Hayat Boyu Unutamayacağım Ders

Sami Efendi Hazretlerinin Torunu Mahmut Kirazoğlu Bey’den Hatıralar

“Hayat Boyu Unutamayacağım Ders”

Y.Selman Tan

Sayı : 348 - Şubat 2015


Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı tarafından 26 Şubat 2013 tarihinde Bağlarbaşı Kültür Merkezinde Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerini anma programı düzenlenmişti. Bu programda, muhterem Üstaz’ın torunu, Mahmud Sami Kirazoğlu Beyefendi de “Aile İçinde Mahmud Sami Efendi Hazretleri” konulu güzel bir konuşma yaptı. İlk bölümünü önce yayınladığımız konuşmanın ikinci bölümünü sizlerle paylaşıyoruz:

Mahlukatla ilişkisi çok farklı boyuttaydı. Yan komşumuzun bir kedisi vardı, kapıyı açık bulduğu zaman içeri dalar, dedeme kendisini sevdirir, sonra karşısına oturur, gözünü diker, 2-3 saat hiç kıpırdamadan dururdu. Yemek, oyun hiçbir şey onun huzurunu bozamazdı. Efendimiz buyururlardı ki: “Kedicik ziyarette ve rabıtada.”

Dikkat ettiği bir inceliği daha arzetmek istiyorum. Mübarek balık severlerdi. Fakat eve balık geldiğini öğrendiklerinde nasıl geldiğini incelerdi. Bu benim dikkatimi çekti, veya Allah gönlüme ilham etti. Anladım ki efendimiz, balık oltayla tutulduğu zaman yemiyorlar. Kepçeyle veya ağ ile tutulanı yiyorlar. Oltanın ucuna takılan yemle balık kandırılmış oluyor. Bu, balığı aldatmaya giriyor. Bunu kendisine arzettiğim zaman gülümsediler. Balığın yumurtlama zamanına da dikkat edilmesini tembih buyururlardı.

Efendimiz hergün 7.30 treniyle giderler, 16.22 treniyle de dönerlerdi. Bahçemizin bir kurt köpeği vardı. Her gün dedeciğimi bu köpek trene götürür döner gelirdi. Bu tarafı normal gibi. Fakat diğer tarafı enteresan. Biz çocuklar okul sonrası top filan oynardık, bakardık bizim köpek tin tin gidiyor, tamam, derdik bizim köpek 16.22 trenini karşılamaya gidiyor. Biz de hemen oyunu bırakır, yüzümüzü yıkar yola diziliriz. Biraz sonra dedeciğim görünür, elindeki mendili köpeğimiz ağzına almış ona hizmet ediyor. Çıkının içindeki, emanet olduğu için isterse sucuk olsun onu enterese etmezdi. Haftanın 6 günü bu vazifesini aksatmazdı. 10-12 kişi sıralanmış vaziyette bekleriz. Elini göğsüne götürerek bize selam verirler. Eğer biraz daha mültefit iseler sırayla elini öpmek isterdik. Yani biz saati köpekten öğrenirdik.

Adana’dan İstanbul’a hicrette Soğanağa’da Fatma ninenin evine nasip oldu, göçtük. Bu Fatma nine Malatya’dan Adana’ya gelip Efendimizden ders alıp dönmüşler. Sonra İstanbul’a gelmişler, uzun zamandır da Sami Efendi’den haber alamamışlar. Aile, Fatma ninenin evine taşındıktan birkaç ay sonra Fatma nine hacıannemize bizim Adanalı olduğumuzu öğrendiği için kendisinin Adana’da Mahmud Sami Ramazanoğlu isimli bir mürşidin olduğunu, tanıyıp tanımadıklarını soruyor. Hacıannemiz münasip bir lisanla onun kendi kiracısı olduğunu ifade edince Fatma nine düşüp bayılıyor. Demek ki duyulan muhabbet ve özlem boşa gitmiyor.

Kardeşi Ferit Bey amcamız vardı rahmetli. Bir şekilde babama Ferit bey amcanın vefat ettiği haberi ulaştırılıyor. Babam da münasip bir lisanla Efendimize arzediyor. Efendimiz: “El hükmü lillah, hayırdır inşaallah” diyorlar. Kısa bir süre sonra babamı tekrar arıyorlar: “Ömer abi bir yanlışlık olmuş özür dileriz vefat eden başka bir Ferit beymiş” diyorlar. Babacığım tekrar huzura çıkıyor durumu arzediyor. Efendimizin tepkisi yine aynı “Elhükmü lillah, hayırdır inşaallah.” Babacığım sohbetlerde bu olayı “Her iki karşılama arasında en ufak bir fark göremedim” diye ağlayarak anlatırlardı.

Birgün bahçede sohbet oluyor. Musa Efendi Üstadımız da var! Sohbete İtalyan bir piyanist geliyor. Adamcağız İngilizce bilmiyor, tercüme yapamıyoruz, sadece İtalyanca ve Fransızca bildiğini ifade ediyor. Efendimiz onunla Fransızca sohbete başlıyor. Herkes şaşırınca “40 yıldır konuşmamıştık” buyuruyorlar. Babam heyacanla hacıanneme gidip durumu anlatınca en ufak bir şaşkınlık alameti göstermeden “Siz ikramları götürün, babanızın bilmediği lisan mı var” diyorlar. Bu da başka bir teslimiyet örneği.

Birgün Amasya’ya mimariyi incelemek için gitmek istiyordum. Mübarekten destur almak istedim. Babam benim adıma izin alırken “Dişçi Atıf efendiye selam söylesin” buyuruyorlar. Babacığıma ‘telefon, adres, soy isim var mı?’ diye soruyorum. Hayır başka birşey söylemediler diyor. Adres bu; Dişçi Atıf Efendi Amasya. Ankara’ya uçakla, sonra otobüsle Amasya’ya gidiyorum. Amasya payitahtlık yapmış çok kıymetli Osmanlı eserleri olan bir vilayetimiz. İlk olarak Yıldırım Beyazıd Camii’nde çalışmalar yapmak istiyoruz. İkindi namazını camide kılıyoruz. Cemaat dağıldıktan sonra içeriden kamerayla detay çekimler yapmak istiyoruz. Fakat aklımda selam emaneti olan Atıf Amca var. Dişçi olunca eczanelere mi yoksa postaneye mi sorayım diye düşünürken caminin önünde oturan birisinin imam olduğunu namazdan bildiğim iki kişiyi görüyorum. Onlara “Afedersiniz birşey sormak istiyorum ben Dişçi Atıf Bey’i arıyorum” deyince imam olmayan diğer yaşlı şahıs “Bu ses o ses” diyerek ayağa fırlıyor ve bana sarılıyor. Meğer dişçi Atıf Efendi o şahısmış, yaşlılıktan gözleri görmez olmuş ama gönül gözü açık. Efendimizden selamı aldıktan sonra koca Amasya’da ilk konuştuğumuz kişi selamı götüreceğimiz Atıf Efendi çıkıyor. Artık Atıf amcadan kurtulmak ne mümkün bana eliyle yemek yedirmek istiyor, benimle birlikte eski mezarlara gidiyor, minarelere çıkıyor. Artık o mu beni minareye çıkarıyor yoksa ben mi onu bilemiyorum.

Pakistanlı bir ihvanımız vardı Muhammed Can amca diye. Kendisiyle Medine’de mülâki oluyorlar, zaman zaman İstanbul’a da gelirdi. İngilizce de bildiği için tercümanlığı yapar, diğer zamanlarda dedeciğime yazdığı mektupları tercüme ederdim. Sohbetlerde bir kenara büzüşür, uyur gibi oturur, sohbetten sonra Efendi Hazretlerine anlattı dendiği zaman da bir kelime türkçe bilmemesine rağmen bütün sohbeti bülbül gibi eksiksiz anlatırdı. Bir keresinde İstanbul’a gelince buradan gitmek istemediğini söylüyor. Efendi Hazretleri de Muhammed Can amcanın Pakistan’a gitmesi gerektiğini ifade ediyor. Can amca birkaç gün ertelese de emrin büyük yerden geldiğini anlayınca Pakistana gidiyor. Evine ulaştığı zaman evden bir cenazenin çıktığını görüyor ki, ailesi vefat etmiş. Eğer emri dinleyip zamanında Pakistan’a gitseymiş vefattan önce yetişecekmiş. Daha sonra Efendiye gelip emrine geç itaat ettiği için özür diliyor.

* * *

Mevlevi Şeyhi Albay Şefik Can amcamızla da ilgili bir hatıra anlatayım. Rahmetli Alemdar amcamız Şefik Can Beyamcayı Efendimizi ziyarete götürüyorlar. İçeri girdiği zaman mübarek Şefik Can amcaya yönelip Mesnevi’den bir dörtlük okuyor. Gelen kişinin kim olduğu, ne olduğu mübareğe söylenmemiş Şefik Can amca çok etkilenerek orada bayılarak kendinden geçiyor ve Efendimizin meshiyle kendine geliyor. Sonraları Efendimize aşık derecesine bir ihvandı. Kışın Erenköy’de Çınardibi’ne yakın bir ara sokakta, yazın Kınalı Ada’da otururlardı. Efendimize yazdığı mektupların altında şöyle bir ibare olurdu.

Ey name sana nasıl gıpta etmeyeyim ki

Ol kânı kerem destini bûs eyleyeceksin

Şefik Can amca arz-ı tazimâttan ve söyleceklerini ifade ettikten sonra mektuba da şöyle hitap ediyor.

“Ey mektup sana çok gıpta ediyorum çünkü seni okurken sen o büyük insanın elini öpeceksin.”

Birgün Bursa’dayız İnegöl yolunda bir Geyikli Baba var. Malum bir yere girerken genellikle o civardaki birkaç köpek sizi karşılarlar. Bizim konvoy köye girer girmez köyün bütün köpekleri, kedileri, inekleri, koyunları, tavukları, horozları hepsi bizim arabaya adeta saldırdılar ve arabanın etrafını kuşattılar. Diğer arabaların etrafında tek hayvan yok. Ben de dedeciğimin arabasındaydım. İndiler, bütün hayvanlara tek tek selam vererek, başlarını okşadılar. Onlar da sanki görünmek ister, ilgi görmek ister gibi birbirlerinin üzerinden atlayıp Efendimize ulaşmaya çalışıyorlar. Videosu alınacak ibretlik bir manzaraydı. Bu hadise ziyarete girerken olmuştu. Dönüş yolunda yine aynı manzarayla karşı karşıya geldik. Bu sefer de hayvancağızlar uğurlamaya gelmişlerdi. Bu bazılarının görüp bazılarının görmediği özel bir durum değildi. Herkes aynı şeyleri gördü.

1974 yılında yaşadığımız bir hadiseyi daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Pederin Erenköy Zihnipaşa Camii’nin karşısındaki yazıhanesindeyim. İçeriye heyecanla Dr. Hüseyin Tipi ağabeyimiz girdi. Hüseyin ağabey, dedeciğim Adana’dayken Adana Devlet Hastanesi Başhekimiymiş. Tanışmaları da ayrı bir mevzudur. Çözemediği bazı soruları bir ziyarette Efendimiz halledince intisap edip o zamandan beri yanından ayrılmayan, dedeciğim ve hacıannemizin tıbbi hizmetlerini hassasiyetle gören çok zarif, kibar, sanatkâr bir beyefendiydi. Efendimiz de kendisini çok severdi. Hüseyin ağabey “Oğlum maalesef bende greyfurt büyüklüğünde bir ur tesbit edildi. Yarın sabah acilen Haydarpaşa’da ameliyata alınmama karar verildi. Efendimize durumu arzedip izin almak istedim” dediler. Dışarıda araba olmasına rağmen mesafe yakın olduğu için ona binmeyi zaman kaybı görerek olanca gücümle koşarak devlethaneye gittim. İçeri girdiğimde Efendimizin mübarek simalarındaki ifade biiznillah Hüseyin ağabeyin şifa bulacağını işaret ediyordu. Durumu anlatıp “Hüseyin Tipi ağabey durumunu arzetmemi istedi” dedim.

Babacağım derdi ki: “Büyüklerle istişare olmaz isti’zân edilir.” İstizân, bir konuda önyargılı olmadan, karar vermiş olmadan durumu arzetmek ve gelen her karara teslimiyetle, imanla uymak, boyun eğmektir. Babam, büyüğe “Efendim bizi duadan unutmayın” demek bile unutma izafe etmekten dolayı edebe uygun değildir derdi.

Medine’de babam ile Albay Dursun abi birlikteyken ihvan gelip “Biz Efendimize yakın hizmet etmek istiyoruz ama bu işin çok incelikleri var malum “Kurbu Sultan ateşi suzan” yani “Sultana yakın olmak ateşe yakın olmak gibidir” denir. “Biz o zaman ne yapalım?” diye soruyorlar. Babam da “O zaman siz de hizmet edene hizmet edin” diyorlar.

Efendimiz, Hüseyin ağabeyin durumunu dinledikten sonra “Bana, bir kağıt kalem alın” buyurdular. Zaten hazırlıklıydık. Bana 18 maddelik bir manevi reçete yazdırdılar. Baktım 12 tanesi bildiğim dualar. “Bunları bir hafta boyunca dikkatlice ve sırasına dikkat ederek okusunlar. Bu tarife kendisine aittir başkası için değildir. Kendisi de dua etsinler” buyurdular. Bu kadar. Ameliyat olsun, olmasın gibi hiçbir ifade yok.

Geldiğim gibi süratlice dönüp Hüseyin ağabeye söylenenleri ve müjdeyi ilettim. “Hüseyin ağabey! ben senin oğlun yaşıdayım ama acizane bana kalırsa ne ailen, ne doktorlar senin bunları uygulamana müsade ederler sen tamamen ortadan kaybol ve ne yapacağını bana da söyleme mesuliyette kalmayayım” dedim.

Dr. Hüseyin ağabey arabasını bir garaja çekiyor. Otobüse atlayıp Samsun’daki bir asker arkadaşına gidiyor ve “Bir hafta senin çiftliğinde misafir olacağım kimsenin haberi olmayacak” diyor. Asker arkadaşı “Ne demek başımızın üstünde yerin var” diyerek karşılıyor. Hüseyin ağabey orada bir hafta verilen reçeteyi titizlikle tatbik ediyor. Bir hafta sonra arkadaşına “Hadi beni buradaki bir hastaneye götür” diyor. Kendisi de bir rahatlık hissediyor. Orada filmler, tahliller gerekenler yapılıyor. Hüseyin ağabey kendisi de doktor olduğu için sonucu merakla takip ediyor. Filmlerde hiçbir şey çıkmıyor. Ur kaybolmuş. İkinci bir hastanede bu tetkikler yeniden yapılıyor sonuç aynı, bunun üzerine Hüseyin ağabey dönüp İstanbul’a geliyor.

Tabi bu bir hafta aile aramadık yer bırakmamışlar. Doktorlar merak ediyorlar. İntihar mı etti endişesine kapılıyorlar, polise müracaat ediyorlar sonuç yok. Dolayısıyla herkes merak içinde. Gelince kıyamet kopuyor, “Neredesin sen çıldırdın mı?” diye. Hüseyin ağabey ‘ben iyileştim’ diyor. Etrafı ‘Eyvah aklına da bir zarar geldi herhalde” diyorlar. Doktorlara “Buyrun oğlum tetkiklerinizi yapın” diyor.

Doktorlar “Hocam daha 1 hafta önce hepsini yaptık ne değişecek ki” deseler de Hüseyin ağabey “Siz bir kere daha yapın, emin olalım” diyor. Haydarpaşa Hastanesi’nde bütün filmler tahliller yeniden yapılıyor. Bir hafta önceki greyfurt büyüklüğündeki ur yokolmuş. Doktorlar inanamıyorlar, bir daha, bir daha hiç bir şey yok. Hüseyin ağabey bu hadiseden sonra uzun seneler yaşadı. Efendimizin böyle böyle özel halleri olurdu. Kerametle ilgili zahirde birşey belli etmezlerdi. Köşesinde mahfiyetle oturan bir piri fani gibi görünürdü. Takip edilirse yakalanabilirdi veya bizim gibi böyle özel bazı hadiselere muttali olunursa bilinirdi.

Mesela Ladikli Ahmet ağa bazen yalnız bazen de bir arkadaşı vardı (bilenler bilir) onunla gelirdi. “Bu Sultan burada oturur, bizleri sağa sola koşturur fakat işin idaresi burada” derdi.

Allah dostuna muhabbetin kazancı üzerine de bir şey anlatmak istiyorum. Ben çok küçük yaşlarda Adana’dayken bir ermeni bakkalımız vardı. Dedem bakkalın önünden hangi vakit geçerse geçsin bu zat alışverişi, parayı bırakıp dedeciğimin önünde niyaz vaziyetine geçerdi. Bu zat ne bize geldi gitti, ne dedeciğimin onunla görüştüğünü duydum, ilişkimiz bu kadardı. Sonra vefat ettiğini duyduk, öğrendik ki imanla canını teslim etmiş. Ben bunu bir Allah dostuna tâzimin semeresi olarak görüyorum.

Babamla ilgili bir hatıra daha nakletmek istiyorum. Babacığım 7-8 yaşlarındayken Sami Efendimiz Esad Efendinin vazifelendirmesi ile Kayseri’ye geliyorlar. Bizim büyük dedenin evinde karlı bir gün sohbet için toplanıyorlar. Kimse bir şey söylememesine rağmen babacığım Sami Efendimizin (mest-lastik giyerlerdi) lastiğini bularak çamurları, karları diliyle temizliyor yutuyor. “Bu zatın ayakkabısını muslukta yıkayabilirim” de diyebilirdi. Kimse onu yönlendirmeden gönlüne doğan bir aşk ile böyle davranıyor. Seneler sonra bu Allah dostunun tek kızı babama nasip oluyor.

1945 yılında babacığım İstanbul’da üniversite öğrencisiyken daha evlenmeden Efendimizin bir sohbetinde bulunduktan sonra yazdığı bir şiiri okumak istiyorum.


Dinle ey kardeş Kutbu cihanım
Bu viran köşke geldi gidiyor
Sıla rahmetti gönül sultanı
Aşkla bağrımı deldi gidiyor


Hacegan bütün duydu geldiler
Melekler yere kanat gerdiler
El hâk bu feyzi ondan aldılar
Cümlemiz oda yaktı gidiyor


Zikri kesîre ihtimâm etmiş
Hep zerrâtın tesbihini işitmiş
Vahdete ermiş terki terketmiş
Aşk refrefine Efendim bindi gidiyor


Geldik katına hep yane yane
Olduk lehü hamd Sem’a pervane
Girdik yoluna tufan kime ne
Gemin deryaya saldı gidiyor


Bu Bekir Sıddîk Ömer adalet
Osman’da hâyâ Ali fetanet
Şems gibi himmet su gibi devlet
Hak gibi kıymet verdi gidiyor.


Meşrepte veysi Sultanı kevneyn
Şer’ide imameyn tarik de pireyn
El hak bu demler asrı kümmeleyn
Kalpleri ihya kıldı gidiyor.


İlmi ledünde ol hızra benzer
İhyayı kalp için eyliyor nazar
Susamışlara imdada gezer
Abı zülâlden verdi gidiyor.


Yakub’a bugün Yusuf’u geldi
Halil’e bugün koç indirildi
Hem bir nefeste canlar dirildi
Fakirin yayına aldı gidiyor.

Şiirde geçen bir hususu belirteyim. Hakikaten onunlayken zerratın tesbihatına bütün ev halkı defalarca şahit olmuşuzdur.

Kendimle ilgili bir anekdotla bitirelim. Çalışkan bir talebe olmama rağmen orta 3. sınıfta Tabiat Bilgisi dersimizde bir sıkıntı var. Gönlüme geldi, böyle bir sultanın torunuyum tabiat bilgisi kitabını götüreyim eğer mübarek bir yeri açarsa, sınavda o çıkacaktır, oraya çalışır bu işi hallederim. Hatta bende şöyle bir iman ve teslimiyet var. Biliyorsunuz kitapta çeşitli hayvanlar da anlatılıyor. Diyelim efendimiz arının anlatıldığı bölümü açtı, imtihanda da karıncayla ilgili bölüm çıktı, ben arıyı yazdım hoca sınav kağıdını okurken karınca olarak okur. Diyorum ki; yeterki bana bir bölüm açsın, işaret etsin. Bir müsait zamanda yanına çekinerek girdim. Ezilip, büzülerek “Efendim bir hafta sonra Tabiat Bilgisi imtihanımız var bilmiyorum bir işaret buyurur musunuz?” diyebildim. Kolay değil o tevazuun yanında acaip bir manevi heybet vardı. Mübarek gülerek karşıladılar, ellerini besmeleyle kitabın içine bir yere soktular. Ben sevincimden uçuyorum bu iş bitti diye. İşi ihtimale bırakmayayım diye ben de kitabın öbür tarafından işaretlediği yere elimi soktum. “Ben dua edeyim, ama çalışalım” buyurdular. Tabi benim aklım işaret ettiği bölümde. Hemen hole koştum heyecanla işaretlenen yeri açtım ki ter, tepemden indi, çünkü açtığı yer fihristti. Bu bana hayatım boyunca unutamayacağım acaip bir ders olmuştur.

Comments are closed.