“Ilımlı İslam” Tartışmaları Eşliğinde Suudi Arabistan ve Ortadoğu

Dünya Gündemi - Beytullah Demircioğlu

“Ilımlı İslam” Tartışmaları Eşliğinde Suudi Arabistan ve Ortadoğu

Sayı : 382 - Aralık 2017


Küresel gündem inanılmaz gerilim yüklü. Ortadoğu’da Suudi Arabistan-İran arasındaki büyük kapışmanın kaçınılmaz olduğu ancak bunun nasıl ve kim tarafından başlatılacağı sorgulanıyor şimdilerde. Krallığı öncesi içerisini oldukça sert bir biçimde tahkim etmekle meşgul Suudi Arabistan veliaht prensi tek başına mı yoksa İsrail ile birlikte mi vuracak Hizbullah’ı ve İran’ı?

DAİŞ sonrası, Suriye’deki vekâlet savaşlarında yeni bir merhaleye geçildi. Türkiye, bu yeni dönemde Suriye özelinde Rusya ve İran ile yakınlaşırken müttefiki Amerika da terör örgütleri PKK/PYD üzerinden Suriye politikasını yürütmeye devam ediyor.

Türkiye-ABD ilişkilerinde neredeyse iplerin tamamen kopma noktasına gelmiş vaziyette velhasıl. Sadece ABD ile değil, 15 Temmuz hain darbe girişiminden bu yana Avrupa ülkeleri ile yaşanan soğuk savaşta tansiyon düşmüyor aksine daha da yükseliyor. Şu sıralar dillendirilmeye başlanan AB’nin ekonomik yaptırım tehditleri gibi gelişmeler üst üste konulduğunda sadece ABD ile değil ‎tüm Batı dünyası ile ilişkilerde hızla yol ayrımına doğru gidildiğini söylemek mümkün…

Baştan sonra gerilim yüklü bu gündem ile dünya nereye sürükleniyor peki?

Geçen ay küresel gündemde dikkatlerin en çok çevrildiği Suudi Arabistan’dan başlayarak dünya gündemini neler beklediğini analiz etmeye başlayalım.

Veliaht Muhammed bin Selman kontrolündeki Suudi Arabistan Nereye?

Henüz 32 yaşındaki veliaht prens Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan’ı ve bölgeyi nereye sürüklüyor? Veliaht prensin gerek içerideki tutuklama furyası gerekse dış politikadaki atraksiyonlarından sonrası dünya gündemini en çok meşgul eden soruydu bu.

Ortadoğulu siyasetçilerin “Öfkeli boğaya” benzettikleri Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman daha sonra dillendireceği “Ilımlı İslam” çıkışına muhtemel itirazları önlemek için olsa gerek önce din adamlarına yönelik bir tutuklama furyası başlattı.

Ardından prensler, eski-yeni bakanlar, bürokratlar, deve dişi gibi dünya çapındaki işadamlarının seslerini kesti. Suudi Arabistan halkının kolaylıkla satın alacağı “Yolsuzlukla mücadele” gerekçesiyle. Tutukladıkları iş adamlarına “Özgürlük istiyorsanız servetinizin %70’ini vereceksiniz” iddiaları gündeme geldi. Veliaht prensin böylelikle uzun zamandır açık veren Suudi Arabistan bütçesini kapatmak istediği dillendirildi.

İçeride fırtına koparken dışarıda da Suudi veliahtın icraatları konuşuluyordu. Lübnan başbakanı Said Hariri istifasını Riyad’da açıklarken, istifasının arkasında Riyad’ın olduğu, İran’a müdahalenin önünü açmak için Lübnan Başbakanını İran’ı suçlayarak istifaya zorladığı ileri sürüldü.

Veliaht prensin icraatları bununla da sınırlı değildi. ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in hazırladığı barış planına ilişkin tereddütlerini belirten Filistin lideri Mahmud Abbas’a ültimatom verdi, ‘Ya ABD planını kabul et ya da istifanı ver’ dedi.

 Veliaht prens yönetimindeki Suudi Arabistan sonraki günlerde de şaşırtmaya devam etti. Suudi Arabistan tarihinde bir ilk gerçekleşti ve İsrail genelkurmay başkanı Gadi Eisenkot, Suudi Arabistan “İlaf” gazetesine verdiği mülakatta, “Suudi Arabistan ile İsrail arasında birçok ortak çıkar bulunduğunu” savundu. “ABD Başkanı Donald Trump’ın liderliği altında bölgede yeni bir uluslararası ittifak kurma fırsatı bulunduğunu” belirten Eisenkot. “İran tehdidini bertaraf etmek için büyük ve kapsamlı bir stratejik planı hayata geçirmeye ihtiyacımız var.” mesajını Suudi Arabistan medyası üzerinden dünyaya duyurdu. Peşi sıra İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz, ülkesinin diplomatik ilişkisi bulunmayan Suudi Arabistan ile “İran’a karşı” gizlice iletişim içerisinde olduklarını açıkladı.

Bu arada İsrail ile normalleşme sürecine Suudi din adamları da ellerinden gelen katkıyı vermeye devam ediyordu.

Tüm bunları veliaht prensken yapan Muhammed bin Selman, tahtı babasından devraldıktan sonra neler yapacak peki? “Öfkeli boğa” lakaplı Muhammed bin Selman’ın öfkeli siyaset anlayışı gerçekten endişeli bir gelecek vaat ediyor hem ülkesi hem de bölgemiz açısından.

Batı Nezdinde Meşrulaşma Argümanı Olarak “Ilımlı İslam”

Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Suudi Arabistan’ını biraz daha irdelemeye devam edelim. Veliaht’tın hem içeride hem dışarıda estirdiği rüzgârda en dikkat çeken çıkışı «Radikal düşünceleri yok edeceğiz, ılımlı İslam’a geçiyoruz” açıklaması oldu. Muhammed bin Selman’ın bu çıkışı çokça tartışılsa da aslında İslam dünyası ve özellikle de Ortadoğu açısından yeni bir mefhum değildi “Ilımlı İslam” söylemi. Taa, Mısır lideri Enver Sedat’ın katledilmesi sonrası, 11 Eylül saldırıları gibi yakın tarihin fırtınalı günlerinin ardından, Ortadoğu yönetimlerinin dillerine doladıkları moda bir ifadeydi, dönemin klişeleriyle ifade edecek olursak; “Fundamentalistlerle”, “Radikallerle”, “Aşırı dincilerle mücadele” ve “Ilımlı İslam” söylemine yapılan güzellemeler. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Muhammed bin Selman’a bu söylemin patentinin Batı’ya ait olduğunu hatırlattı nitekim.

Suudi Arabistan veliaht prensinin bu moda ifadeyi neden bugün gündeme taşıdığına dair tespitlere dosyamızdaki mülakatlarda genişçe yer verdik. Bu tespitlere Ortadoğu medyasındaki analizlere yansıyanları da ilave edebiliriz.

Bu noktada Arap rejimlerinin din üzerindeki egemenliklerini kaybetmeye başlaması “Ilımlı İslam” söyleminin neden bugün gündeme geldiğine ilişkin cevaplardan biri olarak zikrediliyor. Özellikle Arap ‎baharı sonrası ve peşi sıra başlayan karşı devrimler sürecinde, İslami tandanslı siyasi oluşumların, rejimlerin en büyük rakibi haline gelmesinin altı çiziliyor. Arap Baharı sonrası, bölgeyi formatlayarak eski düzene dönmeyi arzulayan statükoyu temsil eden rejimler bir taraftan yönetime talip olan İslami tandaslı hareketleri, partileri şeytanlaştırırken diğer taraftan Batı nezdinde meşruluklarını tahkim etmek gayesi ile “Ilımlı İslam” söylemine sarıldıkları vurgusu yapılıyor. Bir başka deyişle Batı nezdinde meşrulaşmanın pasaportu olarak görüldü “Ilımlı İslam” söylemi Ortadoğu’daki analizlerde.

Peki “Ilımlı İslam” söyleminin Ortadoğu’da karşılığı var mı?

Ortadoğu’daki değerlendirmelerde “Ilımlı İslam” söyleminin halk nezdinde hiçbir karşılığı olmadığı vurgusu ön plana çıkıyor. “Ilımlı ya da mutedil İslam” söylemi ile ulaşılmak istenen hedefe ulaşılamayacağı, bu sürecin başarısız olmaya mahkum olduğunun altı çiziliyor. Arabi21 haber sitesinin yazarlarından Faris Ebuhilal,Dinde Reform, Suudi Arabistan’da da Bölgede de Başarısızlığa Mahkûmdur” başlıklı makalesinde ilginç bir benzetmede bulunuyor.

 Arap halk devrimlerinin başarısız olduğunu belirten yazar “Çünkü bu devrimler çok hızlı gelişti. Halklar da islami çizgideki siyasi hareketler de hazır değillerdi bu devrime. Programları yoktu. Bu yüzden derin devletin karşı devrimine tosladılar” diyor.

Ebuhilal, Suudi Arabistan öncülüğünde başlatılan “Ilımlı İslam” ve dinde reform sürecini de katılalım ya da katılmayalım bir “devrime” benzetiyor. Şu an Suudi Arabistan’ın yaptığı gibi üsten dayatılan bu “devrim”, İslam dünyasının dini şahsiyetlerinin, müesseslerinin, köklü dini kurumlarının “karşı devrimine” toslayacaktır görüşünü dinlendiriyor. Son söz olarak “Ilımlı İslam” başarısızlığa mahkûmdur diyor Faris Ebuhilal.

Suudi Arabistan-İran Savaşı Kapıda mı?

Suudi Arabistan eksenli bir diğer konu Riyad ile Tahran arasındaki gerilimin nereye varacağı meselesi idi. İslam dünyasının özellikle de Ortadoğu coğrafyasının bugün içinde bulunduğu içler acısı durumun en önemli müsebbiplerinden bir olarak gösterilir Suudi Arabistan-İran rekabeti. İran’ın Şiiliği kullanarak yürüttüğü yayılmacı politikasına karşılık Suudi Arabistan’ın Vahabi anlayışla İran’ı dengeleme gayretleri, Ortadoğu coğrafyasının pek çok yerinde vekiller üzerinden yürütülen savaşları da beraberinde getirdi. Bugün gelinen nokta itibariyle Suriye’den Lübnan’a, Irak’tan Yemen’e varıncaya kadar Suudi Arabistan’ın İran ile yürüttüğü vekâlet savaşlarında kaybeden taraf olduğu dillendirilmektedir. Gerek Batı’nın İran’ın önünü açan bilinçli politikaları nedeniyle gerek kendi hataları yüzünden Suudi Arabistan’ın, İran’ın Ortadoğu’daki yayılmacı politikalarının önüne geçemediği bir vakıadır. İran’ın, yumuşak-sert bütün gücünü kullanarak, kendi ulusal hedeflerine ulaşma doğrultusunda, Suriye’de olduğu gibi zalim Esed’i kurtarmak pahasına, en az onun kadar zalimleşerek, tüm sünni dünyanın öfkesini çekme pahasına da olsa dört Arap başkentindeki siyasi nüfuzunu iyiden iyiye tahkim ettiği bir vakıadır. Bu durum ortaya çıkmasında önemli pay sahibi olan Suudi Arabistan başta olmak üzere pek çok Körfez ülkelerinde endişeleri tavan yaptırmıştır.

Körfez ülkeleri, İran’ın yayılmacı politikasının bir an önce önüne geçilmesi gerektiğini dillendirmektedirler, ama nasıl? Bu noktada bir çözüm yolu bulabilmiş değiller. Körfez’in bu çaresizliği, öfkesi ve endişesi o denli büyük ki İran’ı durdurmak için değil İsrail ile işbirliği yapmak amiyane ifadeyle şeytan ile birlikte hareket edebilecekleri bir haleti ruhiye içinde görünüyorlar.

ABD, Körfez’in bu halet-i ruhiyesini sonuna kadar kullanmak istiyor hatta kullanıyor da. Hem ekonomik olarak hem de siyasi olarak. İsrail ise Obama döneminde, Sünni dünyayı dengelemek düşüncesiyle önüne açılın İran’ın, önünün çok fazla açıldığını düşünüyor. İran’ın durdurulması gerektiğini onlarda dillendiriyor ama nasıl? ABD’deki necon çevrelere ve İsrail’e göre aslında en iyi çözüm, İsrail’in dışarıda kalıp Suudi Arabistan ile İran’ın birbirini yemesi hatta ondan da iyisi bir sünni-şii savaşı.

Dolayısıyla İran’ın nasıl durdurulacağı konusunda hem Körfez hem İsrail cenahından bir çözüm bulunabilmiş değil. Suudi Arabistan’ın tek başına bunun üstesinden gelemeyeceği açık. İsrail’in de kaygıları var. Hizbullah’a karşı başlatacağı savaşın sonucunu İsrail de çok fazla kestiremiyor. İran medyasına yakın çevrelere göre Hizbullah’ın, İsrail’in Dimona nükleer tesisleri ile Hayfa amonyak tesislerini vuracak on binlerce füzesi var. Hatta, İsrail’in Hizbullah’a karşı başlatacağı bir savaşın, yapabileceği son savaş olduğunu çok iyi bildiği ileri sürülüyor. Yine İran’a yakın söz konusu yayın organlarına yansıdığı şekilde aktaracak olursak ortaya çıkan bu açmaz yüzünden “İsrail, Suudiler’den, Suudiler İsrail’den ve her ikisi birden ‘uluslararası toplum’dan himmet bekliyor.” deniliyor.

Türkiye-Batı Yol Ayrımına Doğru mu?

Dış politikada Türkiye eksenli gelişmeler açısından en dikkat çeken konu ise Türkiye ile Batı dünyası arasında yaşanan gerilimli süreç oldu. Özellikle de ABD ile…

Ortadoğu’da yaşanan bölgesel dönüşümle birlikte Türkiye ile ABD arasında özellikle de Suriye özelinde görüş ve çıkar ayrılığı ile başlayan gerilim, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası çeşitlenmeye devam etmiş ve bugün itibariyle neredeyse kopma noktasına gelinmiştir.

FETÖ, PKK/PYD hamiliği derken Amerika, Reza Zarrab davası üzerinden Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadır. Zarrab davası ile Türkiye’ye ekonomik ve siyasi darbe vurulmak istendiği anlaşılmaktadır.

Norveç’deki NATO tatbikatında yaşanan skandallar… S-400 füze alımı başta olmak üzere, Türkiye-Rusya yakınlaşması, yine son dönemde Suriye krizi bağlamında Türkiye, Rusya ve İran’ın ortak çalışmalarından duyulan rahatsızlık, Türkiye-ABD ilişkilerinde gerilimi derinleştiren son gelişmeler olmuştur.

Avrupa Birliği ülkesi ülkelerin siyasilerinden sadır olan, Türkiye’ye yönelik ekonomik tedbirler kapsamında tehdit olarak yorumlanabilecek açıklama ve uygulamalar da üst üste konulduğunda sadece Türkiye-ABD ilişkilerinde değil daha genel anlamda Türkiye-Batı ilişiklerinde önemli bir dönüm noktasına gelinmiştir.

Peki, Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkilerinde yaşadığı onca haksızlığa ve ihanetlere rağmen Batı dünyası ile ilişkilerinde izlemesi gereken politika ne olmalı? Gerçekten Türkiye Batı dünyası ile ipleri koparmalı mı? Gerçekten de Türkiye’nin, NATO’dan ayrılma zamanı geldi mi? Batı’dan uzaklaşıp Avrasya eksenine kayması Türkiye’ye ne kazandırır ne kaybettirir? Bu anlamda Türkiye, Rusya’ya ne kadar güvenebilir?

Bu meyandaki sorular, geçen ayın Türkiye eksenli dış politika gündeminin en önemli soruları olarak tartışıldı siyasi analizlerde.

 Ortadoğu’da haritaların yeniden çizilmesinin planlandığı bir dönemde, dış politikanın toplumsal öfkelere dayalı olarak belirlenmemesi gerektiğinin vurgusu yapılırken kimi analizlerde de “Gerek AB ve gerekse NATO’nun, Türkiye’nin stratejik menfaatlerini maksimize etmeye çabaladığı uluslararası örgütler olduğu, Türkiye’nin bu örgütlerdeki üyeliğinin kampanyalara feda edilebilecek, duygusal bir konu olmadığının” altı çiziliyor.

Comments are closed.