Muamelatsız Tasavvuf?

Hâcegandan Mektuplar - Prof. Dr. Süleyman Derin

Muamelatsız Tasavvuf?

Sayı : 372 - Şubat 2017


İslam’da din anlayışı sadece ibadetlerden ve itikattan müteşekkil bir yapı değildir. İbadet ve itikada ilaveten insanın diğer insanlarla ve toplumla ilişkisi de İslam tarafından tüm detayı ile bizlere ulaştırılmıştır. Laikleşme süreci bugün toplumun kafasında tüm dinleri mistik bir hale getirmiştir. Yani din dediğin sadece ilahi ve deruni ibadet tarafı olan bir yapıdır, kulların kendi aralarındaki ilişkilere müdahale etmez, bunlar dünyevi konular olup insanlar kendi keyiflerince bu sahada kurallar koyabilirler. Hâlbuki tarih boyunca Hak dinler insanlar arası her tür ilişkiyi hukuk boyutunda da ele almıştır. Ne var ki son birkaç yüzyıldır ortaya çıkan seküler ve materyalist anlayışlar sonucunda dinler insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemekten vazgeçmiş veya vazgeçmek zorunda kalmıştır. Dini açıdan bu olumsuz gelişmelerde en büyük rol din adamlarının hatalı tutumları, kendi heveslerine uyarak dinin ahkâmı ile oynamalarıdır. Yahudilikte olduğu gibi din adamları muamelatı içinden çıkılmaz bir kurallar yığını hale getirmiş, Hristiyanlıkta olduğu gibi bazen de din sadece kiliseye hapsedilmiştir. Allah’ın hakkı Allah’a, Sezar’ın hakkı Sezar’a şeklinde özetlenen bu anlayışta dinin muamelat tarafı büyük oranda ortadan kaldırılmıştır.

İslam ne anlamsız kurallar yığını ne de hayatın dışında münzevi bir dindir, hayatı tüm boyutları ile kuşatan son ve mükemmel dindir. Bizim ana konumuz olan İslam’ın ihsan manasına tasavvufi boyutu muamelatsız yaşanamaz. Zira Peygamber Efendimiz toplumdan uzaklaşarak manastırlarda veya dağ başlarında din adına münzevi bir hayat şeklini yasaklanmış “La ruhbaniyyete fil İslam-Dinde ruhbanlık yoktur” buyurmuştur. Bu durumda tasavvuf yoluna girmiş olan salik alış-veriş, evlenme gibi her konuda insanlarla ilişkilerin kurallarını güzelce öğrenmeli ve hayatında uygulamalıdır. Muamelatı olmayan bir sufi düşünülemez.

Hz. Ömer Efendimiz bir insanın dindarlığını ölçerken onun muamelatına bakılmasını tavsiye eder. Zira iman kalptedir ve onun içinde ne olduğunu bilmek ancak Rabbimize mahsustur. Ama her kap içindekini sızdırdığından, kalpteki iman da etkisini uzuvlar üzerinde gösterecektir. Bu sebeple Hz. Ömer (r.a): “Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız, konuştuğunda doğru söylüyor mu? Kendisine bir şey emanet edildiğinde ona riayet ediyor mu? dünya ile meşgul olurken helal ve harama riayet ediyor mu? Ona bakınız.” tavsiyesinde bulunmuştur. Doğruluk, emanet gibi vasıfların tümü başkaları ile olan ilişkilerimizde ortaya çıkan davranış biçimleridir.

Dinlerin Allah ile olan ilişkiyi ibadet boyutunda düzenlemesini tüm sistemler normal karşılar. Dinin öncelikle vazifesi budur ve en laik olan kimseler bile dinin bu yönüne itiraz etmezler. Hatta sufilerin bu boyuttaki dindarlığına hayranlık ile bakar ve bunu teşvik de ederler. Bu hususta sıkıntı dinin muamelat konularını ele almasında ortaya çıkmaktadır. Biz bu yazımızda bu aşırılıklari sufilerin ve özellikle İmam Rabbaninin verdikleri cevaplarla tahlil etmeye çalışacağız.

Dinin muamelatını önemsemeyerek onu ritüellere indirgeyen kesimlere sufiler ibahiyyeci ismini verirler. İbahiler ibadetleri kabul etmekle beraber bunun dışında her şeyin mubah olduğunu söyleyen kimselerdir. Bu tür kesimlere göre maazallah her tür haramı işlemek caizdir, şeriat avam içindir, arif sufi şeriat ile mukayyet değildir. Tasavvufun bu yorumu maalesef günümüzde son derece teşvik edilen bir hayat tarzı haline gelmiştir. Zira kapitalist felsefe ile yaşayan insanlar toplum ve para ile olan ilişkilerinde dinin kurallarını menfaatlerine ters bulmaktadırlar. Durum böyle olunca muamelatı olmayan, sevgi, aşk, müzik ve sema bağlamında bir manevi hayat nefislerin hevasına son derece uygun düşmektedir. Bu tasavvuf anlayışında dinin yasakladığı içki, zina, faizin ya tümü veya bir bölümü tedricen normalleşmektedir. Tasavvuf insanın dış dünyasında değil, sadece kalbinde yaşadığı manevi hazlardır. İmam Rabbani bu tür sapık bir tasavvuf anlayışına temelden karşı çıkar. Ona göre haramları ve helalleri yani muamelatı belirleme işi sufilerin elinde değildir, sufi bu hususta dinin zahiri kısmının yükünü üzerine alan fakihlere uymak zorundadır, evet sufiler kalbin amelleri ile meşgul olurlar, riya, ihlas, rıza, tevekkül gibi kalp ile yapılan amelleri daha çok işlerler, ama bu sahayı aşarak muamelatı değiştiremezler:

Sufilerin uygulamaları bir şeyin helal veya haramlığı noktasında delil olmaz…Bu sahada muteber olan İmam Ebu Hanife’nin, İmam Ebu Yusuf’un ve İmam Muhammed’in sözleridir. Şibli ve Ebu Hüseyin Nuri (gibi meşhur sufilerin) sözleri değildir. Allah Teâlâ hepsine rahmet etsin.

Bugünün bazı nakıs sufileri, sema ve raksı kendilerine din ve şeriat haline getirmişlerdir. Bu noktada şeyhlerinin uygulamalarını delil kabul etmişler ve bu işleri kendileri için Hakk’a ibadet olarak kabul etmişlerdir. “Onlar, dinlerini boş iş ve oyun edinmiş kimselerdir.” (Enam, 70)

İmam’a göre tasavvufu sadece raks, sema, zikir ayini gibi gören, kullar ile olan ilişkilerde fıkhın muamelatına uymayan kimseler sufilerin başıboşlarıdır ve ayette buyrulduğu üzere bunlar dini boş iş ve oyun eğlence haline getirmişlerdir. Zira nefis zevkin her türünü yaşamak ister, kendi şehvani arzularına set çekilmediğinde dine bile taraftar olur, ama böyle bir dindarlık gerçekte nefsin elinde köle olmaktır.

Bu durumda İmam Rabbaniye göre tasavvufun amacı fıkhın emirlerini keyfimizce değiştirmek değil aksine onları severek, inanarak ve kolayca hayatımıza uygulamaktır:

Tasavvufun bir diğer maksadı da amelleri rahat ve kolay bir şekilde yapmak, nefs-i emmâreden kaynaklanan tembellik, inat ve zıtlaşmaktan kurtulmaktır. (266. mektup)

İmam-ı Rabbânî’ye göre sufiler bırakın haram işlemeyi, harama düşmek korkusu ile mubahlardan bile uzak durmaya çalışırlar. İmam Rabbaninin ölçülerinde tasavvuf, haram ve şüphelilerden kaçmak dini takvâ ve verâ makamında yaşamak, haram olmasa  bile nefsaniyeti artırdığı için mubahları azaltmaktır:

Mubahları işleme konusunda dizginleri gevşek tutmak insanı şüpheli olanları işlemeye götürür. Mubahları, alabildiğine yapan kimse, şüpheli olanları işlemeğe başlar. Bunlar ise, harama yakındır, ‘kim korunun etrafında dolaşırsa içine düşmesi an meselesidir.

Muamelat konusundaki başka bir yanlış tutum ise daha çok tasavvufa karşı olan kesimlerde görülür. Bu kesimler dini tamamen zahire indirgerler, insanlarla olan ilişkilerinde sadece kuralların zahirine uyup kalbi ihmal ederler. Sufilerin muamelat ilmini organize eden fukahaya en ciddi eleştirileri buradan gelmektedir. Evet, Allah ve kullar ile olan ilişkilerimizde şekil çok önemlidir, ama ruh kaybedildiği zaman şekil tek başına fayda etmez. Kalbin eşlik etmediği bir muamelat bizi sadece bu dünyada kurtarır, ahirette bundan fayda göremeyiz. Hadiste de belirtildiği üzere ihlas olmaz ise başkalarına infakta bulunmak, insanlara ilim öğretmek hatta onlar için can vermek bile Hak katında bir mana ifade etmez. Hâlbuki bu üç husus insanlar katında en şerefli işlerdir. Toplum için para harcayan, onlar için canını veren kimseden daha asil kim olabilir.

Nasıl ki bazı kesimler tasavvufun içini mistik ritüeller ile boşaltmaya çalışıyorsa, bazı ilim erbabı da fıkhın içini maneviyattan boşaltma hevesindedirler. İnsanlar arası ilişkilerde sevgi, merhamet, ihlas, irfan, hüsn-i niyet gibi konuları yok sayar isek fıkıh kuru bir kurallar bütünü olur. Bu sığ anlayış o hale gelir ki bir Müslüman başka bir Müslümana Allahu ekber diyerek silah çekebilir, diğeri de kelimi şehadet getirerek can verebilir. Bugün İslam âleminde bir ur gibi kök salan bazı sapık hareketler maalesef dini kalp olmadan yaşama gayretlerinin beyhude sonucu değil midir? İşte tasavvuf dinin muamelat boyutuna bu farkındalığı getirir, Yaratandan ötürü yaratılana sevgiyi tavsiye eder. İnsanlarla olan ilişkilerimizde Allah’ın bizi gördüğünü bir an olsun unutmamamızı bize öğretir.

İmam Gazali İhyanın ilk bölümü olan ilm babında bu konuyu derinlemesine ele alır ve sahabenin bizden farkının fıkhı detaylı olarak bilmelerinde değil, dinin ruhunu anlamalarında yattığını ifade eder. Ashab dini ihsan boyutunda yaşadığı, kalplerini tezkiye ettikleri, ruhlarını tasfiye ettikleri için ulaşılamaz mertebelere ulaşmıştır. Hatta tüm mezhep imamlarımız da fıkhi bilgilerinden çok dini yaşamadaki hassasiyetleri, takva, vera ve nefis tezkiyesindeki önderlikleri ile imam olmuşlardır. Ne yazık ki daha sora gelen ilim erbabı kimseler mezhep imamlarının bu manevi-deruni boyutunu ihmal etmişler sadece onların fıkıh-muamele yönlerini öne çıkarmışlardır. Böylece dini en güzel şekilde tüm boyutları ile anlama manasına gelen fıkhın tefakkuh manası unutulmuş, dinin zahir-batın dengesi kaybolmuştur.

Netice olarak muamelat olmadan tasavvuf olamayacağı gibi tasavvufi derinlik olmadan da fıkıh ve muamele ilimleri olamaz. Allah Teala’dan niyazımız bizleri her iki ilmi birleştirmeye nasip etmesidir. Amin.

Comments are closed.