Hicab Edebilmek de Nasib İşidir

Hicab Edebilmek de Nasib İşidir - Ahmet Taşgetiren

Sayı : 379 - Eylül 2017


Şair Nabi’nin o mısralarını biliriz: Hani, kafile Medine-i Münevvere’ye girerken ayağını Harem tarafına doğru uzatan bir “Devletlû”yu gördüğünde içine doğanları:

“Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûbi Hudadır bu

Nazargâh-ı ilahîdir, Makâm-ı Mustafâdır bu”

“Huda’nın mahbûbunun köyüne böyle girilmez. Çünkü orası nazargâh-ı ilahidir, ve makam-ı Mustafa’dır.”

Nabi’nin bir beytini daha okudum; şöyle diyor:

“Ayine-i idrakini pak eyle sivadan

Mihman mı gelir hane-i nâ-pake hicab et!”

“İdrak aynanı masivadan arındır, pak olmayan haneye misafir mi gelir, hicab et, utan!”

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ilişkimiz. Gönüllerimiz. O’na bakışımız. İmanımız. Muhabbetimiz.

Ne durumdayız?

Gönüllerimiz pir ü pâk mı, didiklenmiş, yaralanmış, örselenmiş, hatta “nâ pâk hale gelmiş” kirlenmiş mi?

Rasûlullah, O’nun hadisleri, Sünneti ile ilgili tartışmalar, gönül dünyasındaki kaymaları sergiler bir mahiyet kazanmaya başlamış durumda.

O’nun huzurunda yapamayacağımız tartışmaları, gıyabında hoyratça yapabiliyoruz.

O Allah’ın Rasûlü. Onu Allah “Elçi” olarak belirlemiş. Vahyini almaya, taşımaya, yaşamaya, örnek (üstelik en güzel örnek olmaya) olmaya, insanları eğitmeye, arındırmaya, üstelik kıyamete kadar Allah’ın ölçülerine göre bir insanlık yürüyüşü oluşturmaya rehber kılmış.

Bu herhangi bir insanın misyonu değil. Bu “Allah’ın son Peygamberi”nin misyonu.

Bu, gönderen Kudret tarafından “Alemlere rahmet” diye nitelenen bir misyon. Alemler ne, rahmet ne? Biz o alemin neresindeyiz ve rahmet bizim için ne?

O “En yüce ahlâk üzere olmak”la vasıflanın, yani insanlığın ahlak önderliğine seçilen bir insan. İnsan ne, ahlâk ne?

Önümüze böyle bir insanlık rehberi konmuşsa, ve biz insani idraklerimizin diriliğini koruyabiliyorsak, yapmamız gereken “O Elçi”yi hece hece öğrenmek ve bize yönelik mesajının en küçük kırıntılarını bile kaybetmemek için bütün şuur melekelerimizi canlı tutmaktır.

Sahabe-i kiram, ilk İslam nesli bunu yaptı.

Onların Rasulullah’ı dinlerken, başları üzerine konmuş bir kuş var da, en küçük bir harekette uçmasından korkuyormuş gibi pür dikkat olmaları, adeta Rasulullah’a kilitlenmeleri bundandır. Rasulullah üç - beş vahiy katibi tutsun, gelen vahyi yazdırsın ve insanlara ulaştırsın. Peygamber’in ilk mü’minlerle ilişkisi, ya da ilk mü’minlerin Peygamber’le ilişkisi bu değildi ki...

Sevdiler, çok sevdiler. “Anam babam sana feda olsun” diyecek kadar sevdiler.

Öğrendiler, hece hece öğrendiler.

Yaşadılar, O’nda ne gördülerse onu hayat haline getirmecesine yaşadılar.

O’nun yanında seslerini yükseltmediler.

Evet O’nu “İnsan bir Peygamber” olarak bildiler, bu, insanlığı eğitmek misyonu bakımından tabii idi de, ama O’nu herhangi bir insan seviyesine indirmediler, çünkü Allah “O, Allah’ın peygamberidir” dedi. Bunu anladılar.

Kur’an’ı O’ndan öğrendiler. O’nu sadık haberci olarak bildiler. O’nun getirdiklerinin Allah’tan olup olmadığı konusunda en küçük bir şüphe taşımadılar. “Sıdk – Emanet” O’nun en temel vasfı idi.

O bir ölçü koyduğunda sorular sordular, bazan bilinen ölçülerden farklılık söz konusu ise onu da sordular, ama O son sözü söylediğinde, gidip “Peygamber şöyle söylüyor ama bu benim aklıma yatmıyor” demediler. Böyle bir davranışın, içte bir güve, bir maraz olduğunu bildiler.

Anladılarsa anladılar, anlamak için o gün de mevcud olan, Rasulullah’ın rahle-i tedrisinde daha çok bulundukları için ilimde ileri gidenlere sordular, gene anlamadılarsa “O söylüyorsa doğrudur” imanına yöneldiler. Vahiy gibi “Allah’tan gelen” elle tutulur gözle görülür yanı bulunmayan ve bütün çağlara gerçek bir hayat disiplini getiren vakıaya inandılar. Rasulullah’ı tartışsalar, öncelikle vahyi tartışırlardı, ama onu o gün sadece müşrikler tartıştı, mü’minler anlamaya çalıştı, iman etti.

Bu, ilk İslam neslinin Rasulullah ile hukukunun çok berrak çizgisidir. Onlar için Peygamber aleyhissalatü vesselam, Allah’ın yardımı ile insanları “ateş çukurunun kenarından kurtaran”dı.

Sonraki zamanlara -bizim zamanlarımız dahil- gelince, Rasûlullah’ı vahyi getirip işini bitiren bir taşıyıcı eleman haline getirmek, yani Rasulullah’ı indirgemek, her şeyden önce hicab edilmesi gereken bir hadsizliktir.

Rasulululah’ın Kur’an’da Allah Teala tarafından çizilen misyonu, bütün zamanlarda hüküm-fermadır. Bunu tartışmak, kalbi bir kayıptır, aşınmadır, yaralanmadır, firedir. Bundan Allah’a sığınmak lazım. Kur’an’dan belli ayetler hazfedilmeden, düşürülmeden Rasulullah’ın önderliği tartışılamaz. O ayetlere rağmen yürütülen tartışma ise, ayetleri de ıskalayan, yani Kur’an’ı ıskalayan ve kademe kademe İslam’ın kökünü kurutmaya yönelen bir çizgi olur.

Aslında “Kur’an’da Rasulullah’ın kadrü kıymeti şöyle anlatılıyor” gibi bir çaba içine girmek bile, bir zamane sapkınlığını susturma çabası olur ki, insanları böyle bir çaba içine sürekleyenler kalblerine bir kere daha bakmak zorundadırlar.

Şuna işaret edilebilir hiç şüphesiz:

Rasulullah’a ait olmayan bir sözü, davranışı, ölçüyü, O’na isnad emek, O’nun hal-i hayatında da kabul edilemezdi, bugün de kabul edilemez. Bizzat Rasulullah, “Benden bana ait olmayan bir sözü nakleden cehennemdeki yerine hazırlansın” buyuruyor. Anlıyoruz ki, O Dini getiriyor ve o Dine kendisi adına bile olsa “ilahi kontrol dışında” herhangi bir ölçünün girmesini kabul etmiyor.

Sonraki nesillerde de bu hassasiyet gösterilmiş. Allah’tan gelen vahye bakılmış.

Rasulullah’ın sözlerine, davranışlarına ve görüp de yasaklamadıklarına bakılmış.

Kur’an vahyinin tespiti de Peygamber neslinin şehadetiyle gerçekleşmiş.

Rasulullah’ın Sünneti muhtevasında gelenler de.

Kur’an ile Sünnet arasında bir güvenilirlik farkı var mı?

Bir ölçüde var, bir ölçüde yok.

Bunu da 14 asırlık İslam ilim geleneği ifade ediyor.

Şundan taviz verilmiyor: Rasulullah’tan bize sahih olarak gelenler bizim için ölçüdür.

O zaman “sıhhat” ölçüsünün aranması söz konusu. Bütün bir Hadis Usulü ilmi, onunla bağlantılı olarak Fıkıh, Tefsir, Kelam gibi islami ilimler, “sıhhat” ölçüsüne dikkat ederek Kur’an’ı da esas olarak İslam’ın hayat çerçevesini çıkarmaya çalışmışlar.

Peygamberimiz adına söz-fiil uydurulmamış mı? Uydurulmuş.

Ama uydurma metinleri “Hadis külliyatı” içinden ayıklamak için gösterilen çaba da insan üstüdür.

Hadislerden bahsederken sanki dokunulması bile utanç verici bir şeyden bahsediyor havasına girmek, sadece onu yapan kişiyi alçaltır, Rasûlullah’ın muazzez şahsına bir noksanlık getirmez.

Şöyle denebilir:

Eğer mevzu – zayıf vs. gibi kimi zaman genel kabul edilen ölçüleri zorlayan rivayetleri ayıklamak, Rasulullah’a iftira edilmesini önleme niyeti taşıyorsa, bunun altını kalın çizgilerle çizmek, ve her defasında bir Müslüman için Rasulullah’ın söz, fiil ve müsamahalarının, vazgeçilmez ölçü olduğunu belirtmek gerekir.

Bir de şu ifade edilmelidir:

Bir tartışmada birisinin Rasulullah’a ait olan her şeyi savunması, diğer tarafın da sürekli “Şuna ne diyorsunuz?” havasında olması, ikinci kişiyi ister istemez Rasulullah’ı irdeliyor konuma düşürür ki, bir Müslümanın bundan kaçınması gerekir.

Bir de konuyu, bugüne kadar bütün zamanlarda Müslümanların Rasulullah’a yönelik hislerine bakarak değerlendirebiliriz. O’nu hayatında yaşatmak, elini tutmak, çocuğunun ninnisine katmak, yani sanki birlikte yaşıyormuş gibi bir duygu derinliği inşa etmek... Fani olduğunu bilmekle beraber faniliğe mahkum etmemek. Sözde, gözde, rüyada, sünneti ile hayatta yaşatmak...

Rasulullah’ın hal-i hayatından başlamak üzere bu zamana kadar Ümmet’in sade insanından eli kalem tutanlarına varıncaya kadar bir muhabbet çağlayanının gürül gürül aktığına şahit oluruz.

“Ya Muhammed canım arzular seni” diyen Yunus’un duygularını nereye koyacaksınız? Oturmuşuz, didikleyip duruyoruz. Yahu, bir aşkını söyle kardeşim. Aşkın yok mu, hiç mi içinde sevda tutuşmadı?

Fuzuli’nin duygularına bakalım:

“Dest-bûsi arzusuyla ger ölürsem dôstlar

Kûze eylen toprağum sûnun anınla yâre su.”

“O’nun elini öpme arzusuyla ölürsem şayet, toprağımı testi yapıp onunla ‘Yar’e su verin ki, onun dudağı ile buluşayım.”

Adam Su’dan bir hasret gazeli inşa etmiş. O’na hasret. Bu hasret de bir mü’min kalbini yansıtıyor. Fuzuli’nin kalbi ile bizim didişmelerimiz nerede buluşup, nerede ayrılıyor?

Müslüman olduktan sonra Yaman Dede ismiyle Rasulullah’a sevdasını dillendiren zatın şu mısralarının üstünü bir kalemde çizip atacak mıyız yoksa bir kalb kıvamı farkı farkedip yeniden kendi yüreklerimize mi bakacağız?

Ne devlettir yumup aşkınla göz, râhında can vermek;

Nasib olmaz mı Sultanım, Haremgâhında can vermek

Sönerken gözlerim âsân olur âhında can vermek

Cemalinle ferahnâk et ki yandım ya Rasûlallah

 Karabatak ismiyle iki ayda bir çıkan dergi, Mart-Nisan sayısını “Klasik Edebiyatın Cansuyu” diyerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ayırmış.

Geçmiş külliyat içindeki mevlidleri, na’tleri değerlendiren çok kıymetli yazılar var. Bu arada bugünden şiirlere, hatıralara, na’tlere yer verilmiş. Oradan bazı bölümleri paylaşmak istiyorum sizlerle... Birileri içlerinde yıkıcı fırtınalar estirse bile, Sahabe aşkına özenen yürekler bulunduğunu gösteren satırları, mısraları okuyalım bir. Okuyalım ve bakalım bu işlerin neresindeyiz?

Aşağıda alacağım bölüm, F. Hande Topbaş hanımefendiye ait. Çocuğuyla yaptığı Hac’dan bir kesiti, Rasûlullah’ın huzurundaki anları anlatıyor.

“Bir na’tım yoktu Nabi gibi minarelerden okunacak. Ona ‘ümmetim’ dedirtecek ne yapmıştım! Boştu kefenim.

Dünyanın ilk Müslüman şehri, yeşil kubbesiyle hacıların son durağı. Zamanı geri alabilmek mümkün olsaydı, tef çalan kadınların arasında karşılardım onu. Bir hırka dokurdum her ilmiğinde Allah’ın adı. Sohbetlerinde en önde oturmak için koştururdum. Gözlerine bakar Cebrail’in gölgesini arardım.

Kelebek olmaya çalıştım. Beyaz olmasa da sarı, belki de biraz kirlenmiş. Oysa kanatlarım hala simsiyah. Kızım eteğimden çekiştirip “Ben Peygamberi göremiyorum” dediğinde küçücük belinden kaldırıp sütunların kaidesine bastırdım. Parmak uçlarında yükselip gülümsedi ve mırıl mırıl dua ederken bir anda hıçkırmaya başladı. Dudakları büzüşürken akan yaşları silmeye tenezzül bile etmiyor, bir yandan da el sallayıp konuşuyordu. Önce Hintli bir kadın yanına gelip gerdan kırarak dua istedi, sonra bir Afrikalı. Biri diğerinin lisanını bilmeyen beş altı kişi toplandı etrafımızda. Tek tek dokundu hepsine.

-Otele dönmemiz lazım.

-Anne, Peygamberle konuşmam daha bitmedi.

Bekledim. Küçücük eli avuçlarımda yolda yürürken sordum.

-Ne konuştunuz?

-Seni seviyorum, dedim.

-Peki, O sana ne dedi?

-Ben de seni çok seviyorum.

-Başka?

-Bir daha Maldiv’e gitme, bana gel.

Sonra durdu, başını kaldırıp “Sen neden göremiyorsun?” diye sordu.

Bir yıl önce çocuklarımı Maldiv’e götüren bendim. Kızıma sarılmış titrerken siyah kanatlarımın ucunda minik, beyaz bir nokta belirdi.” (Karabatak, s. 136)

Ne dersiniz, sizin de içinizden Hicret’te Rasulullah’ı karşılamak gibi bir arzu geçer mi zaman zaman, ona bir hırka dokumak ister misiniz, O’nun gözlerinde Cebrail’in gölgesini arar mısınız ya da minik yavru gibi Rasulullah ile sevgi alışverişinde bulunur musunuz?

Karabatak’tan her biri bir yürek sofrası açan şiirlerden, çağdaş na’tlerden minik parçalar sunmak istiyorum. Karabatak’ı büyük fedakarlıklarla yürüten Ali Ural bey kardeşimin ve değerli sanatkarlarımızın izniyle:

Bakın şu seslenişe:

“Kayda değer ne söylesem

Aşkınla

Allah’tır Seni bize yâr eden

.....

Devrin de açılsın n’olur sonsuza kadar

...

Ya devrine erdir bizi ya da bu çağ devrilsin.

...

Aşkınla

Aşkınla âbâd olsun gönüller senin!..

Âmin!... (Hasan Akay)

Bakın şu duygu fırtınasına:

Efendim ben Sizi sevebilecek biri değilim

ama Sizi sevebilmeyi öyle çok özledim. (Ayşe Sevim)

Bakın şu Rasulullah’ın huzurundaki mahviyete:

Efendim, seslendiğiniz olsaydım eğer

bilmezdim size dönüp nasıl bakılır

beklerken parmak ucunuzda kalabalık

dokunup geçseydi gülümsemeniz

sızıyı bilmezdim, özlemeyi efendim.

Gittiniz

iki el kaldı müslümana.” (Dursun Güzel)

Bakın şu geçmiş – gelecek muhasebesi içinde Rasûlullah’la kurulan kalbi irtibata:

Seni övmekle yeşerir kurumuş kelimeler hep

Kuruyor elleri hala kudurmuş binlerce ebu leheb

...

Silinip gitti silgiler gibi Seni silmek isteyenler

...

Sesin besteydi kulaklara, gülüşün, gülüşü güllerin

....

Beşer bekler hâlâ sende bulduğu kadrü kıymeti

Bitsin bu zillet diye gözler, bin gözle kıyameti

Ebu cehilleri âlim kılar bugünün cehaleti

Zamane yezidleri rahmet okutur kerbelâya

Sanki filmden bir sahne bugün firavn cinneti

....

Seni övmekle yeşerir hep kurumuş kelimeler

Livaülhamdinde bize de bir yer, ey rahmeten li’l-âlemîn! (Dursun Ali Tökel)

Bakın şu, bu çağdan Rasulullah’a uzanan ellere:

kapıyı sen aç diye ellerini aradım

Zincirlerimle girdim mağaranın içine

uykun kadifeye düşmüş berrak bir çiğ tanesi

rüyamda göremedim seni, rüyana gelsem

ya nebi selam aleyke, Allah bizimle

yüzüne bakmak için kaldırsam başımı, Allah bizimle

Sen okusan hücremdeki harfleri

Üst üste yığılmış iplerimi çözsen

Allah’ın ipine bağlasan beni. (Sevgi Yerlioğlu)

Ve bakın şu Ahmed ü Mahmudü Muhammed’in yüreklerimizdeki muhabbeti besleyen sonsuz sevgi kaynağı hüviyetine:

Ahmed

Üzerimizi örten bir el varlığın;

varlığın, şefkatli bir el uzaklığında

yokluğunda ümitli bir rüyanın safında güller

Bu ahzab, bu fetih, bu âl-i imran armağanı

biraz önce geçmişsin gibi buradan, babaannemin duaları.

Muhammed

sevilecek bir gün her kum tanesi, Seni sevdikçe iyi oluyoruz. (Firdevs Apari)

Şimdi! Bu işin en hafifi “Sakın terk-i edebden” demektir.

Ötesi mi, ötesi insanı çok ötelere götürür. Başka bir roldür. Yarın Rasûlullah’ın yanında savunulamaz. İnsan yarın Rasûlullah ile yanyana geldiğinde savunamayacağı şeylerin kavgasına girmemeli bu dünyada.

Comments are closed.