Mümin Kalitesi İnsanî İlişkilerle Ortaya Çıkar

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım ile “İlmihal” Üzerine…

Mümin Kalitesi İnsanî İlişkilerle Ortaya Çıkar

Sayı : 372 - Şubat 2017


Altınoluk: Muhterem Hocam, Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı bünyesinde bulunan İlmî Araştırmalar Merkezi’nde çalışmalar yapıyorsunuz. Ayrıca Erkam Radyo’da da dinleyicilerden gelen dini soruları cevaplandırıyorsunuz. İzin verirseniz buradan yola çıkarak, toplumun İslam’la ilişkisine dair ulaştığınız tespitler üzerine sizinle konuşmak istiyoruz. Öncelikle gelen sorularla ilgili olarak bir kümelendirme yapılabilir mi? Hangi alanlarda ne tür sorular geliyor mesela?

Ahmet Hamdi Yıldırım: Elhamdülillahi rabbi’l-âlemin. Vessa­lâtu vesse­lâmü âlâ Rasûlina Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmain.

Evet, radyomuzda yaptığımız programımızın adı “İlmihal Saati”. İsminden de anlaşılabileceği üzere, programımızda “halin ilmini” konuşmaya çalışıyoruz. Bilindiği gibi her Müslüman içinde bulunduğu duruma dair dini bilgileri bilmekle yükümlüdür. Bu noktada dinleyenlerimizin, muhataplarımızın karşılaşmış oldukları ve içinden çıkamadıkları meselelerde, dinin hükmünün ne olduğuna dair meraklarını gidermek için elimizden gelen gayreti göstermeye çalışıyoruz.

İnsanımız sınırlandırma yapmadan hayatın her safhasında karşılaştığı problemleri sorma ihtiyacı hissediyor. Aslında bu ihtiyaç eskiden beri mevcuttur. Fakat bölgesel olarak, yöresel olarak kaldığı için çoğu zaman görünür halde bulunmuyordu. Teknolojik ilerlemelerle beraber, böyle bir imkânla karşılaşınca insanlarımız internet vb. sosyal iletişim araçlarıyla daha net arama yapabilme imkânına kavuştular. Sorularına ve sorunlarına daha hızlı çözüm bulma fırsatını bulabiliyorlar şimdi. Bir de tabi eskiden bir tane hoca efendiye ulaşabiliyorken bugün durum biraz daha farklılaştı. Mesela internetten araştırma yapan, internet kullanıcısı müsteftilerimizin sayısı hayli fazla ama internette birçok birbirine zıt, birbirini nakzeden, eleştiren farklı düşüncelerle karşılaşıyorlar. Tabiî olarak bunların hangisi doğrudur diye sorma ihtiyacını hissediyorlar. İslam tarihinde Tabiînin büyüklerinden Süfyan-ı Sevri Hazretleri şöyle bir söz nakleder bize, “Bizim nezdimizde ilim güvenilir insandan ruhsat alabilmek, “olur” alabilmektir, yoksa “olmaz” demeyi, zorlaştırmayı herkes becerir”. Dolayısıyla insanlar ihtiyaçlarına cevap ararken güvendikleri, sözüne itimat ettikleri kimselere müracaat etmeyi uygun görüyorlar. Nitekim İmam Gazali Hazretleri İhya-u Ulûmuddin isimli eserinin başına Kitabu’l-ilim adlı ilimden bahseden bir bölüm dercetmiştir. Burada ilmin faziletlerine dair hadis-i şerifleri naklederken, bir hadis-i şerif üzerinde şöyle bir açıklama yapma gereği duyar… Efendimiz aleyhissalâtü vesselam bir hadis-i şeriflerinde “Allah kime hayır murad ederse onu dinde fakih, ince anlayış sahibi kılar” buyurmaktadır. Bu hadis-i şerifi Buhar-i Şerif naklediyor bize... Bu hadisin sahih olduğunda hiç bir şüphe yok. Hadis ile ilgili yorumda bulunurken İmam Gazali Hazretleri okuyucularına, muhataplarına şunları söyler: “Sakın zamanımızın fakihlerine, hocalarına bakarak, Allah bunların neresine hayır murad etmiş diyerek hadisin sağlamlığı ile ilgili şüpheye, tereddüde düşmeyiniz. Zira hadiste dile getirilen fakih, dinde ince idrak sahibi olmaktan maksat en asgari şartlarıyla ahiretin dünyadan hayırlı olduğunu bilmek, ahireti dünyaya tercih etmektir.” Eğer bir kimse verdiği fetvalarda görüş beyan ederken ahiret endeksli değil dünyevi menfaatleri önceleyerek bir mütalaada bulunuyorsa yapmış olduğu şey hevay-ı nefse tabi olmak, indî mütalaalarda bulunmak oluyor, Allah muhafaza etsin, bu çok tehlikeli bir şeydir. Söylediğimiz gibi bir bilgi kirliliği var ortada ve bilinçli Müslüman bu bilgi kirliliği içerisinde verdiği cevaplarla kendisini tatmin edebilecek hoca efendileri aramaktadır. Bu yönüyle itimat eden kardeşlerimiz bizlere soru sormayı tercih ediyorlar. Allah kendilerinden razı olsun. Bizler de bilebildiğimiz kadarıyla, anlayabildiğimiz kadarıyla, âlimlerimizin, müçtehitlerimizin problemlere karşı vermiş oldukları cevapları soru soran kardeşlerimize aktarabilmeye çalışıyoruz. Binaen aleyh bir kümelendirme yapmamız mümkün değil, aklınıza gelebilecek her alanda soru gelebiliyor. Bizim programımızın isminin normalde “İlmihal Saati” olması hasebiyle ilmihal üzerinden soru beklememiz düşünülürken, bazen akaid konularıyla alakalı sorular da gelebiliyor. O yüzden tasnif yapmak çok zor. Gündemde çok tartışılan konularla ilgili bazen sorular artış gösteriyor, çünkü bir kafa karışıklığı meydana geliyor muhataplarda. “Olur” diyenler, “olmaz” diyenler olunca tabiatıyla bununla ilgili de sorular sorulabiliyor.

Altınoluk: Gelen sorulardan, toplumun İslam’la ilgili bilgi seviyesine ilişkin bir kanaat sizde oluşuyor mu?

Yıldırım: Evet, günden güne insanımızın din ile olan irtibatının, Rabbiyle olan ilişkisinin arttığını söyleyebiliriz. Dini müesseseler, dini kurumlar, okullar, medreseler, üniversiteler İslamî anlamda eğitim verdikçe, halkın gündemi bunlarla ilgili şekilleniyor. ticaret erbabı kazancının helal olması için gayret gösteriyor. Yaptığım iş şeriata uygun mu, dinimiz açısından bir problemi var mı, yok mu diye merak ediyor. Bugün çok farklı kanallardan insanlarımızın beslenmesi mümkün olduğu için, kendisi itiraz edebiliyor, soru sorabiliyor, bununla ilgili bir takım detayların içerisine girebiliyor. Bu yönüyle – elhamdülillah – bilinçlenme oranının artmasıyla, hemen her söyleneni kabul etmek yerine, işin künhünü, mahiyetini kavramaya yönelik, derinlemesine birçok araştırmanın, kardeşlerimiz tarafından yapılıyor olduğunu görmek de bizleri ayrıca memnun ediyor. Çünkü dinimiz hepimizin başının tacı, dini alandaki bilgi herkesin muhtaç olduğu ve ne kadar fazla elde edilebilirse o kadar makbuliyet derecesinin arttığı bir husus, bu alanda bir takım kardeşlerimizin hususi çabalarıyla kendilerini geliştirdiklerini görüyor ve seviniyoruz, elhamdülillah!

Altınoluk: Muhterem hocam, yine sorulan soruları göz önünde bulundurduğunuzda “toplumun İslam’la ilişkisi şuraya gidiyor” gibi bir kanaate varıyor musunuz?

Yıldırım: Tabi buna belki biraz önce de cevap vermeye çalıştık, ama şunu söylemek isterim, insanlar artık sorgulamayı tercih ediyorlar. Yani, Elhamdülillah toplumumuzun hemen hemen tamamı Müslüman fakat bu “Müslümanım söylemi” hayata, pratiğe ne kadar yansıyor, bu gittikçe sorgulanmaya başlıyor. Bunda çok önemli etkenlerden bir tanesi de memleketimizdeki genel teveccühün İslamileşme doğrultusunda olması. İnsanlarımız İslam’ın artık rahat konuşulabiliyor olmasından hareketle bir takım şeyleri daha iyi öğrenmek istiyorlar. Belki hiç farkına varmadıkları, hiç gündeme almadıkları şeylerle ilgili bir anda ortaya çıkan tartışmalar onların bu konulara daha detaylı bir şekilde girmelerini temin ediyor. Mesela son günlerde ortaya çıkan satranç meselesi ile bir takım oyunlardaki hükümler konuşulur hale geldi. Belki bugüne kadar dinin bu konularda görüşü var mı, yok mu diye farkında olmayan kimseler bu tartışmalarla bu noktalarda da aydınlanma imkânı buluyorlar. Bu gibi noktalarda aşırılıktan korunmaya çalışıyorlar. En son derslerimizin bir tanesinde satrançla ilgili belli şartlar çerçevesinde bunun uygun olabileceğini, bunlardan bir tanesinin de bağımlılık yapmayacak düzeyde olmasının gerektiğini söyledik. Hakikaten bazı şeyler bağımlılık aşamasına gelince fıtraten de insanlar için aşırılık meydana getirebiliyor. Bu konularla ilgili gündem İslamî konuların konuşulduğu, tartışıldığı bir gündem olduğu sürece insanlarımızın ilgi ve alakalarının arttığını görüyoruz. Eskiden mesela, miras meseleleri ile ilgili insanlar korka korka bir şeyler sorarlarken bugün “Ben helal yemek istiyorum diyor, mirası da Rabbimin Kur’an’ın da emrettiği gibi bölüşmek istiyorum” diyor. Bir şeyin yasal olması onun helal olduğu anlamına gelmiyor. Eğer bir hakkın kaynağı Cenab-ı Allah değilse yasaların o hakkı size vermesi onun helal olması anlamına gelmiyor. Dolayısıyla artık insanlarımız meşruiyeti Cenab-ı Allah’ın iradesinde arıyorlar. Eğer Rabbim böyle irade etmişse, böyle murad etmişse, bana düşen ona uymaktır noktasındalar Elhamdülillah. Bu da tabi toplum olarak İslamî seviye açısından önemli bir merhaleyi kat ettiğimizi gösteriyor.

Altınoluk: Efendim, malumlarınız “muamelat” bir Müslüman kişiliğin, iman, ibadet, ahlak gibi ana teşekkül alanlarından birisi. Belki de İslamî kişiliğin aşınmasının en görünen kısmı da o alanda gerçekleşiyor. Soru şu: Neden böyle bir aşınmaya maruz kalıyoruz? Ve bu nasıl önlenir?

Yıldırım: Tabiî din bir bütün, en önemli unsur da dini hayatımız içerisinde ahlak meselesi. Hazreti Peygamber aleyhissalâtü vesselam Efendimiz “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyuruyor. Ahlakın en temel unsuru, insan kendisine nasıl muamele edilmesini istiyorsa başkasına öyle muamele etmeli. Yine inancımızın en temel kaidelerinden bir tanesini Efendimiz Aleyhissalâtü vesselam; “Bir mümin kendisi için sevdiğini kardeşi için sevmedikçe iman etmiş olamaz”, sözüyle ortaya koyuyor. Dolayısıyla nasıl muamele görmek istiyorsak başkalarına da öyle muamele etmemiz gerektiğini, dinimiz bir iman şartı olarak ileri sürüyor. Yani ben Müslüman olabilmek için mü’min olabilmek için, gerçek manada imanı elde edebilmek için kendime yapılmasını uygun gördüğüm, razı olduğum muameleyi kardeşime yapmak durumundayım. Aksi halde benim imanla ilgili bir problemim var demektir. Bu yönüyle baktığınızda aslında muamelat dediğimiz yani insanî ilişkiler alanı dinin kendisini oluşturmaktadır. Nitekim “eddînü el-muamele” denilmiştir. Din insanî ilişkilerdeki kalitedir, insanlar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkar.

Bu meyanda olmak üzere Hz. Ömer Efendimiz’in huzurunda bir kimseyle ilgili tezkiyede bulunulduğunda, “Sen o kimseyi nereden tanıyorsun, neye göre referans oluyorsun da tezkiyede bulunabiliyorsun” diye soruyor. “Onunla bir yolculuk yaptın mı? Ticaret yaptın mı? Alacak verecek ilişkisi içerisine girdin mi? Komşuluk yaptın mı” gibi sorular yöneltiyor. Ve devamında “Belki de sen başını sallarken, eğilip kalkarken ki hareketlerini görerek iyidir, güzeldir, iş yapılabilir diye referansta bulunuyorsun” diyor. Bakınız “namaz kılıyorsun” ifadesini bile kullanmıyor, belki sen onu başını sallarken gördün diyor. Niye? Çünkü namazın kâmil manada kılınabilmesi, kişinin Rabbi ile olan ilişkisini sağlam tesis edebilmesi için insanlarla olan ilişkilerinde bir kalite yakalaması, bir kıvam yakalaması gerekli.

Bakın çok enteresan bir hadis-i şerif var. Efendimiz Aleyhissalatü vesselam bir adamdan bahsediyor. Diyor ki, sahabe efendilerimize: “Müflis, iflas etmiş kişi kimdir?” Sahabe-i kiram Efendilerimiz de “Ya Rasûlallah! Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, bize göre müflis çok serveti olup ta, servetini kaybeden kimsedir” diyorlar. Hazreti Peygamber aleyhissalatü vesselam Efendimiz “hayır” diye karşılık veriyor. Bir adamdan bahsediyor… Dini alan, yani eğer namaz, oruç, zekât dini alanı teşkil ediyorsa veya ibadet cihetiyle bu insanın ibadeti tam, yani Allah’la olan ilişkisinde problem yok, namazını kılmış, orucunu tutmuş, zekâtını vermiş, Allah’la olan sayfası bembeyaz, bütün yükümlülüklerini yerine getirmiş ama insanlarla olan muamelesinde, ilişkisinde problemi var, ona sövmüş, buna kötü söz söylemiş, o gelmiş sevabından almış, bu gelmiş sevabından almış, bütün sermayeyi tüketmiş… Elinde avucunda sıfır kalmış, hatta daha hakkını alamayan varsa onlardan da günah yüklenmiş. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde Allah kendisine şirk koşulması haricindeki günahları affeder, dilediklerini affeder, dilediği günahı bağışlar, buyruluyor. Ama Efendimiz (s.a.v.) “kul hakkı müstesna” diyor. Kul hakkı dediğiniz insani muamelelerde hanımına nasıl davranıyorsun, hanımsa kocasına nasıl davranıyor? Müşterine nasıl davranıyorsun, satıcıya nasıl davranıyorsun, borcunu zamanında ödüyor musun? Ödeme imkânın varken borcunu ödememezlik yapıyor musun? Efendimiz aleyhissalatü vesselam “Borcunu ödeme imkânı varken ödemeyen zalimdir” diyor. Dolayısıyla insan kalitesi, Müslüman, Mü’min kalitesi insani ilişkilerde kıvam kazanmayla ancak mümkün oluyor. Muamelat dediğimiz bölüm insanın dışa yansıyan bölümü. Orada problem varsa muhakkak içte de problem vardır. Çünkü dış için aynasıdır.

Meşhur bir reklam var, “itimat kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim” şeklinde… Meşhur bir markanın kurucusunun sözü bu... Burada Müslümanın söylemesi gereken, yapması gereken şey, itimat kaybetmektense - imanın itimat ile bağını üstte belirtmiştik - iman kaybetmektense zarar etmeyi tercih ederimdir. Yani eğer yalan söyleyerek, yalan üzerinden kâr elde edecekse bu ona helal olmaz. Sonra biz Müslüman olarak biliyoruz ki, bize gelecek olan her halükarda gelecek, dolayısıyla o geleni helal yollarla elde etmiş olmak önemli.

Altınoluk: İslami bilgilenme alanında muamelat öğretimi – eğitimi için önce aile ortamında, sonra camilerde, Kur’an kurslarında, okullarda ve bu alanların kapsayamadığı daha genel kitleler için medyada ne tür tedbirler alınabilir?

Yıldırım: Geçen Ankara’daki bir okulla alakalı çok güzel bir haber vardı. Yani okul kantinin kantincisiz işletilmesi meselesi. Çocuklara güvenmiş okul idaresi, kantine malları koymuş. Gelen oradaki vezneye parasını bırakıyor. Dolayısıyla bu pratik uygulamayı çocukluktan itibaren yapmamız lazım, insanımıza güvenmemiz lazım, çocuklarımıza güvenmemiz lazım. Bizim kültürümüz sadaka taşlarının olduğu bir kültür. Sadaka taşları camilerin avlularında, tenha yerlerinde bulunur. Akşam ve yatsı namazlarında insanlar buraya ellerini koyarlar kimi sadakasını bırakır, kimi ihtiyacı olan miktarı buradan alır. Kimin aldığı görünmez, kimin verdiği görünmez. Bu itimat meselesi kayboldu mu, o zaman toplumdaki dengeler sarsılmaya başlıyor.

Aileden başlamak üzere okul hayatında, özellikle de iş hayatında itimada dayalı, güvene dayalı, insanların birbirlerini kendileri gibi düşündükleri, kendi menfaatlerini korudukları gibi koruyacak bir ortam oluşturulmalı.

Bakın Ebu Hanife Hazretlerinden bir misal verirler. Ebu Hanife Hazretleri işte bugünün ifadesiyle tekstil ile meşgul olan bir tüccar aynı zamanda. Bir kadıncağız onun mağazasına kumaş getirir. O günlerde herkes kumaşı kendi evinde, tezgâhında dokuyor, ihtiyaç fazlasını götürüp satıyor. Ebu Hanife Hazretleri, “ne kadar bunun ücreti” der, “100 dirhem” der kadın. Ebu Hanife Hazretleri “fazla eder” der. “200 dirhem” der kadın, “fazla eder” der, “300 dirhem”, “fazla eder”, 400 dirheme de “fazla eder” deyince Ebu Hanife Hazretleri, kadın “siz benimle dalga mı geçiyorsunuz”, der. “Hayır” der Ebu Hanife Hazretleri… Bir bilirkişi çağırırlar ve bilirkişi kumaşa 500 dirhem bedel biçer. Ebu Hanife Hazretleri de kumaşı 500 dirhemi ödeyerek satın alır. Burada kadının piyasayı bilmemesinden istifade etmek gibi bir densizlik asla aklına gelmez. Niye? Çünkü büyük imam 400 dirhem kazanmak için dinin tehlikeye atılmayacağını bilir.

Biz her yaptığımız alışverişten Allah’ın huzurunda hesaba çekileceğimizi düşünecek olursak, orada vereceğimiz hesap hassasiyetini bugünden burada gösterebilirsek ve bu yönde çocuklarımıza örnek olabilirsek bu bir toplum olarak kazancı hepimize dönük olarak elde edeceğimiz çok güzel bir sonuç olmuş olur. İnşallah bir an, bir müddet, bir dönem kesilen bu erdem anlayışı tekrardan güzel örneklerle neşv-ü nema bulur.

Burada tabii en önemli olan şey de güzel örneklerin yayılması. Maalesef bugün medyamızda hep saçma, kötü örnekler reklam ediliyor, onlar öne çıkarılıyor. Dolayısıyla sanki bütün erkekler, kadınlara şiddet uyguluyormuş gibi, bütün satıcılar sanki müşteriyi aldatıyormuş gibi bir hava oluşturuluyor. Hâlbuki kötünün reklamı yapıldıkça bu kötülüğün yayılmasına zemin hazırlayacaktır. Kuran-ı Kerim, “Müslümanlar arasında kötülüğün yayılmasını isteyenlere dünya ve ahirette elim bir azap vardır” diyor. İyiliği yaymaya, iyi örnekleri görünür kılmaya çalışmalıyız. İyilik görünür hale geldikçe artacaktır. Tam aksine kötülüğün kötü olanın dillendirilmemesi gerekiyor. Elbette ki kötülüğün cezasız kalmaması lazımdır. Gerekli mercilerde mahkemelerde, polis nezdinde karşılığını bulmalı, ama bunlar toplumda gündem haline getirilmemeli. Çünkü ne kadar konuşulur hale gelirse o kadar çok tatbik edeni, uygulayanı artıyor maalesef. Müslüman olarak Müslüman toplumda iyiliğin görünür hale gelmesine kötülüğün ortadan kalkmasına gayret etmeliyiz. İnşallah Cenabı Allah bu gayretlerimize bereketler lütfeder.

Comments are closed.