Kur’ân’ın Kaleleri

Hâcegandan Mektuplar - Prof. Dr. Süleyman Derin

Kur'ân'ın Kaleleri

Sayı : 379 - Eylül 2017


Allah Teâla Hazretleri rahmetinin eseri olarak her tür meselelerimize çözüm kaynağı olan Kuran-ı Kerim’i tüm insanlığa hediye etmiştir. Rahman suresinde kendisini “er-Rahmân” yani “çok merhametli” olarak tanıtan Rabbimiz, bu Yüce İsminin hemen peşinde “O Kuran’ı öğretti” buyurmuş, böylece Rahmetinin tecellisinin Kuran olduğunu bildirmiştir. Tüm zamanları ve mekanları kapsadığı için Kuran-ı Kerim zengin mana katmanlarını ihtiva eden sonsuz bir okyanus gibidir. Bu mana zenginliğini anlama hususunda insanlar sıkıntıya düşmesin diye Rabbimiz Yüce Kelamını 23 senede tedricen indirmiştir. Bu da yetmemiş Kitab’ı tebliğ eden ve yaşantısı ile onu hayat haline getiren büyük bir Peygamber göndermiştir. Peygamberimizin dini hayattaki müstesna yerini “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” ayeti kerimesi ile bizlere göstermiştir. Görülüyor ki Rabbimizin bir rahmeti Kuran, diğer rahmeti de Kutlu Peygamberidir.

Kuran’ın yüceliği ne kadar tartışmasız ise onu insanlığa öğreten Peygamberimizin (s.a.v) büyüklüğü de o derece tartışmasızdır. Dolayısıyla Kuran’ın ve Hz. Peygamberin terbiye ettiği ilk nesil olan sahabe nesli de bir o kadar müstesna topluluktur. Peygamber Efendimizin gergef gergef dokuduğu, üzerlerine titrediği sahabe nesli Efendimizin ifadesi ile asırların ve nesillerin en hayırlısıdır. Kitapların en büyüğüne ve peygamberlerin en üstününe muhatap olan bu nesilden büyük hayırlar ve bereketler ortaya çıkmıştır. Peygamberimiz Kuran’ın, sahabe-i Kiram da Peygamber Efendimizin müfessiridir. Peygamberimize verilen bu kutlu nesil başka hiçbir nebi ve resule nasip olmamıştır. Onlar Kuran’ın ayet ayet inişine ve Peygamberimiz tarafından hayata aktarılışına bizzat şahitlik etmişler ve kısa sürede İslam’ı dünyanın en ücra köşelerine yaymışlardır.

İslam düşmanları tarih boyunca bu silsileyi çok iyi bildikleri için dinimize saldırırken muhtelif yöntemler uygulamışlardır. Bunlardan açık sözlü olanları direkt Kuran’ı ve Peygamberimizi hedef almış, Kuran’ı eskilerin masalları olarak tavsif etmişler; Peygamberimizi de (s.a.v) mecnun, büyülenmiş gibi iftiralar ile etkisizleştirmeye çalışmışlardır. Buna cesaret edemeyenler ise sahabeye ve peygamberimizin hadislerine saldırmışlar; hadislerin uydurma olduğunu, sahabenin güvenilmez olduğunu iddia ederek “bize Kuran yeter” demişlerdir. Peygamberimize atamadıkları iftiraları onun mübarek sahabesine atmışlar, onların dini hayattaki yerlerini hafife almışlardır. Halbuki Peygamber Efendimiz (s.av) “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz” buyurmuştur. Yüce Kuran etrafında peygamberimiz, ashab, tabiin ve ulemamız halka halka kale duvarları gibidir. bunun farkında olan din düşmanları kalenin dış duvarlarından başlayarak merkeze doğru saldırmışlardır. Önce tüm ümmetin ittifak ettiği ulema ve sulehamız, sonra sahabe, sonra Peygamber Efendimiz en son da Yüce Kuran onların saldırısının hedefini teşkil etmiştir.

“Bize sadece Kuran yeter diyenlerin” aslında Kuran-ı Kerim’e karşı da saygı ve sevgileri yoktur, onların derdi peygamberimizi devre dışı bırakarak Kuran-ı Kerimi kendi keyiflerine göre yorumlamaktır. Zira bu kesimler hadis külliyatı ortada durduğu sürece Kuran’ı istedikleri gibi yorumlayamamakta, dini hayatı keyiflerine uyduramamaktadırlar.

Peygamberimizi, onun sünnetini, Ehl-i Beytini ve fedakâr ashabını herhangi bir ayrımcılığa tabi tutmadan kabul eden yegâne grup sadece Ehl-i Sünnet olmuştur. Diğer fırkaların tümü ashab arasında ayrımcılık yapmış böylece farkına varmadan peygamberimizden gelen hadislerin pek çoğunu yok saymıştır. Belki bu fırkaların tutumu günümüz modernistlerine cesaret vermiştir. İmam Rabbani’ye göre sahabe-i kiram arasında ayrımcılık yapanlar, Ehl-i sünnet çizgisinden ayrılmış ve fırka-i nâciyeden uzak düşmüşlerdir:

Fırka-i Nâciye (kurtuluşa eren grup) olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in isâbetli görüşleri kelâm alimlerince detaylarıyla anlatılmıştır. Bu büyük zatlara tâbi olmadan kurtuluşa ermek düşünülemez. Eğer kıl kadar muhalefet edilirse, bu dahi çok tehlikelidir. Bu durum, sahih keşif ve apaçık ilham ile de kesinlik kazanmıştır. Muhâlefet ihtimâli yoktur. O hâlde, onlara uymaya muvaffak olan ve onları taklit ile şereflenen kişiye ne mutlu. Onlara muhalefet eden, onlardan ayrılan, metotlarını terk eden ve cemaatlerinden ayrılan kişiye de ne yazık! Bu tür insanlar hem sapıklığa düşmüş, hem de başkalarını sapıklığa sürüklemişlerdir. (c. I, 59. Mektup)

İmam’a göre ehl-i sünnetin metotları Kuranı anlama ve yaşamada en sağlam yoldur. Bu metotların başında ise Peygamberimizin sünnetine ve onun ashabına büyük değer vermek vardır. Evet, sahabe-i kiram bazı durumlarda fikir ayrılığına düşmüştür ama bunların hiçbiri dinin aslı ile ilgili değildir. Dinin aslında hepsi müttefiktir. Bu sebeple Ehl-i Sünnet tüm sahabelerden gelen sağlam hadisler ile amel eder, hiçbir sahabeyi inkâr etmez:

Şunu da bilmek gerekir ki, bazısını inkâr etmek, hepsini inkâr sayılır. Çünkü onlar İnsanlığın Efendisi (s.a.v.)’in sohbetine ulaşma faziletinde ortaktırlar. Sohbet fazileti de bütün faziletlerin ve kemâlâtın üstündedir. Bu sebeple tâbiîn neslinin en hayırlısı olan Üveys Karanî, sahâbenin en alt seviyesine bile erişememiştir. Ne olursa olsun, hiçbir şey, sohbet (Hz. Peygamber ile beraberlik) faziletine denk olamaz. Çünkü sohbet ve vahyin inişi bereketiyle onların îmânı şuhûdîdir. (görmeye dayalıdır) ve sahabeden sonra hiç kimseye imanın böyle bir mertebesi nasip olmamıştır. Ameller de imanın dallarıdır. Amellerin kâmil ve güzel olması, imanın kemâli nispetinde olur.” (c. I, 59. Mektup)

İmam Rabbani burada sahabe ile ilgili olarak önemli bir meseleye işaret etmiştir. Ona göre ashabın bizden en önemli farkı onların imanının şuhudî olmasıdır. Onlar Peygamber Efendimizin müstesna yaşantısına, ayetlerin tedricen nüzulüne, ayetlerin iniş sebebine canlı birer şahid olmuşlardır. Bu durumda Kuran’ın canlı tefsiri Peygamber Efendimizin müstesna hayatı iken, onun hayatının tefsiri de kutlu sahabe neslidir. Kutlu sahabe neslinin vârisleri ise fukahamız, İmam-ı Azamlar, İmam-ı Şafiler, İmam-ı Maturidiler, Eşarilerdir. Bu ulemamız peygamberimizden aldıkları itikadi ve ameli bilgileri sistematize ederek bizlere ulaştırmışlardır. Abdülkadir Geylani, İmam Gazali, Bahauddin Nakşibend gibi maneviyat büyükleri de peygamberimizin ihlas, takva, huşu, gibi manevi hayatını bizlere ulaştırmışlardır. İfrat ve tefritten uzak olan bu ulemamız ve sulehamız ashabın etrafında bir zırh, ashab ise peygamberimizin etrafında bir kale gibidir. Bu kalenin surlarına saldıranların nihai hedefi kalenin içine girmektir. Şüphesiz ki iyi niyetle ve saf gönüllülükle ehl-i sünnete muhalif görüşler ortaya koyanlar bizim kastımız değildir. Bizim kastımız oryantalistlerin kitaplarını okuyup ta onların bile dillendirmekten kaçındıkları konuları kötü niyetle gündeme getiren medya cambazlarıdır.

Ülkemiz insanının büyük çoğunluğu yukarıda zikrettiğimiz silsileye saygılıdır. Ne var ki son zamanlarda bazı medya cambazları insanımızın bu samimi inanış şeklini bozmaya çalışmaktadır. Sureti haktan gözüken bu nadanlar “Bize Kuran yeter, zaten hadislerin çoğu uydurma” diyerek insanlarımızın saf gönüllerini bulandırmaktadır. İmam Rabbani bu tutumun Kuran’ı dahi inkara götüreceğini fark etmiştir. Şöyle ki Kuran-ı Kerimi ve Hz. Peygamberin kutlu hayatını bizlere ulaştıran bizzat sahabe-i kiramdır. Eğer onlar Hazreti Peygamber (s.a.v)’in hadislerini bize doğru aktarmamışlar ise aynı mantıkla yaklaştığımızda Kuran’ın bize ulaştırılmasında da bu zaafiyeti göstermeleri gerekmez mi? Onlara bir konuda tamamen güvenip de başka bir konuda hiç güvenmemek akla ve mantığa aykırıdır. İmam Rabbani bu durumu şöyle ifade eder:

Ayrıca, daha önce anlatıldığı üzere, şerîati tebliğ edenler bütün sahabelerdir. Çünkü sahabelerin hepsi âdildir (güvenilirdir). Her biri vâsıtasıyla şerîat hakkında bir şey bize ulaşmıştır. Aynı şekilde her biri Kur’an’dan bir veya daha fazla ayeti toplamıştır. O hâlde ashaptan bazılarını inkâr etmek, onların bize ulaştırdıklarını da inkâr olur. Bu durumda bazı sahabeleri inkâr eden kişi şerîatin tümünü yerine getiremez. Böyle bir kişi kurtuluşa ve felâha nasıl kavuşacak? Allah Teâlâ buyurur: “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz. Sizden bunu yapanın cezası dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde de (onlar) azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir(Bakara, 2/85). Buna ilâve olarak deriz ki, Kur’an, Hz. Osman’ın (bir cilt içinde) topladığı bir kitaptır. Hatta gerçek toplayıcılar Hz. Ebu Bekir Sıddık ve Ömer el-Faruk’tur. Hz. Emîr’in (Ali’nin) derlediği şey ise, Kur’an’dan başka bir şeydir. O hâlde düşünmek gerekir ki, bu büyük zatları inkâr etmek, gerçekte Kur’an’ı inkâra götürür. Allah Teâlâ’ya sığınırız.” (80. Mektup)

Yüce Rabbimiz Kitab-ı Mecidini ashabı kiram eliyle korumuş ve bizlere ulaştırmıştır. Tabi ki onlardan gelen hadisler Kuran ile aynı düzeyde korunmuş değildir. Zaten ulemamız hadisleri sahih, hasen, zayıf gibi sınıflara ayırmış; isnad sistemi ile mevzu hadisleri de kolayca ayıklamışlardır. Bu konulardaki bazı tartışmaları medya önünde gündeme getirenlerin derdi ise üzüm yemek değil bağcıyı döğmektir.

En basit bir mesleğin bile yıllarca ihtisas ve alın teri gerektirdiği günümüzde, dini ilimleri ve Arapçayı öğrenmeden bu işe girişenleri iyi niyetli görmek mümkün değildir. Rabbimizden niyazımız bu tür kimselerin şerrinden mukaddesatımızı muhafaza etmesi, bizleri fırka-i naciye yolundan ayırmamasıdır. Amin.

Comments are closed.