya çalışan herkes, esasen ümmet için zarar vericidir. Hiçbir zaman mezhep ve meşrepler, çatışmanın vasıtası hâline dönüşmemelidir. Grup nefsini besleyecek her çeşit tutum ve davranış, Rabbin rızasına değil, gazabına vesile olacaktır.

Ümmet bütünlüğü, sıhhatli liderliklerle gerçekleşebilecektir. Bu bakımdan ümmet, hem sıhhatli liderlikler oluşturmalı ve hem de bu liderliklerin etrafında kenetlenebilmelidir. Onlar masiyetle emretmedikçe, kendilerine samimiyetle itaat etmeyi de Hakk’ın emri bilmelidirler. Böyle bir liderlik oluşturamayan ya da var olan liderliği parçalayan fert ya da grupların, büyük bir günahın ve mesuliyetin içine düştükleri de apaçık bir hakikattir.

Cemaat Rahmettir

Cemaat, birlik ve topluluk anlamına gelen bir kavramdır. Din-i İslâm, ruhbanlık dini değil, cemaat dinidir. Mü’minlerin, birbirinden kopuk tek tek yaşayan kimseler değil, birbirine kenetlenmiş tuğlalar misali bir bütünlük oluşturması esastır. Allah Resûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:

“…Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur. İki kişiden uzak durur. Kim cennetin ortasını isterse, cemaatten ayrılmasın…” (İbn Mâce, Ahkâm 27; Tirmizi, Fiten 7)

“Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır.” (Münâvî, III, 470)

Esasen İslâm ümmeti, bir bütün halinde büyük bir cemaattir. Onları bir arada tutan sır, iman, ibadet, muamelât ve ahlâkî umdelerinin yegâne referansı olan İslâmdır. Burada ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramı da önemlidir. Sünnet, Resûlullah’ın şahsında temsil ve tavsiye edilen kulluk formudur. İşte bütün yönleriyle (zâhir ve bâtın itibariyle) bu çizgiyi esas alan topluluğun oluşturduğu gruba verilen genel isim “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat”tir. Buna “sevâd-ı a’zam” da denilmiştir.

Müslüman, asla ferdiyetçi, hodgam ve bencil olamaz. İslâm’ın birçok hükmü, sıhhatli bir cemaat teşekkülüne yöneliktir. Namaz, hac ve zekat gibi en temel ibadet hükümlerinde cemaatin zarureti ve faziletine dikkat çekilmiş, iyilik ve takvâ üzere birlik ve beraberlik içinde hareket edilmesi emredilmiştir.

Bu büyük ümmet cemaatinin içinde yine cemaat ismiyle anılan küçük küçük gruplar da oluşagelmiştir. Bu yapıların doğmasında, kimi zaman ilmî ihtiyaç, kimi zaman şahsiyet inşası zarureti, kimi zaman da iyilik ve takvada yardımlaşma düşüncesi etkili olmuştur. Hedefler meşrû ve makbul olduktan sonra, bu nevi teşekküllerin oluşması son derece tabiidir ve hatta yerine göre zaruridir. Bir âlimin, bir ârifin/mürşidin ya da bir hayır öncüsünün etrafında şekillenen bu yapılar, tarih boyunca hep var olagelmiştir. Medreseler, dergâhlar, vakıflar ve dernekler, bu nevi cemaat yapılarının müesseseleşmiş şekilleridir. Bu yapıların başında bulunanlar, ilim, irfan, basiret ve hâl sahibi dirayetli kimseler iseler, tarih boyunca ümmetin keyfiyetinin artırılmasında son derece etkin roller üstlenmişlerdir. Fakat ne yazık ki bu cemaat yapılarının, zaman zaman farklı emellere âlet edildiği de inkâr edilemez bir gerçektir. Ümmetin basiretli âlim ve âmirlerine düşen vazife de, bu çeşit istismarların önüne geçmektir.

Küçük cemaat oluşumlarının, ümmet bütünlüğünü bozmaması için, cemaat egosu diyebileceğimiz; kendini beğenme ve başkasını hor görme illetine karşı uyanık olmaları son derece önemlidir. Yine bu yapıların kendilerini kutsaması, hakikati ve doğruyu yalnız kendilerine has görmesi de büyük bir tehlikedir. Hususiyle aşırı bağlılık ve muhabbetin verdiği sarhoşlukla, yanılmazlık ve hatasızlık anlayışına saplanmaları, helak edici bir hastalıktır.

Yine cemaat adıyla anılagelen bir takım şer odakları da mevcuttur ki, bunlar bizim konumuzun dışındadır. Belki bu nevi topluluklara bu nezih ismi kullanmamak daha doğru olacaktır. Bunun yerine teşkilat, örgüt, organizasyon gibi daha değişik isimlendirmeler kullanılmalıdır.

Hulâsa dinin yaşanması, kişiliğin korunması, terbiyesi ve tekâmülü, iyilik ve hayrın çoğaltılması için cemaatleşmek hayatî bir ihtiyaçtır ve belki zarurettir. Buna mukabil, dini parçalara ayırıp her bir grubun onun bir parçasına tutunmak suretiyle fırkalaşması ve nefsânî arzu ve menfaatlerin gruplaşması ise büyük bir fitne ve fesat sebebidir ve hatta sapıklıktır. Rabbimiz şöyle buyurur:

“(Ey Mü’minler!) Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” (Âl-i İmrân, 103)

“Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’âm Sûresi, 159)

Devam Edecek

Comments are closed.