Mescid-i Aksa’nın Çığlığı ve Ümmetin Suskunluğu

Dünya Gündemi - Beytullah Demircioğlu

Mescid-i Aksa’nın Çığlığı ve Ümmetin Suskunluğu

Sayı : 378 - Ağustos 2017


Küresel gündemde baş döndüren gelişmeler yaşanıyor. Özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk yurt dışı ziyaretini gerçekleştirdiği günden bu yana Ortadoğu daha bir hareketli, daha bir gerilim dolu. Trump’ın ziyareti sonrası patlak veren Körfez’deki kriz kaynamaya devam ediyor. Krizin nereye doğru evrileceği hâlâ meçhuliyetini koruyor… Katar, baskıdan kurtulurken rüzgar tersine mi dönüyor?…

DAİŞ terör örgütü Musul’da yenildi ama Irak’ta savaş bitmiş değil. Hatta daha kapsamlı savaş kapıda duruyor… DAİŞ sonrası Irak için iyimser tahminleri duymak ne yazık ki mümkün olmuyor…

ABD, Suriye’de terör örgütü SDG’ye silah yığmaya devam ediyor. Tüm bu silahların DAİŞ ile mücadelenin ötesinde başka bir hedefe matuf olduğu artık gün gibi ortada…

ABD’nin Suriye’de kurduğu askeri üslerle, PYD unsurlarını Türkiye’ye karşı uzun süre müdafaa etmek için hazırlık yaptığı haberlerini, Trump’ın, Esad rejimine karşı savaşan ılımlı muhaliflere eğitim ve silah temin eden programını bitireceği gibi iddiaları üst üste koyduğunuzda Suriye’deki dengelerde hızlı bir değişimin olabileceğini söylemek mümkün. Tabi bu noktada Türkiye-ABD ilişkilerinin de hızla kırılma noktasına gittiğini bilmem zikretmeye gerek var mı?

Öte yandan Irak’ta ise Kürt Bölgesel Yönetimi ayrı bir maceraya yelken açmaya devam ediyor… Tüm uyarılara rağmen IKBY lideri Mesut Barzani bağımsızlık referandumundaki kararlığını sürdürüyor. 25 Eylül referandum tarihi yaklaştıkça gerilim de tırmanıyor…

- Trump dönemi ile birlikte başlayan ABD-İran ilişkilerindeki gerilim trendi de sürüyor. Trump yönetimi balistik füze programından dolayı İran’a uygulanacak yeni yaptırımları devreye sokma kararı aldı. Buna, İran’ın Devrim Muhafızları komutanının cevabı sert oldu; “Eğer ABD İran’a ve Devrim Muhafızları’na karşı yaptırım uygulamak istiyorsa o zaman bölgedeki üslerini İran’ın 1.000 km uzağına taşımalı”

Bu gerilim nereye kadar tırmanır, ifadelere yansıyan tehditler fiiliyata dönüşür mü? Dönüşürse ne olur? Cevapları ürküten gerçekten zor sorular bunlar?

-Bu arada 15 Temmuz darbe girişimini fonlamakla suçlanan BAE, uluslararası arenada Türkiye karşıtlığını çeşitlendirme arayışlarında. BAE’nin son hamlesi Ermenilerin sözde “soykırım” tezine verdiği destek oldu… İsrail ve darbeci Sisi yönetimi ile ortak hareket eden BAE yönetiminin Türkiye karşıtlığı konusunda bundan sonra atacağı adımlar doğrusu merak konusu. Tabi bu adımlara Türkiye’nin vereceği cevap da…

Kardeşlerinin Katar’ı boğmaya yönelik hamleleri Türkiye’nin attığı adımların da etkisiyle boşa çıkmışa benziyor. Körfez’de tansiyon nispeten düştü ama bu durum başta BAE ve Suudi Arabistan’da Türkiye’ye yönelik ciddi bir hazım problemini de ortaya çıkardı…

-İşgal devleti İsrail ise krizlere gömülmüş, birbirini yemekle meşgul İslam dünyasının içinde bulunduğu fitne ortamını bir taraftan derinleştirmeye çalışırken diğer taraftan da ortaya çıkan kaos zeminini kendi açısından fırsata dönüştürme peşinde. Kudüs ve Mescid-i Aksa’ya yönelik Siyonist planlarını hayata geçirmeye yönelik adımlarına yenilerini eklemekle meşgul…

 Sadece İsrail’in değil, işgal devleti ile neredeyse stratejik müttefik haline gelmeye başlayan kimi Arap yönetimlerinin Filistin’e yönelik Ortadoğu medyasında dillendirilen gizli planları ümmet adına gerçekten utanç verici nitelikte…

-Batı cenahında ise değişen bir şey yok demek mümkün. Özellikle 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden bu yana genel anlamda Avrupa ile özelde de başta FETÖ ve PKK terör örgütlerinin sığınağı haline gelen Almanya ile Türkiye arasındaki gerilim tırmanmaya devam ediyor. Krizlere yeni krizler ekleniyor.

Bunlar bir aya sığan gerçekten baş döndüren gelişmeler. Küresel gündemin tüm bu sıcak başlıklarının neredeyse hemen hepsinde Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir yön var.

Küresel gündemi meşgul eden bu önemli gelişmeler ışığında fokur fokur kaynayan coğrafyamızı ve Türk dış politikasını neler beklediğine ilişkin öngörülerimizi paylaşmak istiyoruz.

Mescid-i Aksa’ya Yönelik Siyonist Plan ve  İslam Dünyası

Önce işgal altındaki topraklarda neler olup bittiğine bir bakalım. Çünkü geçen ayın en önemli gelişmesi İsrail’in rutin haline gelen mütecaviz politikalarının artık İslam dünyasının kırmızı çizgisine kadar ulaşması oldu…

Hatırlanacağı üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk yurt dışı ziyaretini neden Suudi Arabistan’a yaptığı sorusu haklı olarak gündeme gelmiş, çeşitli sebepler sıralanmıştı. Bunlar arasında Trump’ın seçim sürecinde seçmenlerine vaadi olan, ABD’nin Körfez ülkelerini savunmalarının bir bedeli olduğu ve bunu onlardan tahsil edeceği yönündeki açıklamalarına göndermeler yapılmıştı. Yani ziyaretin birinci önceliği ticariydi. Milyar dolarlık silah anlaşmaları ile ziyaretin birinci hedefi gerçekleşti. Ziyaretin bir diğer önemli gerekçesi ise İsrail ile Arap dünyası arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesinin önünü açarak işgal devletinin elini rahatlatmaktı.

Filistinliler, Trump’ın, bu ziyaretinin siyasi faturasının kendilerine kesileceğini ziyaret öncesinden dillendirmeye başlamışlardı. Çünkü sözüm ona Filistin’e hamilik yaptığını iddia eden Arap ülkelerinin birinci önceliklerinin Filistin olmadığını biliyorlardı. Dahası söz konusu ülkelerin tehdit algısı, İsrail’in tehdit algısı ile örtüşüyordu. İsrail de Filistin direnişinin simgesi Hamas’ı, Müslüman Kardeşleri “Terör örgütü” olarak görüyordu, Suudi Arabistan da, BAE de Mısır da. Onlar da İran’ın yayılmacı politikasından tedirgindi, İsrail de.

Dolayısıyla Irak ve Suriye’deki parçalanmışlığın yanı sıra kimi Körfez ve Arap ülkelerinin İsrail ile örtüşen endişeleri, işgal devleti açısından ziyadesiyle memnun edici bir konjonktürü ortaya çıkardı. Bu konjonktür, İsrail’deki aşırı sağcıları o denli umutlandırdı ki Mescid-i Aksa’nın yıkılıp yerine “Süleyman Mabedi”ni inşa etmek için bundan daha iyi bir konjonktürün yakalanamayacağını dahi dillendirir oldular.

Aşırı sağcıların umutlarını tavan yaptıran bu konjonktür İsrail hükümetini de Mescid-i Aksa’ya yönelik Siyonist arzuları hayata geçirmek için oldukça cesaretlendirdi. İşgal devleti geçen ay, silahlı saldırı girişiminde bulunduğu iddia ettiği 3 Filistinliyi katlettikten sonra Mescid-i Aksa’nın kapısına kilit vurdu. 1967’den bu yana ilk kez Mescid-i Aksa’da ezanlar sustu, Cuma namazı kılınmadı. Müslümanlar Mescid-i Aksa sahasına sokulmazken Yahudiler “Tanrı’nın vaadi gerçek oldu” içeri alındı hem de diye dans ederek.

Aslında işgal devleti Mescid-i Aksa’ya yönelik Siyonist politikayı uzun zamandır planlı, projeli, sinsice yürütüyor. Attığı tahrik dolu adımlarına İslam dünyasından gelen tepkileri test ediyor. Tepkiler cılızlaştıkça bir adım daha atıyor. Formaliteden öteye geçmeyen kınamalar İsrail’i çok daha cesaretlendiriyor. Mescid-i Aksa’nın altını tünellerle oyuyor. Bir gün kendiliğinden göçsün diye. Tıpkı El Halil’deki Hz. İbrahim camiinde yaptıkları gibi Mescidi-i Aksa’yı da zaman ve mekan olarak ikiye bölmenin yollarını arıyor. Girişlere detektörler yerleştirerek Mescid-i Aksa üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyor.

Mescid-i Aksa’nın çığlıklarına ümmetin sessizliği gerçekten son derece üzüntü verici. İlk kıblemiz İslam dünyasının gözü önünde işgal güçlerinin postalları altında kirletiliyor. Ümmetin izzet-i nefsi ayaklar altına alınırken, Siyonist rejimin dayatmasıyla, ümmetin haysiyeti için mücadele edenler ise kendi din kardeşleri tarafından “terörist” ilan ediliyor. İslam dünyasının hali pürmelali bu kadar acı ne yazık ki.

-İsrail’in Mescid-i Aksa üzerinde egemenlik kurma gayretlerinin yanı sıra Filistinlileri tedirgin eden bir başka konu Gazze’ye yönelik dillendirilen iddialar. Nedir o iddialar? Gazze halkının bir oldubitti ile yerlerinden edilip Sina Yarımadası’na yerleştirilmesi. İddia aylar önce gündeme gelmiş, İsrail eski generallerden Arieh Eldad, darbe lideri Abdülfettah Sisi’nin Sina Yarımadası’nı Filistin Devleti kurulması için teklif ettiği açıklamıştı. O günlerde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun da ABD Başkanı Donald Trump’a “iki devletli çözüm yerine Filistinlilerin Sina Yarımadası’na yerleştirilmesi projesine” ilişkin bir taslak sunmayı planladığı İsrail medyasına yansımıştı. Şimdi bu planın hayata geçirilmesi yönünde hazırlıkların yapıldığı haberler daha sık biçimde analizlere yansımaya devam ediyor.

Katar Krizinde Rüzgar Neden Tersine Döndü?

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti sonrası patlak veren Körfez krizi aslında Arap dünyası-İsrail ilişkilerinin normalleştirilme sürecinin bir parçasıydı. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’dan müteşekkil dörtlü ittifak ile İsrail, terör ve tehdit unsuru olarak gördükleri Hamas ve Müslüman Kardeşleri izole etmek istiyorlardı. Katar da buna engel olan ülkelerden biriydi. Hamas’ın ve Müslüman Kardeşlerin izole edilmesine engel olan Katar bu kez bizzat kendisi dörtlü ittifakın gadrına uğradı. İsrail’in de geri planda kalmak kaydıyla, Körfez ülkelerinin Katar’ı köşeye sıkıştırma çabalarını desteklediği biliniyordu. Ancak dörtlü ittifak ve İsrail, Katar’ı izole etmede başarılı olamadılar. Bunun birkaç neden var. Onlardan biri Türkiye ve İran’ın, Katar’ın yanında yer alan çıkışları oldu. Türkiye’nin hem Katar’daki askeri üssü tahkim etmesi hem gıda ve lojistik takviyesi izolasyonun neticesiz kalmasında etkili oldu.

Bir diğer etken Katar’ın hem ABD’de hem de Batı’da yürüttüğü diplomasi trafiği ki bu noktada lobiler üzerindeki ekonomik gücünü kullanması rüzgarın tersine dönmesinde etkili oldu. ABD ile yaptığı 13 milyar dolarlık silah anlaşması Donald Trump yönetiminin Katar konusunda fikir değiştirmesini de beraberinde getirdi. Bu durum Trump’a güvenen dörtlü ittifakı tabir caizse ters köşe yaptı.

Yine bu süreçte Amerikan medyasının, Katar’a yönelik izolasyonda başat rol oynayan BAE’nin başta Katar resmi haber ajansı QNA’nın internet sitesine siber saldırı düzenlenmesindeki rolü olmak üzere küresel düzeyde skandal denebilecek kirli çamaşırlarını ortalığa dökmesi, Katar krizinde rüzgârın tersine dönmesinde bir diğer önemli etken oldu.

Tüm bu gelişmelerin ardından dörtlü ittifak 13 maddelik yaptırımları revize etmek zorunda kaldı. El-Cezire’nin ve Türk askeri üssünün kapatılması şartından vazgeçti.

Türk Dış Politikasını Bekleyen Zorlu Süreç

-Körfez’deki Katar krizi sona ermese de tansiyon düştü denebilir. Bu satırlar yazıldığı günlerde henüz gerçekleşmemiş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Körfez ülkeleri ziyaretinden nasıl bir sonuç çıkacağı merak konusu. Bu ziyaret, hem Katar krizinin sonlandırılmasında hem de Türkiye-Körfez ülkeleri ilişkileri acısından önem taşıyor. Ziyaret öncesi Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler Daimi Elçisi Abdullah el Muallimi’nin Katar krizine yönelik yaptığı açıklamada; “Türkiye eğer Arap dünyasına gizli saklı girerek müdahale etmeye çabalıyorsa, bu dönemler geçti” ifadeleri Ankara’yı rahatsız etmişti.

-15 Temmuz hain darbe girişimini fonlamakla suçlanan ve uluslararası arenada Türkiye’ye yönelik girişimler içindeki BAE ile ilişkiler ise çok daha gerilebilir. 15 Temmuz darbe girişimindeki rolü sebebiyle “BAE yönetimine karşı 15 Temmuz davaları açılmalı” yönünde taleplere Türkiye nasıl karşılık verecek? Velhasıl, Türkiye ile Körfez ülkeleri arasında gerilim potansiyeli bir hayli fazla.

-Suriye’de ise ABD Rakka operasyonu bahanesiyle terör örgütüne silah yığmaya devam ediyor. Bu silahlandırma DAİŞ ile mücadeleden çok, DAİŞ sonrasına hazırlık olarak görülüyor. Donald Trump’ın Merkezi Haber Alma Dairesi’nin (CIA) Suriye’deki ılımlı muhalifleri silahlandırma ve eğitme programına son verme kararı, Suriye’nin kuzeyinde askeri üslerinin sayısını hızla çoğaltması, ABD’nin terör örgütü SDG ile olan işbirliğinin, öyle Amerikalı diplomatların iddia ettiği gibi sadece Rakka operasyonuna münhasır olmadığı daha uzun vadeli bir işbirliği olduğunu gösteriyor. Rakka’ın DAİŞ’den temizlenmesinin ardından daha büyük kapışmanın kapıda olduğunu söylemek mümkün. Türkiye sınırlarında bir terör devletine izin vermeyeceğini, bunun önüne geçmek için kimseden izin almayacağını net ifadelerle söylemekle kalmıyor, bu anlamda askeri bütün hazırlıklarını yapıyor. İş nereye varır tam bir muamma.

-Bir diğer gerilimli alan Avrupa ile ilişkiler, özellikle de Türkiye-Almanya ilişkileri. Almanya’nın 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak nitelendiren tasarıyı onaylamasıyla başlayan ilişkilerdeki gerilime sürekli yeni krizler eklenmeye devam etti. Alman hükümetinin, 15 Temmuz darbe girişiminin başarısız olmasından sonra a kaçan FETÖ üyelerine kol kanat germesi… PKK’li teröristlerin etkinliklerine göz yumup Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türk vatandaşlarıyla buluşmasına izin vermemesi… İncirlik üssünde yaşanan ihtilaflar derken krizin son halkası bir Alman vatandaşının Büyükada’da Türkiye’yi karıştırmaya yönelik görüşmelerin yapıldığı gizli bir toplantıda gözaltına alınıp tutuklanması oldu. Berlin bir takım tehditler savurdu, Ankara karşılık verdi. Kriz tavan yapmış vaziyette.

Toparlarsak, FETÖ’nün ABD destekli 15 Temmuz darbe girişimini atlatan Türkiye, zorlu sınamalar silsilesi ile karşı karşıya. Coğrafyamız güç kullanılarak, kabadayılıkla, terör örgütleriyle kol kola girilerek yeniden şekillendiriliyor. Güçlü olanın haklı olduğu küresel bir düzende emperyalist aktörler, ekonomik, askeri güçleriyle bileğimizi bükmeye, dayattıkları politikaları kabul ettirmeye zorluyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği gibi “Devlet olarak millet olarak güçlü olmak zorundayız. Eğer güçlü değilsek bize bir tek gün bile yaşama hakkı vermeyecek o kadar çok düşman pusuda bekliyor ki.”

Comments are closed.