Hayvanlara Eziyetin Cezası… Yüreğim Hüzünlenir

Hayvanlara Eziyetin Cezası... - Zahit Genç

Yüreğim Hüzünlenir

Sayı : 383 - Ocak 2018


Yeni görev yerim yine bir köy ortaokuluydu. Buradaki görevimin ilk yılını tamamlamak üzereydim. Dağı, ovası, deresi, tepesi, köyü, şehri her tarafı yemyeşil olan Karadeniz’den dört tarafı kıraç, kupkuru olan bu yeni görev yerime alışmaya çalışıyordum.

Bulunduğum yerde şırıl şırıl akan dereler, yemyeşil ağaçlık alanlar yok, deniz yok, göl yok… Bunlar yok diye üzülmeye, karamsar olmaya da gerek yok. Önemli olan güzel noktaları bulabilmek, başka güzellikleri görebilmek, az olanla yetinebilmek.

Her yerin kendine göre özelliği ve güzelliği olduğuna inanmak. Bunu görebilecek bir göz, kabullenecek bir gönül sahibi olabilmek, önemli olan bu…

Kışın soğuk, karlı günleri geride kalmış, havalar ısınmaya başlamıştı. Hatta baharın serin ve şirin günleri de tükeniyordu. Yaz kapıdaydı. Büyüklerimiz; “kış kışlığını yaz yazlığını yaşamalı, dört mevsim bahar olmaz, bu dünya kimseye kalmaz” derlerdi.

Yüce dinimizin güzel esaslarıyla yetişmiş, kâmil bir insan olmuş o büyüklerimiz ki; “aklı olan azmaz, insan olan ahdini bozmaz, merhametli olan bir karıncayı bile bilerek ezmez, hayırlı evlat anayı babayı üzmez, işini bilen aylak aylak gezmez, kendini bilen kul hakkı yemez…” gibi nice hikmetli sözlerle topluma yön vermişler. Onların gönüllerini zenginleştirip hafızalarına bu altın nasihatleri yerleştirmişlerdir.

Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek toplumdan etkilendiğimiz, büyüklerimizden öğrendiğimiz birçok konular vardır. Adına ister hayat mektebi densin, ister tecrübe densin, bunlar zamanla insanı eğitiyor ve öğretiyor.

Hayatın akışı içinde yaşadığım duygulu, acıklı, hüzünlü, hem ibretli hem hikmetli bir olay:

Okuldan eve döndüğüm bir gün, akşamın yaklaştığı, havanın yavaş yavaş karardığı bir an. Eve girdim, kışın sıkı sıkıya kapadığım penceremi sonuna kadar açtım. Elime bir kitap alarak pencerenin önüne oturdum. Kitap okuyarak akşamı ve geceyi değerlendirmek istiyorum.

Pencerenin önünde bir iğde ağacı var. Ağacın kolları eve doğru uzanıyor. Çiçeklerini açmış mis gibi kokular odanın içini dolduruyor. İlk defa bir iğde ağacına bu kadar yakınım. İlk defa iğde çiçeklerini açmış olarak dalında görüyorum ve bu güzel kokulu havayı ilk defa burada doya doya ciğerlerime çekiyorum.

Bir tek iğde ağacı ve çiçeklerinden yayılan burcu burcu bir koku, öyle bir koku ki; hiç el değmemiş en tabii, hiçbir şey karışmamış en saf, şişelere hapsolmuş katkılı kokuların aksine rüzgârlarla etrafa yayılan alabildiğine hür, değdiği mekânları, uğradığı gönülleri rahatlatan, ferahlatan bir koku.

Ilgıt ılgıt esen yel ile içeriye dolan mis gibi kokunun üzerine, ufukta yükselmeye başlayan dolunayı da görünce tamam diyorum. Bu gece tam tefekkür edeceğim bir gece.

Bir yandan iğde çiçekleri, bir yandan gökyüzünde seyreden dolunay… Etrafımdaki kıraç tepeler, önümdeki toprak damlar gecenin içinde gümüş bir renge bürünecekler. Ay ışığı her tarafı kaplayacak, bütün çirkinlikleri örtecek… Derin bir tefekkür… Ve Yüce Rabbime çok şükür…

Bu düşünceler içinde elimde kitabım pencerenin önünde otururken kapı çalındı. Kalktım kapıyı açtım. Karşıma, öğrencimiz olan ev sahibinin oğlu çıktı. Hocam, babam sizi çay içelim diye davet ediyor dedi. Tamam, geliyorum dedim ve biraz sonra da, az önceki duygularımı, düşüncelerimi, hayallerimi yarıda bırakarak gittim.

Ev sahibi ile otururken yakın komşusu bir amca geldi. Yaşı ellinin üzerinde gözüken, bir ayağı aksak olan bu adam, karşımıza yer minderine aksak ayağını uzatarak oturdu. Belli ki ayağı bükülmüyordu. Biz ev sahibi ile birlikte sedirde oturuyorduk. Bana bakarak “hocam ayağımı uzattığım için kusura bakma” dedi. Benden en az on beş yirmi yaş büyüktü. Ona, rahat ol, istediğin gibi otur, dedim. İçimden de, “insanlarımızda daha öğretmene duyulan sevgi saygı bitmemiş şükür” diyerek sevindim.

Söze başlamak niyetiyle, hayrola amca ayağın doğuştan mı böyle, yoksa bir kaza falan mı geçirdin? Deyiverdim. Nerden bilebilirdim adamın yarasını deşeceğimi, içinde yılların söndüremediği bir acıyı taşıdığını.

Bir an durgunlaştı, gözünü tavana dikti, bir müddet bekledi, sanki çok uzaklara gitti geldi, derin içli bir nefes aldı. Bir yandan da tütün tabakasını çıkardı, bir sigara sarmaya başladı. Merakla, dikkatle yüzüne bakıyor, vereceği cevabı bekliyordum. Seyrek olan dişleri sigara içmekten dolayı sapsarı olmuştu. İri elmacık kemikleri, geniş bir alnı, kalın bir çenesi, yuvarlak bir yüzü vardı. Acıların, çilelerin izini taşıyan yüzünde de adeta göz çukurunun içinde kaybolmuş, canlılığını yitirmiş, feri azalmış iki küçük göz vardı. Sonra tane tane anlatmaya başladı.

“Hocam, dedi, askere gitmeye hazırlanıyordum, birkaç günüm kalmıştı. Bağlarımız vardı o zaman köyün çoğu bağcılıkla geçinirdi ama sonra bağlarımız kurudu. Şimdi gördüğün gibi ya fıstık ağaçları dikiyorlar ya da nohut, soğan, ekin ekiliyor. Çok yerler de kıraç fazla bir şey olmuyor.

Bağcılığın en verimli olduğu o zamanlarda ben de köyümüzün yakınında bulunan bağımıza çalışmaya gittim. Orada çalışırken bir tilki çıktı, beni görünce de kaçtı, biraz ileride kuru bir dere yatağı vardı, oraya gitti bir kovuğa girdi. Kovuğun önüne vardım, baktım bir metre kadar uzundu. Cahillik bu ya, şeytan aklıma vesvese verdi. Kuru çalı ve otları toplayıp kovuğun içine doldurdum, sonra da bir kibrit çakıp yaktım. Hayvancağız ciyak ciyak bağıra bağıra yandı. Onu böyle diri diri yaktığıma çok pişman olmuştum, ama olan olmuştu.

Bu olaydan bir gün sonra şehre gitmek için yola çıktım. Askere gitme günüme az kalmıştı. Onun için hazırlık yapıyordum. Yolun kenarında araba beklerken bir kamyon geldi bana çarptı. Ayağımın üzerinden geçti. Bu gördüğün sakat ayağımın kemikleri un ufak oldu, etler lime lime parçalandı, kaslar lif lif ayrıldı. Bu kaza ile dünyam karardı, hayatım alt üst oldu, gençliğim söndü. Tam iki sene hastane hastane dolaştım. Birçok ameliyatlar geçirdim. Ne askere gidebildim ne de sağlığıma kavuştum. Tilkiyi yakmanın cezasını çok acı ödedim. O günden beri sakat yaşıyorum.

Komşumuz sigarasından derin bir nefes çektikten sonra sözüne devam etti. “Hocam, dedi, tilki yakmamın cezası bununla da kalmadı. Daha sonra evlendim, çocuklarım oldu. Bunlardan yedi yaşına gelen kızım bir gün pekmez kaynatırken kaynayan kazana düştü, yanarak can verdi.

Konuşması bittiğinde komşumuzun yüzüne dikkatle baktım, o feri sönmüş, kurumuş gibi duran küçük gözlerinden boncuk boncuk yaş dökülüyordu. Komşumun gözünden dökülen bu damlalar ondaki derin hüznün, pişmanlığın, acının en bariz ifadeleriydi. Gençliğinde yaptığı bir hata neye mal olmuştu. Yaptığı yanlışın cezasını çok büyük çekmişti.

“İşte böyle hocam, yaptığım cahillik bana pahalıya mal oldu. Hem sakat kaldık hem evladımızı kaybettik. Bu dünyada cezamızı çektik inşallah Rabbim öbür dünyada affeder” dedi.

Bundan sonraki konuşmalarımız durgun ve isteksiz bir halde geçti. Bu acıklı olay hepimizi etkilemiş, yüreğimizi hüzünlendirmişti. Çayları içtikten sonrada çok oturmadık, müsaade isteyip evlerimize döndük.

Eve geldim ama artık pencere önüne oturup iğde çiçeklerinin kokularını içime çekmek, gökte yoluna devam eden dolunayı seyretmek hevesi kalmadı.

Gözümün önüne ciyak ciyak bağırarak yanan bir tilki ile kaynayan pekmez kazanına düşen yedi yaşındaki kız çocuğunu getirdim. Olay gerçekten çok acıklıydı. Tekrar anladım ki, insan yaptığının cezasını ya bu dünyada ya öbür âlemde mutlaka görecektir.

İnancımızda, insana merhamet etmek ne kadar önemliyse, hayvanlara merhamet etmek de o kadar önemli değil mi? Bir karıncayı, bir kuşu, bir hayvanı bile bile incitmek, öldürmek, hele de yakmak düşünülebilir mi?

Hayvanları aç bırakmayın, eziyet etmeyin, gücünün üstünde yük yüklemeyin diyen Efendimizin, bir kuşa, bir köpeğe, bir deveye gösterdiği şefkat ve merhamet bizim de örnek alacağımız en güzel davranışlar değil mi?

O günden beri bu olayı ne zaman hatırlasam hemen gözümün önüne cayır cayır yanan bir tilki, kaynayan kazana düşmüş kız çocuğu gelir ve içime bir acı çöker, hüzünlenir yüreğim…

Comments are closed.