Metin Merkezli Din Algısının Açmazları

Metin Merkezli Din Algısının Açmazları - Şemseddin Kırış

Sayı : 380 - Ekim 2017


Bu yazı, Caner Taslaman- Ebubekir Sifil tartışmasını izlememden sonraki duygu/düşünce ortamında doğmuştur. Tartışmayı izledikten sonra Caner Taslaman’ın temsil ettiği modern yaklaşım ile “böyle bir tercihte bulunmayan” Ebubekir Sifil’in temel yaklaşım farkı nedir diye sordum ve düşündüm. Spesifik konuların anlaşılmasından önce “temel yaklaşım farkının” anlatılmasının daha uygun olduğu fikri ağır bastı. Modern bakış açısını temsil ettiklerini söyleyenlerin farkında olarak ya da olmadan değirmenine su taşıdıkları tasarı, Protestanlıktaki gibi “metin merkezli bir din algısı” inşasıdır. Metin merkezlilik, pratikte ve sonuçta normsuz bir din algısını desteklemektedir. Metin merkezli din algısının yol açtığı sonucu Şinasi Gündüz bir yazısında şöyle tasvir etmiştir:

“Dini anlama ve yaşamada yalnızca kutsal metin yani Kur’an merkezli bir anlayışı esas almak ve başta Sünnet olmak üzere diğer referansları dışlamak, mevcut sosyal ve siyasal yaşamın tesisinde birey ve toplumla İslami geleneğin bağını koparmak gibi fiili bir durum oluşturmaktadır”1. Luther öncülüğünde başlayan Protestan hareketin sloganı olan cümle “Sola Scriptura” idi. Yani “yalnızca metin”…

Burada modern yaklaşımın farkını, “çarpıcı” biçimde aksettiren Hasan Onat’ın “Din, Sorun Olmaktan Nasıl Çıkar?”makalesinin konunun daha iyi anlaşılması bakımından anılmayı hak ettiğini söylemeliyim2. Yazar, sözü geçen makalede Müslümanların çağımızda içine düştükleri sorunlardan çıkış yolu olarak metin merkezli bir din anlayışını önermektedir. Makalede yazarın temel tezlerini “meâlen” şöyle özetlemek mümkündür:

“İslam bir sorun, neden bir sorun? Çünkü, İslam bu çağa dönük aktif bir şey söyleyemiyor, Müslümanlar, bilimde, sanatta sporda yeni bir şey üretemiyor. Fıkhın ve mezheplerin sembolize ettiği geleneksel İslam’ın normları, bu çağın normlarına uymuyor. Buna çözüm bulmamız lazım. Çözüm önerisi “Kur’an’ın salt metni ile Kur’an’ın salt metnine arz edilmiş, akıl kriterlerinden geçirilmiş hadis salt metinlerinin, aklı esas alarak yeniden yorumlanmasıdır. “İslam fıkhı ve mezhepler, sonuçta salt vahiy değil, insan zihninin ürünüdür”. Salt vahiy Kur’an’ın salt metnidir. Kur’an’ın salt metni ile “aklımızın ürününü” birleştirirsek ortaya çıkan sonuç, “çağdaş normlarla” uyum sağlar, belki bu yolla Müslümanların kendilerine “özgü” bir demokrasi modelleri bile olabilir.”

Dikkat edildiyse modern bakış açısında sorun olan mesele, “dinin normatif yanı”dır. Normatif, yani “kural koyucu” yanı. Din, normatif olmasaydı, kültürel bir fenomen olsaydı, sorun olmayacaktı. İslam özelinde konuya baktığımızda “el- kitab” norm, “es- sünne” içinde dînî norm taşıyan formdur. Kur’an, okunan(el- Makrû) ve metinleşen (el- Mushaf) el- kitâb’dır. Kur’an- sünnet kavramsallaşması modern zamanlarda ortaya çıkmıştır. Kadim geleneğimizde Kur’an- sünnet, değil, kitab- sünnet deniliyordu. Kur’an- sünnet kavramsallaşması, metin merkezli bir din anlayışından neş’et etmiştir.

Dini metinlerle aramıza, insan toplum ve tarihi verilerin de girmesi, birden çok anlama gelebilme seçeneklerini makul, anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir seviyeye indirmektedir.

Salt metinler üzerinden yapılan okumalarda sübut ve delâlet tartışmaları eksik olmamakta, bu durum dinin pratiğe dökülmesini olumsuz etkilemektedir.

Kadim geleneğimizde metnin uygulamayı, uygulamanın metni tamamladığı bir anlayış hâkimdi. İnsan yetiştirme dediğimiz süreç, salt metin üzerinden değil uygulamanın (mütevâtir amelin) da dikkate alındığı bir anlayışa dayanıyordu. Mütevâtir amelin sonraki nesillere intikâlinde “dini metin” unsuru değil, “insan unsuru” ve yetişmiş insan (alim) unsuru önem taşıyordu.

Doğru olan kavramsallaşma biçimi kitâb- sünnet kavramsallaşmasıdır demiştik. “el- kitâb” dini ve şerî bir maksada dayanan, vahiy niteliği taşıyan “norm” bütünü ise, es- Sünne de el- kitâb’ın uygulamasıydı. el- kitâb’ın ihtivâ ettiği normların maksadlarını ve hikmetlerini idrak edebildiğimiz olabildiği gibi, idrak edemediğimiz de olabilir. Kadim düşünce geleneği bu yaklaşıma dayanır.

Asr-ı saâdette vahyin kontrolünde gerçekleşmiş olan es- sünne, “nebevî sünnet” adını alır, el- kitâb gibi “bağlayıcıdır” ve “norm” hüviyetini taşır. Nebevî sünnetin ruhunu taşıyan sahâbe tatbikâtı da nebevî sünnet gibidir. Yani bağlayıcı yanı vardır. Nebevî sünnet, sonraki nesillere “rivâyet/aktarım” ve “ru’yet/görme” yoluyla intikal etmiştir. Medine ehlinin ameli/ yaşayan sünnet, “ru’yet” yoluyle intikal eden es- sünne’nin tezahürlerindendir. Modernleşmeci tezin özü şudur: Biz, Hz. Muhammed’e ve getirdiği mesajlara saygı duymaya hazırız(?!) da elimizin altında “bağlayıcı olduğu modern yöntemlerle ispatlanmış dini metinler olsun”. Hadisle cebelleşmelerinin asıl nedeni de budur. Hadis, zihinlerindeki din şablonuna uymamaktadır. Zihinlerindeki şablon, modern normlarla uyumsuzluk yaşamayacak bir din algısıdır.

Bugün Batı dünyası toptan Deizm’e yönelmiş tanrısal norm olgusu fiilen yok olmuştur. Mesela on emir sadece Yahudilikte değil, Hristiyanlıkta da “teorik” olarak norm kabul edilir ve geçerliliği vardır. Ancak pratikte bunun tamamen baypas edildiğini söylemeliyiz. Mesela zina etmemek on emir kapsamındadır. Bir örnek vermek gerekirse Danimarka Hükümeti nüfus eksilmesiyle mücadele kamu spotunda Danimarka aile yapısını değil “ilişki” kavramını esas almıştır. “İlişkiye girdiğinizde çocuk isteyin dünyaya gelecek çocuğa devletiniz bakacak” denilmiştir. 2011 yılında Deistik bir mantalite ile yapılan yüz milyonu aşkın insanın izlediği söylenen, “Zeitgeist/ zamanın ruhu” isimli belgeselde sadece Hristiyan teolojisi ile dalga geçilmemiş, on emire de hücum edilmiştir. Hristiyan teolojisinin mitoloji ile izah edilişi gibi on emir de mitoloji ile izah edilmeye kalkışılmıştır. Dünyada bugün egemen olan deistik üst aklın asıl derdi, “tanrısal norm” olgusudur. Tanrısal norm olgusu, çağdaş değerlere “yapısal olarak” uymamaktadır.

Modernleşme tüm dünyada yasa, yönetmelik, tüzük gibi yazılı bağlayıcılık esasını getirmiştir. Mesela “iyi vatandaş”, “örnek vatandaş” üzerinden bir yaşam tarzı algısı ve medeniyet tasavvuru yoktur. Yasa ve yönetmeliklerin ve bunları uygulayan kurumların gücü ve uygulaması esastır. Modern ulus devletin gözünde “kurallara uyma yönü düzgün”, “uygulama yönü bulunan, örnek yönü bulunan” “iyi vatandaşın” , toplumsal düzenin devamı bağlamında –belki bazı kamu yöneticilerinin zevahiri kurtarmak için sarf ettiği göstermelik sözlerin ötesinde- değeri yoktur.

Sünnet, norm taşıyan ve dinde meşru olan, dini örneklik teşkil eden bütün işlerdir. Hadisler, sözünü ettiğimiz dini normları taşıyan arşiv mirasıdır. Sünnetin tek kaynağı hadisler de değildir. Sünnet ile ilgili araştırmaları bulunan Süleyman Nedvî’nin “mütevâtir amel” dediği, Yasin Dutton’un “amel-i naklî” dediği şey de sünnetin kaynakları arasındadır. Mütevatir amel ya da amel-i naklî, rivâyet yoluyle değil de ru’yet yoluyle intikal eden örnek davranışlardır. Hz. Peygamber namaz için “beni nasıl görüyorsanız öyle kılınız”3 buyurmuştur. Bir şeyin delil olması yazılmasına bağlı değildir. Onu adil sika kişilerin nakletmesine bağlıdır…namaz nesilden nesile böyle aktarılmıştır4. Son günlerde “Yahudi namazı” diye bir söylem geliştirilmiştir. Güya Müslümanların namazı Yahudi namazına benzemekteymiş. Namazı öğrenmek için rivâyete ihtiyaç yokmuş. Ru’yet yoluyla yani görerek namazın sonraki nesillere intikali sağlanmış. Bunu iddia edenlerin “atladığı şey”, hadislerle intikal edenin(rivâyet/ aktarım) görerek(ru’yet yoluyla) intikal edeni daima desteklediğidir. Kadim geleneğimizde metin, uygulama ile birlikte bir anlam taşıyordu. İmam Malik, namaz kılanın önünden geçme ile ilgili rivayeti, Medine ehlinin uygulamalarına uygun olmadığı için kabul etmemiştir. Ölünün yerine hac edilebileceği ama yaşayan bir kimsenin yerine hac edilemeyeceğini belirtmiştir. Medine ehlinin ameli böyle olduğu için buna uymayan rivayetleri kabul etmemiştir. İmam Tirmizî, es- Sünen adlı eserine aldığı bütün rivâyetler – iki tanesi hâriç- kendi ifadesi ile “ma’mulün bih/ uygulama ile desteklenmiş” hadislerdir. Mesela yolculuk dışında Hz. Peygamber’in namazda cem yaptığı ile ilgili rivayeti sahih bulmuş ama uygulama/amel ile desteklenmediğini belirtmiştir. Buradan şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Bir hadis teknik olarak sahih olabilir ama bizim bilmediğimiz bir nedenle Müslüman toplum tarafından uygulamaya dökülmemiş olabilir. Bu yüzden hep şunu söylüyoruz: Dini, salt metinlerle değil, metinlerin uygulamayı, uygulamanın metinleri desteklediği bir anlayışla idrâk etmeliyiz. Kadim geleneğimizde olduğu gibi… “Ru’yet” yoluyla intikal eden nebevî sünnet, “mütevâtir amel” dir ve taşıyıcısı, içinde alimlerin de bulunduğu “Müslüman toplumlar”dır. Kadim geleneğimizde mütevatir amel hadisi; hadis, mütevatir ameli desteklemiş, aralarında tam bir uyum olmuştur. Bu açıdan bakıldığında kitâb ile sünnet arasında bir çelişki bulunmamaktadır5. Çelişkiyi, metin merkezli din algısı üretmektedir.

Modern paradigmanın asıl derdi şudur: Çağdaş küresel medeniyet modern normlar getirmiştir ve bu normlar hadislerdeki normlara da mütevatir ameldeki normlara da uymamaktadır. Çağdaş küresel medeniyet kadınların evlenme yaşı, erkeklerin çalışma yaşı, kadının erkekten erkeğin kadından bağımsızlığı gibi konularda sıkı normlar getirmekte ve bu normlar insanları ve toplumları“şekillendirmektedir”. Problem, sünnetin ve sünnetin taşıyıcısı bulunan hadislerin bu normlara uymamasıdır. Farzedelim Hz. Peygamber, eşleri bulunan muhterem validelerimizle bu çağda yaşasaydı, toplum içine çıksaydı, modern paradigma nasıl karşılardı?

Sonuç olarak, spesifik konulara girmektense yaklaşım farkını açıklamamız daha uygun olur kanaatındayım. Yaklaşım farkını tebarüz ettirmemiz için şunu sormamız yerinde olur: Günümüz açısından baktığımızda vahiy, salt dini metinler midir? Hz. Peygamber, vahye muhatap olmuş ve vahiy almıştır. Peki vahyin ontolojisi, Hz. Peygamberden sonra salt metinlere mi geçmiştir? Vahyin ontolojisi salt fiziksel midir? Arı, ilahi vahye muhatap olmuş ama mesela sinek muhatap olamamıştır. Vahyin çıktısı bal mıdır yoksa arı toplumu gibi düzenli ve disiplinli bir toplum olma mıdır? Arı ile sineği birlikte düşünmek ve mukayese etmek gerekir. Arı, toplar, sinek dağıtır, arı faydalı olanın peşinde koşar sinek ise kendi damak zevkine daha tatlı gelenin. Bu yüzden arı daha çok şifâ taşır, sinek ise hastalık.

Dinin dayanakları anlamına gelen “nass” kavramını düşünelim. Nasslar salt fiziksel nesneler midir? Vahyin en bariz çıktısı sahabe adını verdiğimiz, Peygamber eliyle yetiştirilmiş insanlar topluluğudur. Vahyi anlamak için vahyin çıktısına bakmak gerekir. Bu topluluk nasıl yetişmiştir? Vahiy, bu toplulukta nasıl bir fonksiyon icrâ etmiştir. Salt ayet metinleriyle mi, Hz. Peygamber sözleri ve bu sözlerin derlendiği metinlerle mi? Yoksa metinleri de kapsayan insanı ve toplumu kuşatan bir hayat tarzı ile mi? Oturma, kalkma konuşma, aile hayatı, devlet idaresi, ticaret hayatı gibi tüm alanları kuşatan “hayat tarzı”. Vahyin ontolojisi peygamberden sahabeye geçmiş, onlardan da tâbiîn nesline intikal etmiştir. “Tabiin” neslini düşünelim, onları sahabe nesli yetiştirmiştir. Tabiin nesli, salt sahabe neslinin Hz. Peygamberle ilgili aktarımlarıyla mı yetişmiştir? Hayır. Vahyin ontolojisini taşıyan hayat tarzı ile…Vahyin ontolojisi ile…Asıl bilinmesi gereken ve fayda sağlayacak olan tartışma budur. Hz. Peygamber’in hayat tarzının karakteristik özellikleri ve bu özelliklerin bu çağda uygulanabilirliği üzerinde neden durulmuyor? Bu çağ ile çatışma içine giren “bir bütün olarak” nebevî hayat tarzıdır. Yapılması gereken bu ayrışmayı belirgin biçimde açığa vurmaktır. Yoksa deve sidiği, sinek kanadı gibi konularda hadis tartışmalarına girmek değil…

Dipnotlar: 1) Şinasi Gündüz, “Sola Scriptura’dan ‘Kur’an İslamı’na”, kaynak: http://www.haber10.com/yazar/prof_dr_sinasi_gunduz/sola_scripturadan_kuran_islamina-697022 (05.09.2017). 2) Hasan Onat, “Din, Sorun Olmaktan Nasıl Çıkar?”, kaynak: http://hasanonat.net/index.php/35-din-sorun-olmaktan-nas-l-c-kar(05.09.2017). 3) Buhârî, Ezân, 18, Edeb, 27, Temennî, 10; Dârimî, Salât, 42. 4) Yavuz Köktaş, Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak, İstanbul 2017, s. 392. 5) İbn Kayyım el- Cevziyye, İ’lâmu’l- muvakkıîn, Kahire, 1967/1388, I, 176.

Comments are closed.