Lütuf Sağanakları

Lütuf Sağanakları - İdris Arpat

Sayı : 381 - Kasım 2017


"Bir zamanlar cinlerden bir gurubu Kur’ân dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Nihâyet o vahye kavuşur kavuşmaz ‘sükûnetle dinleyin’ demişler, okuma biter bitmez de kendi toplumlarının yanına uyarıcılar olarak dönmüşlerdi.

Onlar ‘Ey Kavmimiz!’ dediler, ‘Biz Musâ’dan sonra indirilen ve kendisinden önceki vahyi tasdik eden bir ilâhî mesaj dinledik: O vahiy (kendisine uyanı) hâkîkate ve dosdoğru bir yola yöneltiyor. Ey kavmimiz! Allah’ın davetine icâbet edin ve ona îmân edin (ki), günahlarınızın üzerini çizip sizi bağışlasın ve sizi elim bir azaptan korusun! Ama kim Allah’ın davetine icabet etmezse asla O’nu yeryüzünde aciz bırakamaz, ve ona (Allah’tan) başka hiçbir dostun yararı dokunmaz: böyleleri apaçık bir sapıklığın göbeğine düşerler.” (Ahkâf Sûresi, 29-32)

Hayrettin Karaman Hocamızın şöyle bir tavsiyesi vardır:

“Beni dinleyenlere, bir mürşidin bir müridine tavsiyesi gibi üç tavsiyem vardır. Bu tavsiyelerim şunladır:

Kur’ân-ı Kerim’i meâliyle beraber okumayı sürdürünüz. Kur’ân, günlük hayatınıza girsin.

Hz. Peygamber’in (sav) hayâtını, sözlerini ve şemâilini değişik kaynaklardan veya aynı kaynaktan her sene bir kere okuyunuz.

Edebiyat ve sanatla ilgileniniz.

Hayrettin Hoca gibi ömrünü Ümmet-i Muhammed’in selâmetine adamış bir “zât-ı muhterem” elbette önmine inandığı şeyler söyleyecektir. Bu sebeple, bu üç madde üzerinde birazcık düşünelim istedim.

Kur’ân-ı Kerim’i mealiyle beraber her münasip zamanda okumak elbette bir müslümanın günlük hayatını bereketlendirecektir, güzelleştirecektir:

Bir kere Kelâmullah’la ilgilenmenin Yüce Allah’ın rızâsını celbedeceği umulur. Bu, insana mânevi bir haz verecektir. Kişi, “vaktimi değerlendiriyorum” diyerek vicdanen rahatlayacaktır.

Hayatta uyacağı kurallar zihninde hep canlı bulunacak, unuttuklarını hatırlayacaktır.

Yeni yeni bilgi ve duygular edinecektir.

Kendini Kur’an’la test ederek artı ve eksilerini görecektir. Bu, ruhen yücelip yükselmeyi getirecektir.

Mesajının ciddiye alınması nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın daha nice ikramları olacaktır. Çünkü mesajı önemsemek göndereni ciddiye almaktır.

Aynı konuyu rahmetli Bekir Topaloğlu hocamız da şöyle dile getirir:

“Kur’ân-ı Kerime karşı yüz vazifemiz var” kabul edilirse bunun yüzde beşi yanlışsız, tecvid kurallarına uygun, gerekirse makamlı okumaktır. Yüzde altmışı, okuduğumuz Kur’ân-ı anlama gayretidir. Geriye kalan yüzde otuzbeş de yaşama ve yaşatma çabamızdır.

Anlamaya bu kadar büyük pay ayrılması, anlamadan yaşamanın mümkün olmamasındandır diye düşünüyorum. Yoksa, Kur’ân okumayı alışkanlık hâline getirmişti. Ayda bir hatim yapıyordu. Her hatimde insanlığın meselelerine bir çözüm bulma arayışındaydı. Böylece bir taraftan ilâhî rahmetlerle ruhen, kalben yıkanıyor, bir taraftan da ilâhî bilgileri, çözümleri keşfetmeye çalışıyordu.

Rahmetli Hoca’mız daha 1970’li yılların başında “Kur’ân cemaatleri” diye bir risale yazmış, bu risalede üç-beş kişilik gurupların müştereken Kur’ân’ı anlama gayretlerinin önemine vurgu yapmıştı. Böyle durumlarda birimizin aklına gelmeyen diğerinin aklına gelir, dersimiz bereketlenir meâlinde ifadeler kullanmıştı.

Rahmetli Musa Topbaş Hoca’mızda (nurlarda yatsınlar) günde on sayfa Kur’ân okumayı alışkanlık hâline getirmişti.

Hastalanıp okuyamaz hâle geldiğinde teyipten dinleyerek sürdürdü alışkanlığını. “Babam günde beş sayfa, meâliyle beraber Kur’an okumayı elli sene sürdürdü” diyen müslüman da hatırlıyorum.

Bu arada biz Yunus Emre’nin “Kim ki Kur’ân bilmedi / sanki dünyaya gelmedi” sözünü de zikretmiş olalım.

Önemle belirtmemiz gerekir ki, çok iyi yetişmiş zihinler, engin gönüller Kur’an üzerinde çok yoğun bir araştırma ve düşünme faaliyetini sürdürmelidirler. Kur’ân son saâte kadar insanlığın meselelerine yeni yeni çözümler sunacaksa bu araştırma ve tefekküre çok ihtiyacımız var demektir. Doğru sözü doğru söylemek diye bir meselemiz olduğu gibi doğru anlamak, doğru yorumlamak diye de bir meselemiz vardır. “Lafız, mânâ, maksat” bütünlüğü içerisinde, diğer ilimlerden de faydalanarak nice güzel anlayış ve çözümlere ulaşılabilir. Aklımıza yeni bir mânâ gelirse, bunu yüce Allah’ın lütfu bilmeliyiz.

“Peygamberimizin hayatını, söz­lerini ve şemailini her sene bir kere değişik kaynaklardan veya aynı kaynaktan okumaya” gelince; elbette bunun da pek çok faydası olacaktır. Peygamberimizin hayatı yaşanmış Kur’ân’dır. Yani O’nun hayatı Kur’ân’ın pratiğidir. O, Cenâb-ı Hakk’ın kontrolünde bir hayat yaşadığından, yanlışları Yüce Allah tarafından düzeltildiğinden numune-i imtisâlimiz olmuştur. O’nun gibi yaşama gayreti Allah’ı sevdiğimizin isbâtı olarak kabul edilmiş, günahlarımızın bağışlanmasına vesile kılınmıştır. O’nun hayatında bize elbette hayatımızın her alanına dair pek çok ilkeler bulacağız. O’nu izleye izleye O’nun gibi yüksek vasıflı bir mü’min ve “rahmet insanı” olacağız demektir. (Elbette, karınca kararınca.)

Biz biliyoruz ki, Kur’ân’dan öteye bir söz, Rasûlûllah’ın hayatından öteye bir hayat yoktur.

Gelelim sanat ve edebiyatla ilgilenmeye.

Yüce Allah bize vahiy göndererek lütufta bulunduğu gibi büyük kafalar, engin gönüller, zor mutmain olan kabiliyetler aracılığıyla da lütufta bulunur.

Yüksek yaratılışlı insanları ale­lâ­de bir hayat mutmain kılmayacağından mecburen bir arayış halinde olacaklardır. Bu arayış ömür boyu sürecektir. Onlar hep bir hasretle yanıp tüteceklerdir. Unutulmamalıdır ki “hasretimiz duâmızdır.” Duâ Allah’la kul arasında bir diyalogdur. Allah kulunun isteğine ilgisiz kalmaz. Dolayısıyla samimî talepleri, sürüp giden gayretleri neticesiz bırakmayacaktır.

Şunu demek istiyorum:

Büyük insanların dilinden ve kaleminden yeni ve sıcak cümleler, mânâsı yüksek sözler, ufuk açıcı ölçüler, keşifler gelip duracaktır. Bu da hayâtı yükseltip yüceltecektir. Bu nedenle dünya tefekkürünü edebiyatını izlemek diye bir vazifemiz vardır. Bu takip bizi dünyanın en büyük kafaları, en geniş, en sıcak yürekleriyle irtibatlandıracaktır. Anlayışımız ve dünyamız güzelleşecektir.

Dünyanın belli başlı yazarlarını okumalı, isim yapmış üniversiteleri takip etmeliyiz. “Bütün kitaplar bir tek kitabı daha iyi anlamak için okunur” efendim.

Âgah olalım; en parlak, en sıcak, en işe yarayan cümleler zor mutmain olanların cümleleridir. Kolay iknâ olanlar bilineni tekrarlayacak, patinaj yapıp duracaktır.

Sözün burasında Cemil Meriç rahmetliden bir alıntı yapmalıyım:

“Bizim kültürel dünyamıza dünyanın her kültürel ortamından rüzgarlar gelmeli ama bizi savurup atmamalıdır.” Sağ elimizle Kur’ân ve Sünnet’e tutunmalı, sol elimizle bütün dünyada ne var ne yok araştırmalıyız. İlim-irfan dünyamız canlılığını ancak böyle sürdürür.

Neylersin ki doğulu kafa hep bilinenin bilgisine talip, batılı kafaysa hep yeni şeylerin peşindedir.

Burada bir tespiti daha aktarmanın doğru olacağını düşünüyorum:

Sadece bilek gücünüzü kullanırsanız işçi olursunuz. Bilek gücünüzle beyin gücünüzü müştereken kullanırsanız usta, bu iki güce yürek gücünü de eklerseniz sanatkâr olursunuz.

Önemli şeyleri tekrar be tekrar gündeme sunmanın yolu sanattan geçer. Hayâtın ve dünyanın güzelleşmesi buna bağlıdır. Dücane Cündioğlu’nun dediği gibi “ibadet ve muamelattan gaye ahlâkı ve dünyayı güzelleştirmektir.”

Comments are closed.