Muhâsebe Disiplini

Muhâsebe Disiplini - Ahmet Taşgetiren

Sayı : 366 - Ağustos 2016


“Ben Müslümanım” demek, bu dünya ve ebedi hayat için pek çok şeyi teahhüd etmek anlamına geliyor.

“Ben Müslümanım” demek, en önce “Asıl hayat ahiret hayatı” temel bilgisini hiçbir zaman unutmamak ve o “Asıl hayat”ta “Ebedi” bir mutluluğu kazanabilme aşkını, cehdini, bütün ruh ve bedenimizle idrak edip, ona göre yaşama kararlılığını kuşanmak anlamına geliyor.

Bu, öyle dilimizle ifade edildiği kadar kolay bir kararlılık değildir.

Sürekli diri tutulacak, bunun için de kalbi bir hassasiyet ve idrakle beslenecek olan bir ruh durumudur.

Bunun için “Son nefes duyarlılığı” olmazsa olmazdır.

O bir hayat disiplini haline dönüşürse, Müslüman “Ya şu an son nefesimse” gibi sürekli teyakkuz halinde olur. Çünkü son nefes bildirilmemiştir ve son nefesin “Müslüman olarak ölebilme” halinde gerçekleşmesi, Müslümanın ruh dokusunun esasını teşkil eder.

Müslümanın, hayatının her alanına bakması gerekir bunun için. Bir radar gibi bakar Müslüman zahiri ve batıni hayatına. Yani kalbine ve amellerine. Yani “Oraya Rabbim baktığında ne görüyor?” sorusu, Müslümanın içinde deveran eden bir sorudur. Niyetlerine bakar, amellerine bakar, niyeti ile ameli arasındaki mutabakata ve bu mutabakatın Halik-ı zülcelali hoşnud edecek vasıfta olup olmadığına bakar.

Hayatın her alanına bakabilmek, orası için belirlenen “Hududullah”ı ve Rasulullah aleyhissalatü vesselamın o “Hudud”u kendi hayatında nasıl örneklediğini bilmeyi gerektirir.

Hududullah’ı ve Rasulullah’ın o ölçüleri nasıl ete kemiğe büründüğünü bilmeyen birisinin, kendinde neye bakacağını ya da neyi nasıl göreceğini bilmesi de mümkün değildir.

Belki de şu anda Müslümanların en önemli problemlerinden birisi “Muhâsebe disiplini” icra edecek bir donanıma sahip olmamasıdır. Diyelim bir “Muhâsebe”ye davet ettiğinizde, kendi halinden memnun olan birisinin “Bende ne var ki?” gibi bir cevap vermesi son derece tabiidir. Kur’an’ı ne kadar biliyoruz, Rasulullah’ın örnek hayatını ne kadar biliyoruz ve hem ferdi anlamda hem ümmet planında hayatlarımıza bakarken, İlahi disiplinle – Rabbani ölçülerle hayatlarımız arasındaki uyumun veya uyumsuzluğun ne kadar farkında olabiliyoruz?

“Muhâsebe” dediğimizde alt alta sıralayabileceğimiz o kadar soru var ki:

-Belki de işe “Ben Müslüman mıyım?” gibi sarsıcı bir soru ile başlamak gerekiyor. Çağdaş bir çok ilim ve fikir adamımız bu başlık altında kitaplar yazdılar ve kendi şahsiyetleri yanında bütün bir ümmet hayatını sorguladılar. “Ben Müslüman mıyım?” sorusuna hep, her an, ve kalbimizin bütün dokularının katıldığı heyecanla “Elhamdülillah” diye cevap verebilmek belki de “Muhâsebe”nin esasını oluşturacaktır.

-Namazlarımız namaz mı diye soralım mesela. Rasulullah (s.a.v.) gördüğünde “Namazın olmadı” demesinden endişe ediyor muyuz? Kiramen katibin melekleri onları namaz olarak yazıyorlar mı? Ahirette yüzümüze çarpılacak bir yara var mı namazlarımızda? Namazlarımız hayatımıza günün beş vakti “Allah ile beraberlik idraki” taşıyor mu?

-Kelime-i şehadetimiz diriliğini koruyor mu? Onu aşk ile şevk ile okuyarak girdiğimiz İslam dairesinde hep aşk ile şevk ile okumaya devam ediyor muyuz?

-Sevgilerimiz “Allah sevgisi”ne merbut sevgiler mi? Öfkelerimiz “Müslüman öfkeleri” mi?

-Aile hayatımıza baktığımızda en mutmain halimizle ailenin bütün azaları olarak “İslam ailesi”nin kodlarını taşıdığımızdan emin olabiliyor muyuz?

-İş hayatımıza baktığımızda bütün rollerde “Müslüman kimliği”nin gereklerini yaşayabiliyor muyuz?

-Muhâsebenin “İslam izzeti” konusu ne durumda? Şairin “En aziz ümmet Muhammed ümmetiydi” dediği zamanlar bugünkü zamanlar mı? Neyi kaybettik de ne olduk? Ümmetin mevcut mazlumiyetinin, Müslümanların Müslümanlık kaliteleri ile alakası ne?

-Kas gücünden devlet gücüne kadar bütün safhalarda, güç sahibi olduğumuzda “Gücün imtihanı”nın farkında mıyız?

-Terör neden üzerimize bulaştı da bir türlü atamıyoruz? Nasıl çalındı çocuklarımızın yürekleri, hangi anaforda darmadağınık oldu kişilikleri?

-İlimle alakamız ne? Hayatın bütün alanlarında insanlığın önünü aydınlatacak bilgi üretebiliyor muyuz?

-“İslam’ın rahmet insanı”nı nasıl yeniden koyacağız insanlığın önüne? İnsanlığın İslam’a, Rahman’ın çağrısına susadığı bir gerçekse, hangi Müslüman’ı göstereceğiz, “İşte İslam’ın güzelliğini kuşanan bir Müslüman” diye? Müslüman anne, baba, evlad, kadın, erkek, genç, yaşlı, yöneten yönetilen, işadamı, işçi, zengin, fakir... İnsan... Nasıl bir insan kalitesi sunacağız insanlığın önüne?

İslam bir hayat manzumesidir. “Amentü”den başlayıp nefes alıp vermeye kadar bütün hayat kıvrımlarında “Yaradan” ile alakayı unutmadan yaşanacak bir hayat manzumesi. İster her nefes alıp verme için şükrü hatırlamayı dikkate alalım, ister devlet yönetmeyi, ister canlı-cansız her şeyin hukukuna riayeti... Tebessüm de bir ölçüye bağlanmış, kaş çatmak da, öfke de... Öfkeyi yanlış kullanmak da problem, Allah’ın hukukuna riayetsizlik söz konusu olduğunda öfkesiz olmak da... Sevmenin de ölçüsü var, nefret etmenin de...

Hepsi “Ben Müslümanım” teahhüdünün içinde. Onun için “Ben Müslüman mıyım?” sorusu, bugün her birimiz için hayati önem taşıyor.

Netice itibariyle kendimize “Hayatımız”ın bütün alanlarının madde madde alt alta sıralandığı bir “Muhâsebe defteri” oluşturmamız ve her gün, onun artılarına eksilerine bakmamız lazım. Muhâsebe disiplinini kaybeden, hesap defterine bakılacak zaman geldiğinde, alacaklılar kapıya dayandığında ve ortaya yığılan artılar eksiler tarafından kemirilip tüketildiğinde iki yakasını bir araya getiremez. Sonuçta “Oku kitabını” denecek ya da “Seyret filmini.” Yüzümüzü ak çıkaracak bir an olmalı o an. “Vayyy, dememeli insan o gün, bu kitaba ne oluyor ki büyük küçük hiçbir şeyi ihmal etmemiş, hepsini teker teker saymış, vayyy!”dememeli. Malik-i yevmiddin olan zülcelalin “Ey itmi’nana ulaşmış kişi” diye hitab edeceği bir “nefsi kıvam”a sahip olmalı insan, ve “Gir kullarımın arasına, gir cennetime” diyeceği bir insan olmalı.

Comments are closed.