İmâm-ı Âzam Tavrı

İmâm-ı Âzam Tavrı - Ali Rıza Temel

Sayı : 380 - Ekim 2017


Mezhep imamımız Ebû Hanife’nin İmâm-ı Âzam (en büyük imam) unvanıyla anılması boşuna değildir. Onun fıkıhtaki derinliği, keskin zekası, ikna kabiliyeti yanında yüce bir karakter ve onur sahibi olduğu da tartışılmazdır.

Pek çok kişi devlette makam kapmak için yarışırken İmâm-ı Âzam yanlış tasarruflara alet edilirim korkusuyla halife Ebû Cafer Mansur tarafından kendisine teklif edilen baş kadılığı kabul etmemiş, bu yüzden hapsedilmiş ve işkencelere maruz kalmıştır. Kadılığı kibarca nasıl reddettiğini kendi ağzından dinleyelim:

– Halife beni kadılık için davet etti. Ben de ona bu işe lâyık olmadığımı bildirdim. Dedim ki; delil davacıya yemin ise davalıya düşer. Fakat bunu bilmek kadı olmak için yeterli değildir. Kadı olacak kimse senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve kumandanlarının aleyhine de hüküm verebilecek cesarette biri olmalıdır. Bende ise bu cesaret yok. Gönlüm kadılık teklifine razı değil.

Başka bir rivayete göre İmâm-ı Âzam, Ebû Cafer’e:

– Ben bu hususta kendime güvenemiyorum. Eğer beni Fırat’ta boğulmakla bu teklifi kabul etmek arasında muhayyer bıraksan ben boğulmayı tercih ederim. Senin etrafında ikram bekleyen bir sürü kimse var. Ben kadılığa lâyık değilim, deyince Ebû Cafer’in canı sıkıldı ve:

– Yalan söylüyorsun. Sen bu işe lâyıksın dedi. Ebû Hanife de hemen cevabı yapıştırdı:

– İşte hükmünü kendin verdin, yalan söylediğini iddia ettiğin birine nasıl kadılık verirsin?

İmâm-ı Âzam halifenin gönderdiği hediyeleri kabul etmemiş, geri göndermişti. Bunun üzerine Ebû Cafer:

– Sen benim hediyelerimi neden kabul etmiyorsun? dedi.

O da cevaben:

– Mü’minlerin emiri bana sırf kendi malından bir şey göndermedi ki: Eğer kendi malından bir şey gönderseydin onu kabul ederdim: Sizin gönderdikleriniz ise Müslümanların malından, hazinedendir. Benim ise hazinede özel hiç bir hakkım yoktur. Zira ben cepheye gidip savaşanlardan değilim. Mücahitler gibi beytü’l-malden hisse alayım. Mücahitlerin çocuklarından da değilim, yetim yavrular gibi hisse alayım. Ayrıca fakir değilim, yoksullar gibi pay alayım.

İmâm-ı Âzam’ın kadılığı kabul etmemekte direnmesinin sebebi başta söylediğimiz gibi; güvenmediği otoritenin kendisini yanlış uygulamalara alet edeceği endişesiydi. Ebû Cafer Mansur, Ömer bin Abdül Aziz gibi adil bir halife olsaydı Ebû Hanife elbette kadılık teklifini reddetmezdi.

İmâm-ı Âzam tam bir ahlâk âbidesiydi. Kendini asla ön plana çıkarmak istemezdi. Zaman zaman muhalifleriyle münazaraya tutuşurdu. Fakat yakınlarını ve talebelerini münakaşalardan menederdi. Oğlu Hammad’ı kelami konularda münakaşa yaparken gördü ve onu münakaşadan menetti. Kendisine:

– Seni münakaşa yaparken görüyoruz. Peki bizi neden menediyorsun dediklerinde şu cevabı verdi.

– Biz münazara yaparken karşımızdaki arkadaşın yanılmasından, kaybetmesinden korkarak sanki başımızın üstünde kuş varmış gibi hassasiyet gösteririz. Siz ise münakaşayı arkadaşınızın yenilmesi esasına göre yapıyorsunuz.

İmâm-ı Âzam varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Babası ticaretle uğraşıyordu. Kumaş ticareti kârlı bir işti. O da babasının mesleğini sürdürdü. Tabiinin önde gelenlerinden Şa’bî’nin tavsiyesi üzerine ilim meclislerine devam etmeye başladı. Döneminde yaygın olan bütün ilimlerle ilgilenmiş, hayatın her alanını ilgilendirdiği için fıkıh ilmini ön plana almış ve bu sahada mütehassıs olmuş. Çarşı Pazarı da iyi bildiği için ticareti hükümlerde objektiflik kazanmıştır. Ticaretle büsbütün ilişkisini kesmemiş, ticareti genellikle ortakları vasıtasıyla yürütmüştür.

Onun ticari ahlâkına dair bir kaç anekdot aktaralım: Bir kadın, satmak üzere kendisine ipek kumaş getirdi. Ebû Hanife kumaşın fiyatını sordu. Kadın da yüz dirhem dedi. Ebû Hanife: bunun değeri yüzden fazladır, deyince; kadın yüz dirhem daha artırdı. Ebû Hanife: Daha fazla eder deyince kadın dört yüz dirheme kadar çıktı. Ebû Hanife: “daha fazla yapar” deyince kadın: Benimle eğleniyor musun? deyince İmâm-ı Âzam: Ne münasebet, bir adam getirin de fiyatı takdir ettirelim, dedi. Kadın, bir bilirkişi getirdi ve fiyatı takdir etti ve Ebû Hanife ipek kumaşı beş yüz dirheme satın aldı. Genellikle fakir müşterilerden hiç kâr almaz, bazen de karşılıksız verirdi. Müşteriyi aldatma esasına dayalı günümüz ticareti ve İmâm-ı Âzam’ın müşteriyi kayırma esasına dayanan ticareti. Böyle davranışlar günümüz insanına masal veya ütopya gibi geliyor.

Ebû Hanife senelik kazancını hesaplar ilimle uğraşan üstad ve talebelerinin ihtiyaçlarını karşılar, artan parayı da onlara dağıtırdı ve: “Bunları ihtiyacınız olan yerlere sarf edin ve Mevla’ya hamdedin; size verdiğim bu mallar esasında benim değildir. Sizin nasibiniz olarak Allah’ın fazl ve kereminden benim vasıtamla size gönderdiği mallardır. Bu tavır, ihtiyaç sahiplerini mahcup etmemek için gösterilen ne güzel bir tavırdır.

 Ebû Hanife hayatının 52 senesini Emevîler, 18 senesini de Abbasiler devrinde geçirdi. Her iki dönemin de eksiklerini ve artılarını gördü. Şahsen yanlışlara alet olmadı, bunun için hapsi ve işkenceyi göze aldı. Fakat kılıca sarılarak fiilen isyana katılmadı. Bu, korkudan değil, böyle bir kalkışmanın başarıyla sonuçlanmayacağına inanmadığından, boşuna kan dökülmesine yol açacağından dolayıdır. Zeyd b. Zeynel Abidin’in hicri 121 yılında Hişam b. Abdul Melike karşı ayaklanmasını haklı görmüş ve neticeyi başarılı görmediği için fiilen ayaklanmaya katılmamıştı. Nitekim bu ayaklanma başarılı olmadı ve İmam Zeyd bin Zeynel Abidin hicri 122’de şehit edildi. Sonucu kesinlikle yenilgi olacak bir savaşa katılmak akıl kârı değildir. Ebû Hanife daima hakkın ortaya çıkması için çalışmış, taassuptan uzak olarak her şeyin objektif şekilde tartışılmasını istemiştir. Kendisine:

– Bu verdiğin fetva kesin bir hakikat mıdır? dediklerinde:

– Vallahi bilmem. Belki de kesin bir batıl olabilir, demiştir. Söylediklerini not eden Ebû Yusuf’a:

– Ne yapıyorsun öyle! Benden her duyduğunu yazma. Çünkü ben bugün bir görüşte, yarın başka bir görüşte olabilirim, demişti. Hakkı aramada son derce ihlas sahibi olduğundan kendisine sahih ve sağlam bir hadis veya sahabe kavli söylendiğinde hemen onu kabul eder, kendi görüşünden dönerdi. Talebeleriyle arkadaş gibi münakaşa eder, kimseyi kendi fikrini kabule zorlamazdı. Talebelerinin itirazlarını olgunlukla karşılardı.

Mezhebi İslam âleminde en yaygın olan İmâm-ı Âzam Ebû Hanife ilmi, ahlâkı, dik duruşu, tevazuu, ihsanı, hoşgörüsü vs. üstün meziyetleriyle bizler için ideal bir örnektir. Hanefi mezhebine mensup olduğunu söyleyenler İmâm-ı Âzam’a sadece ibadetlerdeki “caizdir-caiz değildir” fetvaları yanında yukarıda belirttiğimiz üstün meziyetlerini de göz önüne alarak bütünüyle uymaya çalışmalıdırlar. Asıl mensubiyet böyle olur.

İmâm-ı Âzam tavrı özellikle günümüz alimlerinin ve hakimlerinin takınacağı tavır olmalıdır. Makam-mevki şöhret ve servet hırsıyla yanıp tutuşanlar haksız icraatlara alet oldukları takdirde cehennem ateşiyle yanıp tutuşacaklarını unutmasınlar. Hakkın hatırı, ilmin vakar ve izzeti bütün izzetlerden üstündür. Ebû Hanife Hakkın hatırını, ilmin izzet ve vakarını üstün tutmasaydı “İmâm-ı Âzam” olamaz, asırlarca rahmetle ve şerefle anılmayı hak edemezdi. Ümerâ’nın hata ve zulüm yapmaması öncelikle ulema’nın hasbî ve hakşinas olmalarına bağlıdır. Satırlarımızı Rasulullah efendimizin şu hadis-i şerifiyle noktalayalım:

“Cihadın en faziletlisi, zalim yönetici karşısında hakkı söylemektir.” (Keşfü’l-hafa, hadis no: 4577)

Comments are closed.