Mehmet Temiz Ağabey İle Gönül Sohbeti

Mehmet Temiz Ağabey İle Gönül Sohbeti - Y.Selman Tan

Sayı : 381 - Kasım 2017


Hizmet Eden Aziz Olur

Mehmet Temiz ağabey çevresinde “Savcı ağabey” olarak bilinir. Aksiyoner bir tebliğ adamıdır. Her fırsatta, bulunduğu her toplulukta tebliğ ortamı oluşturur. İhtiyaca göre onun için kimi meclis tefsir halkası olur, kimisinde hadis, kimisinde fıkıh dersleri verir. Maneviyata yatkın birilerini bulduğu zaman ise büyük bir şevk ile tasavvufu anlatmaya başlar.

Sarsılmaz bir îman ile hizmete adanmış bir hayatı vardır. Adeta hedefe yönelmiş ok gibidir.

Mesleği gereği Türkiye’nin dört bir yanında bulunduğu için her yere maneviyat tohumları atmış, hizmetinin bereketini de görmüştür. Ülkenin en doğusundan en batısına bir çok şehirde veya ilçede izleri vardır. Mücadeleden hiç kaçmadığı gibi her şeyin üzerine üzerine gitmiştir. Bunun da bedelini ödemiş, bol bol sürgün yemiştir. “Ehl-i gayretin tam karşılığı Savcı ağabeydir” desek abartmış olmayız.

Manevi konularda nettir. Yaşadığı, bildiği, gördüğü ne varsa çekinmeden anlatır. Bu anlamda maneviyat dünyasında yaşadığı özel hallerle ilgili bazı örnekleri de mülakatımızın içinde bulacaksınız.

Rabbimizden Mehmet Temiz ağabeyimiz için amel defterini zenginleştirecek uzun bir hizmet ömrü niyaz ediyoruz. Çünkü topluma örnek olacak böyle hizmet insanları kolay yetişmiyor. Kendisine teşekkürler ediyoruz.

 

  1. Selman TAN: Efendim nerede doğduğunuzdan, eğitiminizden başlayalım mı?

Mehmet TEMİZ: Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil âlemin...

Mardin’in Kızıltepe ilçesinde doğdum. 1938 doğumluyum. Kızıl­te­pe’nin tek ilkokulundan mezun oldum.

  1. S. TAN: Kızıltepe ismi nereden geliyor?
  2. TEMİZ: Kızıltepe’nin isminin aslı Koçhisar’dır. Koçhisar’da epey Ermeni varmış. Ermeniler Müslümanları her gördükleri yerde tuzağa düşürüp öldürüyorlarmış.

Rahmetli babam anlatmıştı; “Askere gittiğim zaman bir bölük asker bir yerden bir yere yaya olarak intikal ediyorduk. Geceyi geçirmek için bir köye girdik. Muhtara müracaat ettik, bizi muhtar odasına yatırdılar. Tabi yaya gittiğimiz için yorulmuşuz, acıkmışız, asker hemen uyudu. Fakat ben muhtarın Ermeni olduğundan şüphelenmiştim, dolayısıyla gece uyumadım. Bir müddet sonra muhtar ve adamları ellerinde satırlarla odaya girip askeri doğramaya başladılar. Ben hazırlıklı beklediğim için karanlıktan istifade edip kaçtım, arkamdan ateş ettiler, ama kurtuldum. Birliğime vardığım zaman komutanlarıma durumu anlattım.”

Zaten o yıllarda fırsat buldukça Ermeniler her yerde Türk, Kürt, Arap demeden biz müslümanları katlediyorlardı. O zaman mukabelede bulunuldu. Koçhisar’daki Ermeniler’in Müslüman katliamına girişenleri tepede bulunan bir kilisede infaz edildiler. Mesela Kızıltepe’de hala Süryaniler vardır, Süryaniler Ermenilerin yaptıklarını yapmadıkları için onlara bir şey olmadı. O yüzden Koçhisar’ın ismi Kızıltepe olarak kaldı.

HAFIZLIĞIMI
ANNEM YAPTIRDI

  1. S. TAN: Sizin yetişme şartlarınızdan ve ailenizden devam edelim efendim.
  2. TEMİZ: Babam Ahmet Haz­ne­vî Hazretleri’nde okumuş, ilim ehli bir zattı. Annem ise hem hafız hem de etrafına islamî eğitim veren bir hocahanımdı, hafız yetiştirirdi.

Kızıltepe’de büyük bir avlunun içinde üç tane evimiz vardı, bunların iki tanesi medreseydi. Memleketin bütün hanımlarını annem okutmuştur..

Ben de ilkokula gitmeden hâ­fız­ları dinlerken, yaşımız küçük olduğu için oyun oynarken, okunan ayetleri ezberliyordum. Ayrıca bir hafızlık yapmadım ama annem baktı ki dinleye dinleye Kuran’ın neredeyse tamamını ezberlemişim. Daha sonra bana eksiklerimi tamamlattırdı yani hafızlığım oradan geliyor. Hafızamın kuvvetini zannederim hâfızlık hocam olan annemden almışım. Annem son anına kadar her şeyi saat gibi hafızasında tutmuştur. 106 yaşında iken Ramazan’ın 9. günü oruçlu vaziyette, mukabele okurken vefat etti.

Babam 63 yaşında, 1956 yılında vefat ettiğinde lise son sınıfdaydım. Annem ise 2006 yılında babamdan 50 sene sonra vefat etti. Bize hem annelik hem babalık yaptı ve bizi okuttu.

8 kardeştik.. Ailemizin ağabeyimden önce hep kız çocukları dünyaya gelmiş. Babam Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’ni çok okurdu, bizlere de sonraları okumuştur. Oradan erkek çocuk olması için uygulamalı bazı dualar yapmış ve şöyle niyazda bulunmuş, “Ya Rabbi hayırlı bir erkek evlat verirsen Efendimiz’in ahlakıyla yetiştireceğim ve Efendimiz’in isimlerinden birisini vereceğim.” O yüzden benim ismim aslında Muhammed Haşim’dir. Benden sonra yine bütün çocukları erkek olmuş.

Mardin merkezde Haşimî Dergâhı diye bilinen ve dedemizden kalan bir dergahımız vardı. Dedem Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne bağlı imiş. Nitekim onu rüyasında görmüş, Abdülkadir Geylanî Hazretleri; “Evladım kalk burada bir dergah yap” demiş. Hatta tarif etmiş “Şurada camii olsun, şurası tekke, medrese, misafirhane olsun” diye. Dedem; “Efendim benim maddi durumum buna müsait değil” deyince Abdülkadir Geylanî Hazretleri; “Allah’ın yardımı sana erişir” demiş.

Dedem bu rüya üzerine kendi başına dergahı yapmaya niyetlenmiş ve kazmaya başlayınca oradan iki küp altın çıkmış ve dedem tekkeyi o altınlarlayapmış.

Haşimî Tekkesi babam zamanında da hizmetine devam etti. Babam yaşlanınca, kardeşlerimiz de dağılınca tekkeyi devam ettiremeyeceğimiz düşüncesiyle devlete hibe etti.. Şu anda onarıldı.

Mardin’de bir çok gayrimenkulümüz vardı. Rahmetli babam dedi ki; “Bu gayrimenkullerin hiçbirisini almayın, çalışanlar fakirdir, kendileri istedikleri gibi tasarrufta bulunsunlar ve geçimlerini temin etsinler ama tapular sizde dursun. Allah-u Teala Hazretleri size çok daha hayırlı ve bereketli kazançlar verecektir.” 70 seneden beri arazilerimiz hâlâ eski çalışanlarımızda durur. Babamın bu sözünü vasiyet sayarak arazilerimizin hiçbirisi için mahkemeye müracaat edip almadık. Ben savcı olduğum için validem bir tomar tapuyu bana teslim etti ama onlar hala durmaktadır.

Babam Ahmet Haznevi Hazret­leri’ne bağlıydı. Adıyaman’daki Mu­ham­met Raşit Efen­di’nin babası Abdülhakim Hüseyin Efendi babamın dergah arkadaşıdır. Muhammet Raşit Efendi fakiri Muhammet Tahir yani babasının arkadaşı, efendinin oğlu olarak karşılardı.

Annem de babam da araptır. Babam neslimizin Abdülkadir Gey­lanî Hazretleri’nden geldiğini söylerdi. Şeceremiz bir koldan Hazreti Hasan’a bir koldan Hazreti Hüseyin’e dayanıyormuş. Bu şecerenin vesikası da ellerinde imiş. Validemin anlattığına göre, Seyyidlik şeceresi olanları toplayıp vesikasını tespit ettikleri aileler için iki şeyi uygularlarmış. Ya sürgüne gönderirler ya da hapse atar veya katledermiş.

  1. S. TAN: Bunlar cumhuriyetin ilk yıllarında mı oluyor efendim?
  2. TEMİZ: Evet. Annem bu sebeple babamın ısrarı üzerine duvardaki taşlardan birisini söküp onun içine şecereyi gizlediklerini anlatırdı. Sonra ise ev yıkıldığı için şecere kaybolmuş.

İlkokulu bitirirken öğretmenimiz Nafi Aykaç başarılı öğrencileri topladı ve Diyarbakır’daki leyli meccânî yani parasız yatılı okulun imtihanlarına gönderdi. 15 kişi gitmiştik, imtihan sonunda Köy Enstitüsü’ne sadece ben girebildim.

Oradan mezun olanlar yani bugünün lise dengi okulunu bitirdikleri zaman direk öğretmen oluyorlardı. Orada 6 sene okudum.

İlk seneden itibaren Mahir Doğruöz hocamız bizi özel olarak yetiştirdi. Aynı zamanda spor hocamızdı. Beni iki branşta yüzme ve koşuda yetiştirdi.

O dönemde hele hele Köy Enstitüsünde namaz kılmak, İslam’ı yaşamak hemen hemen imkansızdı. Mahir hocamız Spor salonunu mescit yapar bize namaz kıldırırdı. Meğer Sami Efendimiz Hazretleri’ne bağlı imiş.

  1. S. TAN: Efendim Köy Enstitüleri İslam’a karşı eğitim veren kuruluşlar değil miydi, buna nasıl müsade ediyorlardı?
  2. TEMİZ: Tabi, Hasan Ali Yücel’in açtığı okullardı. Oralarda öğrencilerin akidesi bozuluyordu ve inançsız bir nesil yetiştiriliyordu. Sonradan bu hocamızı o çalışmalarından dolayı meslekten ihraç ettiler. İhraç ettikleri sırada ben daha talebeydim.

Tabi bizim temelimizde İslamî eğitim olduğu için orada Allah bizi korudu. Zaten hocamızın yanında biz küçük bir gruptuk. Köy Enstitüleri daha sonra Öğretmen Okuluna dönüştürüldü.

Öğretmen okulundan bir hatıramı anlatayım; Son sene bütün derslerden mezun olma imtihanına gireceğiz. Cemal isimli bir arkadaşımla Diyarbakır’ın 5 km ötesinde, Dicle’nin bir kolunun kenarında, ağaçların altında ders çalışıyoruz. Haziran ayında olduğumuz için Diyarbakır çok sıcak. Sıcaktan dolayı gömleğimizi çıkarıp atletle kaldık. O zaman gömleği çıkarmak ayıp olarak bilinirdi. Ama etrafta kimse yoktu. Meğerse oradan bir hanım geçmiş biraz sonra arkasından kocası geldi. Kocası da Kürt. Biz arabız ama yetiştiğimiz muhitten dolayı kürtçe biliyorum. Kürtçe bize nasıl hakaretler ediyor.. Balıktan gelmiş elinde zıpkın var, bize diyor ki “Siz çaydan geçerken hanımımı seyrettiniz, sizi delik deşik edeceğim.” Allah şahittir ki görmemişiz. Arkadaşım bana, “Kaçalım mı?” diye sordu. Fakirde küçüklükten beri aşırı bir cesaret vardır. Ayağa kalkar kalkmaz adam zıpkınla bana saldırdı. Eğer saplayabilir ise öldürecek. Zıpkınını boşa alarak adamı yakaladım ve kafasını yerlere vurmaya başladım. Civarda karasabanla çalışan bir köylü varmış, adam ona bağırdı, “Beni öldürüyorlar, köylülere haber ver” diye. Adamın kafasını yere vururken adam bayıldı. Ben onu etkisiz hale getirmezsem o bizi öldürecekti. Biz yanından ayrılamadan köylüler etrafımızı sardılar. Sopalarla bizi dövmeye başladılar. Vücudum kan revan içinde kaldı. Kendi kendime ‘beni burada öldürecekler, demek ki hayatım buraya kadarmış’ diye düşünürken birden boylu poslu, nur yüzlü yaşlı bir adam çıkageldi.

Köylülere “Durun bakayım” dedi. Köylülerin hepsi durdular. Birisine “Muhtar, sıraya dizilin” dedi. Hepsi sıraya geçtiler. Sonra muhtara beni göstererek; “Sen bu gencin neden bu adamı bu şekilde dövdüğünü sordun mu?” dedi. Sonra; “Sorgu sualde bulunmadan bu çocuğu neden bu hale getirdiniz?” dedi. Muhtara kuvvetli tokat vurduğu gibi yere yıktı. Sonra vurduğunu yere yıkıyordu, hepsini sıradan geçirdi. Fakat her birisine vurduktan sonra gelip benim kanayan yaralarımdan öpüyor “Bunları affet oğlum” diyordu. Sonra her birisine “Kalkın bu delikanlının elini öpüp özür dileyin” dedi.

Hepsi geldiler sırayla benim elimi öptüler. Sonra o yaşlı zat gitti. Beni sopalarla döven adamlara dedim ki “Bu adam kimdir?” “Vallahi bilmiyoruz” dediler. Biz hayret içinde, Rabbime şükrederek arkadaşımla birlikte okulumuza geri döndük.

Aradan 40 sene geçti. Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinde savcıyım. Kaymakam Şükrü Kocatepe bana “Sayın valim sizi davet ediyor beraber gidelim mi?” dedi. Kaymakamlık aracıyla Kırşehir’e gittik. Tam valiliğin önüne gelince ezan okunmaya başladı. Ben Kırşehir’in eski bir camii olan Caca Bey Camii’ne geçtim. Namazı bitirdikten sonra çıkarken baktım camide kimse kalmamış. Tam kapıdan çıkarken bir baktım, Diyarbakır’da lise öğrencisi iken bizi kurtaran nur yüzlü o zat musafaha için bana elini uzattı ve “Allah kabul etsin” dedi. Bana; “Senin ismini listede gördüm” dedi. O zaman senato seçimleri vardı. Ben de “Ben senatör adayı değilim” dedim. Bana “O liste değil” dediği anda kendimi kaybetmişim. Bir gözümü açtım ki o zat kaybolmuş, şoför telaşla yanıma gelmiş bana bakıyor. Ona “Şimdi buradan çıkan yaşlı bir zat gördün mü?” diye sordum. “Yok görmedim” dedi. Koşarak etrafı kolaçan ettim ama kimse yoktu. O zatın kim olduğunu ise bugün hâlâ bilmiyorum.

Mezun olur olmaz 1958’ de Kızıltepe’de öğretmenlik yapmaya başladım. Yani mezun olduğum okulda öğretmenlik yapmaya başladım. Hatta Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı da yapan kamuoyunun tanıdığı HDP’li Ahmet Türk orada talebemdi.

ÜNİVERSİTE YILLARI...

İki yıl orada öğretmenlik yaptım. Annem öğretmen olarak kalmayıp kendimi geliştirmemi istedi. İmtihanlara girip Gazi Eğitim Fakültesi’ni kazandım. Ayrıca liseyi dışardan bitirmiştim. Öğretmen Okulu diplomasıyla Gazi Eğitime, lise diplomasıyla da Hukuk fakültesine girdim. O zaman Tıp Fakültesini de kazanmıştım ama devam mecburiyeti olmayan İstanbul Hukuk Fakültesi’nden başka alternatifim yoktu. İstanbul Plevne Lisesi’nde hem öğretmenlik yaptım hem İstanbul Hukuk’u dışarıdan okuyarak mezun oldum.

Elhamdülillah buralarda okurken islamî hayatımdan hiç taviz vermedim. 1960’lı yıllardı, o zamanlar üniversitelerde dinsizlik, ahlaksızlık çok daha fazlaydı. “İnsanlar yöneticilerinin dini üzeredirler” hadisi şerifinin tam tahakkuk ettiği bir üniversite ortamı vardı. Öğrenci işleri başkanlığı yaptığım dönemde çok mücadelem olmuştur. Hatta okuldan atılma safhasına geldim, savcılıklara gidip ifadeler verdim ama elhamdülillah bildiğimiz doğru yoldan hiç vazgeçmedim, Cenabı Hakk’ın yardımıyla.

Bu arada üniversitedeyken sporla da ilgim oldu. O konu ile ilgili bilgileri de aktarayım:

Gazi Eğitim’de okurken 1961 yılında Ankara’da üniversiteler arası koşu yarışına katıldım ve Türkiye 1.si oldum. Bizi sekiz kişi olarak Türkiye’yi temsilen uluslararası üniversiteler yarışmasına Yunanistan’a gönderdiler. Arkadaşlarımın dalları farklıydı. Trenle Selanik’e gittik.

Trende tanıştığım bir Rum “Benim dedemle ninem Türkiye’den gelmişler o yüzden sizi evimize davet ediyorum” dedi. Selânik’te kalacağımız otele yerleştikten sonra onların evlerine gittim. Teyze ile amca ben Türkiye’den geldim diye nasıl hürmet gösteriyorlardı. Namaz vakti geldiği sırada ben kıvranıyorum, teyze durumu anladı ve bana “Herhalde sen namaz kılacaksın” dedi. Kendileri Müslüman olmamışlar ama Müslümanları seviyorlardı. Osmanlı’nın bıraktığı etkiyi anlatmak için söylüyorum bunları. Kıbleyi de biliyorlardı, evlerinde seccade de vardı. Teyze seccademi serdi, namazımı orada edâ ettim.. Orada şunları düşündüğümü hatırlıyorum:

Yunanistan’da, Selânik’te bir Rum teyze bana seccade seriyor ve namazımı eda ediyorum ama Türkiye’de eğitim hayatım boyunca namaz kılmam yasaktı. Kendi ülkemde namazlarımı gizli kılıyordum bu ne kadar büyük bir çelişki idi. Türkiye’de yönetimin dine ve milletinin değerlerine ne kadar düşmanca davrandığını da bu örneklerden anlamak mümkündür.

Yunanistan’da 42 kilometrelik maratona katıldım. Yüzme yarışını ise Atina ile Pire arasında 10 kilometrelik bir mesafede yaptık. Koşu maratonunda elhamdülillah Türkiye’ye dünya birinciliği getirdim. Yüzmede de 10 km sonunda bitiş çizgisine iki kişi aynı anda elimizi uzattık. Dolayısıyla ikimizi de birinci ilan ettiler. O zaman bröve veriyorlardı onlar hala duruyor.

Sporculuğumuzdan dolayı yedek subay askerliğimi de komando olarak yaptım. Eğridir Dağları’nda bir tatbikatta 70 km yürüdüğümü bilirim. Bunların hepsine vesile olan Allah rahmet eylesin benim Köy Enstitüsü’ndeki hocam Mahir Doğruöz olmuştur. Kendisi Sami Efendi’den Adana’da 1950 yılında ders almış, bize hep onu anlatırdı. Ben Sami Efendi’yi onunla tanıdım.

Gençlere faydası olması düşüncesiyle Üniversite hayatımdan bir şey anlatayım:

Hukuk fakültesine kayıt yaptırırken başörtülü bir kız da kayıt yaptırmıştı. Yanında başörtülü annesi, sakallı babası vardı, tanıştık. Bu kız başörtülü olmasına rağmen diğer grupların içine gitti. Bir binbaşının kızı ise bize gelip “Sizin grubunuza dahil olabilir miyim?” diye sordu biz de ‘tabi’ dedik. Bizim grup hem muhafazakar, inançlı hem de çalışkan talebelerden oluşuyordu. Baktık ki senenin sonunda başörtülü olarak okula giren kız başını açmış ve hayatını değiştirmiş, başı açık olarak hukuk fakültesine başlayan hanım kız ise örtünmüştü. Kimle arkadaşlık yapıyorsanız siz onun dinine giriyorsunuz. Gençlerimiz bu noktada kendilerinin kim olduklarını arkadaşlarıyla test etsinler.

Namaz kılanlar olarak bizler az olduğumuz için birbirimize tutkunduk. Elhamdülillah arkadaşlarımızın hepsi önemli vazifelerde bulundular.

HİZMET EDEN AZİZ OLUR, HİZMET EDEN HİMMETE ERER

  1. S. TAN: Sami Efendi Hazretleri ile özel görüşmeleriniz oldu mu efendim?
  2. TEMİZ: Urfa’da ders aldıktan sonra İbrahim İzgördü ağabey ile birlikte ziyaretine gitmiştik. Benim ders aldıktan sonra kalp bölgemde bir yanma hissi oluyordu. Kendi kendime ‘acaba kalbimde tıbbi bir problem mi var?’ diye düşünüyordum. Bu yaşadığım durumu da Allah’tan başka kimseye söylememişim. Sami Efendi’nin yanına girdiğim sırada bana tebessümle baktı ve;

“Senin kalbinde yanma var, zikre çok fazla yüklenmişsin. Lafza-i celal zikri nur olduğu için çok yapıldığı zaman, devamlı aynı yere isabet ettiğinden orayı aşırı nurlandırır, yakmaya başlar. Letaifi değiştirelim ve ruha geçelim” dedi.

  1. S. TAN: O da ayrı bir şeref Mehmet ağabey. Çünkü bazılarına da Sami Efendi Hazretleri “Az zikir ile kalp çalışmaz daha çok zikredin” diyor.
  2. TEMİZ: Çok çalışıyorduk. Savcılık yapıyor olmamıza rağmen gecenin geç saatlerinde eve döndüğümüz olurdu. Fakat ömrü hayatımda daha seher vaktini kaçırdığımı hiç hatırlamıyorum.

Sami Efendi Hazretleri’ni ikinci özel ziyarete gideceğimiz zaman kendi kendime hazırlık yapayım diye niyetlendim. Gusül abdesti aldım, iç ve dış elbiselerimi yeniledim ve oruca niyet edip ziyaretine gittim.

İçeriye yine İbrahim İzgördü ağabey ile birlikte girdik. Sami Efendi’nin torunu Mahmut bey bizi karşıladı. Huzuruna girdik. İbrahim ağabey kuyumcuydu Sami Efendi ona dönerek dedi ki: “Torunum Mahmut nişanlanacak, kız tarafı için mücevherat alınacak siz Mahmut Bey’le konuşarak gereğini yaparsınız.”

Sonra Kasas Suresi’ndeki şu ayet-i kerime’yi okudu: “Allah’ın sana verdiği nimetleri Allah için kullan ama dünyada da nasibini unutma. Allah’ın sana yaptığı ihsan gibi sen de Allah’ın kullarına ihsanda bulun. Sakın fitne-fesat çıkarma. Allah fesat çıkaranları sevmez.”

Bu ayeti okuduktan sonra “Dünyadaki nasibini unutma” kısmını da birkaç defa tekrarladı.. İbrahim İzgördü ağabey Mahmut Bey’le konuşurlarken Sami Efendi beni de karşısına oturttu.

Yeşil bir koltukta oturuyordu. Bir cemaate sohbet eder gibi sohbet etmeye başladı. Yeni intisaplı olduğumuz için o sohbette bana ayet ve hadislerle tasavvuf yolunu anlattı. Bütün sohbetlerinde ayetleri ve hadisleri okuduğu zaman onların mealini de verirdi. Fakat bu özel sohbette sadece ayet ve hadis metinleri okuyup manalarını söylemedi. Çünkü benim arapçayı bildiğimi biliyordu.

Sonradan İbrahim İzgördü ağabey de gelip yanımıza oturdu.

O sohbetten bir şey aktarayım size:

Buyurdu ki; “Seyr-i sülûk bitmez, ölünceye kadar devam eder. Hizmet etmek için seyr-i sülûkun bitmesini beklemek gerekmez. Hizmet eden hizmet ettiği ve aynı zamanda samimiyeti oranında Allah katında değer kazanır. Hizmet eden aziz olur. Hizmet eden himmete erer.”

İbrahim İzgördü ağabey çıktığımız zaman bana; “Bu sohbetten ne anladın?” diye sordu. Ben de; “İstiğrak halindeydim bilmiyorum” dedim. Bana dedi ki; “Biz 30 senedir Sami Efendi Hazretleri’nin yanındayız. Ben şunu anladım. Sami Efendi Hazretleri bir kişiye özel olarak konuşursa mutlaka onun ihtiyacı olan ve yapması gerektiği şeyleri anlatır. Sen hizmet yolundan gideceksin.”

Biz ayrıldıktan sonra Sami Efendi, Musa Efendi’ye bizi kastederek “Bu kardeş Urfa’da Esad Bey’le birlikte hizmet etsin” buyurmuş. İşte bizim güneydoğudaki hizmetimiz böyle başladı.

O sohbette şöyle bir şey de yaşandı. Sohbet bittikten sonra Sami Efendi torunu Mahmut Bey’e “İbrahim Efendi’ye kahve getirin Mehmet Bey’e ise şeker tutun” buyurdu... O zaman ben kendimin oruçlu olduğunu hatırladım. Tepsinin içinde şeker tutuldu bir tane aldım. Bunun üzerine Sami Efendi “Avuçlarınınzı açın” buyurdu ve kendi avuçları ile üç avuç şeker verdi. Akabinde “Urfa’ya gittiğiniz zaman sohbette kardeşlere dağıtırsınız” buyurdu. Urfa’ya gittiğimde Esad ağabeye bu durumu anlattım bir tepsi getirdiler ve şekerleri tepsinin üstüne boşalttım. Sohbette bulunan kardeşlere şeker dağıtılınca baktık ki şeker adedi sohbette bulunanların adedi kadardı. Cenab-ı Hak denk getiriyor.

Bir Ziyaret İçin...

Yine bir seferinde Mehmet Mencet Bey ile birlikte Sami Efendimizi ziyarete niyetlendik. Fakat yollar kapanmış, Türkiye kara teslim olmuş vaziyette. O zaman şimdiki gibi uçak imkanları yok, otobüsler çalışmıyor. İstanbul’a giden bir kamyon bulduk, “Bizi İstanbul’a götürür müsün?” dedik. Adamcağız, “Bana arkadaş olmuş olursunuz” dedi. Yüklü ve zincirli bir kamyon olduğu için karda gidebiliyordu. Bazen kara saplanırsa ileri geri manevralar yapıyor biz yardımcı oluyoruz, bu şekilde yolculuk yaptık. Şimdiki ismi Nur Dağları olan Gavur Dağlarını geçtik. Şoför de birimizin hakim birimizin savcı olduğunu öğrenince şaşırdı. İstanbul’a ulaşmamız üç günü buldu.

  1. S. TAN: Efendim bu fedakarlık Sami Efendi Hazretlerini bir ziyaret için miydi?
  2. TEMİZ: Evet, evet sadece ziyaret etmek için. Ayrıca ziyaret edip edemeyeceğimizi, kabul edilip edilmeyeceğimizi de bilmiyoruz. Genç kardeşlerimiz yoldan istifadenin aslında zamanımızda ne kadar kolaylaştığını anlasınlar.

İstanbul’a gelince Ömer ağabey; “Üstadımız rahatsız, ziyaret kabul etmiyoruz” dedi. Biz kendisine uzak yerden geldiğimizi söyledik. Oradaki bir şahıs “Ben de uzak yerden geliyorum” deyip ağlamaya başlayınca Ömer ağabey gidip üstadımıza durumu arz etti.

Biz bahçede beklerken üstadımız merdivenlerden bizi karşılamak için aşağı indi. Mübarek hem zarif, hem merhametli, hem de vefalı. Sıra halinde elini öpüp yukarı çıkacağız. Fakir, ‘üstadımız elini öptürmez ama bana elini verse de öpsem’ diye niyet ettim, çünkü ellerini öptürmezlerdi. Musafaha yaparken müsaade ettiler elini öptüm. Benden sonrakiler musafahaya devam ettiler. Bir baktık arkadan gelen kardeşlerden Elektrikçi Hayri isimli kardeşimizin elini Sami Efendi Hazretleri öpüverdi. Sonradan bu kardeşimize sorduk; “Ne oldu da Sami Efendi senin elini öptü?” diye. Hayri Bey dedi ki; “Musafaha yapılırken ben endişe içindeydim. ‘Benim gibi günahkar birisinin kirli eli üstadımızın eline nasıl değer?’ diye düşünürken üstadımız elimi öpüverdi.” Üstadımız mütevazılıkta hiçlik makamındaydı.

Gençler o dönemleri bilmedikleri için onlara bir şey daha söyleyeyim. Osman Efendi kendisine vazife verileceği güne kadar Musa Efendi Hazretleri’nin sohbetlerinde hep eşikte otururdu. Bütün sohbetlerde onu ya orada görür veya kapının daha da dışında görürdüm. Mütevazılık kadar büyük izzet yoktur.

Osman Efendiye vazife verildiği zaman Musa Efendi Hazretleri şunları söylemişti; “Hacı Osman’a teslim olan felah bulacak, karşı gelen zarar görecektir. Bizim yolumuz kıyamete kadar bâki olacaktır çünkü kapısı açık kalan Hazreti Ebubekir’in yoludur.”

URFA'YA TAYİN - SAMİ EFENDİ İLE BULUŞMA

  1. S. TAN: Meslek hayatınıza herhalde hukukçu olarak devam ettiniz efendim.
  2. TEMİZ: Evet. Savcılığa geçtiğim zaman tayin olacağız, ben kura çekmeden önce bir Yasin’i şerîf okudum. Benim kuram Urfa Hilvan’a çıktı. Arkadaşlardan birisi bana “Bak Yasin okudun ama Hilvan gibi bir mahrumiyet bölgesine tayinin çıktı, benim ise daha güzel bir yere tayinim çıktı” dedi. Ben de kendisine; “Bu hadisenin sonuna bakalım” dedim. Sonrasında ‘ben iyi yere çıktım’ diyen arkadaş istifa etmek zorunda kaldı ben ise Hilvan’da Sami Efendi Hazretleri ile buluştum.

Aslında Üniversite yıllarımda Sami Efendi Hazretleri’nin Erenköy’deki bazı sohbetlerine katılmıştım fakat intisap nasip olmamıştı. O da şöyle oldu:

Hakim Mehmet Mencet Bey’le birlikte Urfa halifesi Esad Parmaksız ağabeyin sohbetine gitmeye başladık. Daha sonra Musa Efendi”nin görevlendirmesi ile 1970 ile 80 yılları arasında Esad ağabeyimizle birlikte güneydoğuya hizmet etmeye çalıştık. Çok güzel bir ahlâk sahibi, çok cömert bir insandı.. Mekke ile Medine arasında Ramazan’da oruçlu iken trafik kazasında vefat etti ve Cennetül Mualla’ya defnedildi.

Gelecek Sayı:

Sami Efendi'den Hukukçuya 4 Öğüt....

Comments are closed.