Faruk Efendi ile Bir Gönül Sohbeti – Manevi Hayatta Üç Şart

Faruk Efendi ile Bir Gönül Sohbeti

Manevi Hayatta Üç Şart

Sayı : 356 - Ekim 2015


 Bir Fatiha

Rahmet Dileklerimizle

Bu sohbeti 6 Eylül 2006 yılında yapmıştık. Ömer Faruk Karabucak Efendi’yi Adana’nın Taşdibi Gülek’teki yayla evinde ziyaret etmiştik.

Tarih boyunca Allah dostlarının hep yüksekleri mekan tuttuğu bilinir. Faruk Efendi de yeşillikler içindeki bir dağa sırtını vermiş Maraş’tan Antakya’ya, Mersin’den Niğde’ye sevenlerine ve Hak yolculuğu taliplilerine gönlünü açmıştı.

Kendisine, gelecek nesillere mesajını ulaştıracağımız bir sohbet yapmak istediğimizi söylemiştik, kabul buyurmuştu.

O günden hatırımda kalan ve unutmadığım sözü: “İntisap ettiğim günden beri değil seheri kaçırmak, teheccüdüm 55 dakikadan, gece dersim, zikrim 3,5 saatten önce hiç bitmedi” sözü olmuştu.

Sevenlerinin ifadesiyle Faruk Efendi, azimetle amel eden bir dervişti. Anlattıklarıyla yola nasıl bir bağlılıkla bağlandığını ve aynı zamanda nasıl bir gayret sahibi olduğunu göreceksiniz. Prensiplerinden taviz vermezdi.

Hasbiydi, aksiyonerdi. Görüştüğümüzde 80’lerini devirmişti ama bir genç gibi heyecanlıydı. Bununla birlikte Musa Efendi’nin tarif ettiği şekilde meselelerini çözmüş, itmi’nana ermiş insanların rahatlığı ve huzuru vardı üzerinde. Yüzünde Allah dostlarındaki mehâbet vardı. Celâdet ve şefkat arasındaki yaklaşımı karşısındakini kucaklıyordu.

Kendisini 6 Eylül.2015 tarihinde, sohbeti yaptığımızdan tam 9 yıl sonra aynı gün dâr-ı bekâya uğurladık. Faruk Efendi her gece sehere kalktığı vakitlerde Rabb'ine kavuşmuştu. Sami Efendi’nin yetiştirdiği kemâlat sahibi çınarlardan birisi daha dünyadan göçmüştü. Faruk amcamıza Allah’tan rahmet diliyoruz. Rabbimizden, onun buluştuğu güzel dostlarıyla hepimize ahiret beraberliği niyaz ediyoruz. Faruk Efendi ile yaptığımız uzun hasbihalin bazı bölümlerini sizlerle paylaşıyoruz.

 

Manevi Hayatta Üç Şart

Manevi hayatta ilk olarak “Bu yol beni Allaha kavuşturacak” inancı tam ve tereddütsüz olacak. İkinci olarak yola teslimiyet külliyen ve eksiksiz olacak. Üçüncü olarak azimetle amel edeceksin, ruhsatla değil.

 

  1. Selman Tan: Efendim Hasb-ı halimize ailenizden, doğumunuzdan, eğitim hayatınızdan bahsederek başlayalım isterseniz.

Faruk Karabucak: Baba tarafım Adana’ya Elazığ’dan, annemin dedesi Muhammet Tavil Efendi ise babası İbrahim Paşa ile Mısır Tanta’dan gelmişler.

1925 yılının Kanun-i Evvelinde yani Aralık ayında doğmuşum. İlk tahsilimi Beş Kanun-i Sâni İlkokulunda okudum. Daha sonra Adana Erkek Lisesi’ne devam ettim. 10. sınıfta iken bana haksız yere 3 gün okuldan uzaklaştırma cezası verdiler. Müdüre “Haksızlığın olduğu bu okulda okumam” deyip okuldan ayrıldım.

Adana’da başka okuyacağım lise olmadığı için İstanbul’da Arnavutköy’le Bebek arasındaki Feyz-i Âti Lisesi’ne yani Boğaziçi Lisesi’ne gidip orada okumaya başladım.

Orada geçirdiğim günler hayatımın en acı günleridir Selman Bey. Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı dönemdi. Allah demek bile yasaktı. Öğretmenlerimizin çoğu inançsız insanlardı. Fakat o okuldaki komünistler bize mücadele gücü verdiler. Baskı yaptılar biz direndik. Mukaddesatını, köklerini, milletini sevenler, milliyetçilik çatısı altında toplandık. O günler İslami bir eğitim elbette yoktu, dolayısıyla İslami bir cereyan da yoktu. İslami cereyan 1952’lerden sonra başlamıştır.

Dini, İslamı, Allah’ı o dönemde ağzınıza alamazdınız. Sene sonu imtihanlarında böyle birşey telaffuz etseniz veya dine yatkınlığınız anlaşılırsa mümkün değil sınıfı geçemezdiniz.

Boğaziçi Lisesi’nde yatılı olarak okuyordum. Bir bayram sabahı pencerenin demirlerini keserek Bayram Namazına kaçtım. Bu durum anlaşılınca Boğaziçi Lisesi’nden de 3 gün uzaklaştırma cezası aldım.

O dönemde İslami cereyan yoktu ama Osmanlı’dan veraseten gelen bir kültür vardı, nezaket vardı, incelik vardı, edep vardı. Cemiyette aile hayatı vardı. Okulumuz hususi bir lise olduğu için muhiti de seviyeli bir muhitti. Hocalarımız kuvvetli hocalardı. Bir çoğu üniversiteden gelip okulumuzda ders verirdi.

Boğaziçi Lisesi’nin Edebiyat eğitimi çok daha özeldi. Abdülhak Hâmid’in talebesi Hıfzı Sami Gönensay, Nihat Sami Banarlı, Vasfi Mahir Kocatürk Edebiyat hocalarımızdı. Nihal Atsız bizim sınıfın hocasıydı. Nihal Atsız’ın Orhun Mecmuası’nı çıkarttığı için Hasan Ali Yücel tarafından cezalandırıldığı dönemdi. Bu arada Adana Erkek Lisesi’ndeki edebiyat hocamız Arif Nihat Asya idi. Boğaziçi Lisesi’ni takdirle ve birincilikle bitirdim. Fen derslerim çok iyiydi. Matematik hocamız bana Teknik Üniversiteye veya tıbbiyeye gitmemi tavsiye etti. Ben de ona “Hocam, o okullar 5-6 yıldan önce bitmez. Benim Üniversiteyi bir an önce bitirip Adana’ya dönmem lazım, babam yaşlıdır, ona yardım edeceğim” dedim.

Sonrasında Sultanahmet’teki Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu’nda okuyup, mezun oldum. Milli Şeflik dönemiydi. Yüksek Okulda okurken bile Cuma namazına gidip gitmediğimizi tespit ederlerdi.

Milli Şeflik deyince bir hatıramı nakledeyim; Üniversite’nin her senesinin sonunda Ayazağa’da 20 günlük askeri kamplar olurdu. Kampa bir gün İsmet İnönü geldi. Bize “Nasılsınız çocuklar?” dedi. Bir arkadaşımız “ Biz açız, haberin var mı?” diye bağırdı. İsmet Paşa “Geberin o zaman” deyip otomobiline yürüyünce hepimiz gidip otomobiline el attık, arka tekerleri havaya kaldırdık. Şoför gaza basıyor, araba gitmiyor. O sırada askerler yetişti de İsmet Paşa’yı kurtardılar.

Üniversite bitince, 1947 yılında Adana’ya döndüm. 10 gün sonra 22 yaşında beni dayımın kızı ile evlendirdiler. Hanımefendi, hatun bir kişiydi. 58 yıl evli kaldık. Birgün bile beni kırmadı. 38 sene ihvana canını verircesine hizmet etmiştir. Allah rahmet eylesin.

Evliliğimiz ilk yıllarında doğan 4 çocuğumuz vefat etti. 1,5 aylık vefat eden de vardı, 5 yaşında vefat eden de. İstanbul’da bir Ordinaryüs Profesöre muayene için gittik. Bana “Çocuğunun yaşamasını istiyorsan hanımından ayrılacaksın. Başka yolu yok.” dedi. Hanım ağlamaya başladı. Orada hanıma “Bunlar mı yoksa Rabbü zül celal mi küllü şeylere kadirdir, kalk gidelim” dedim.

Adana’ya döndükten sonra dayım “Oğlum sana bir nasihat edeceğim” dedi. “Nedir dayı?” dedim. “Oğlum, Allah-ü Teala buyuruyor ki ‘Benim kullarımdan bir kimse benim yazmış olduğum kadere teslim olup rıza göstermezse gitsin kendisine başka bir Rab bulsun Kadir-i mutlak’a tevekkül et” dedi. Bunu duyduktan sonra içime bir serinlik geldi. Sonra Rabbim 2 evlat daha verdi. Elhamdülillah Yaşar ile Murat hayatta kaldılar.

Hacı anneniz mutî bir hanımefendiydi. Eve geldiğimde bir akşam bile onu evde bulamadığım olmadı. Babasından kalan miras ile variyetli bir hanımdı. Çocuklarına binlerce dönüm arazisinin bir gün bile icarını sormadı. Önceki çocukları vefat ettiği için son iki evladına biraz düşkündü o kadar.

Aile Mutluluğu İçin

Y.S.Tan: Böyle huzurlu yuvaların sırrı için ne tavsiye edersiniz efendim.

  1. Karabucak: Önce Allah muhabbeti olacak. Allah ile bağın devamlı olursa bir karıncayı bile incitemezsin. Herşeyi Allah’ın bir emaneti olarak görürsün.

Evlatlarımdan şimdiye kadar bir bardak su dahi istememişimdir. Evlendikten sonra evlatlarımın yatak odasını görmüş değilim. Herşey edep dairesinde olmalıdır.

Bunları gençlerimize faydalı olsun diye anlatıyorum. Evlenirken, 1947 yılında aldığımız mobilyalar ve yatak odası takımı halen evimizde durmaktadır. Mutluluk maddi şeylerle, dünya metaı ile olmaz. Hatta maddi şeylere ilgi, mutluluğun düşmanıdır. Hacı anneniz de bir gün bile şunları şunları istiyorum diye bir talepte bulunmadı. Sadece güzel giyinirdi. Rabbim bize herşeyi verdi. Ben O’ndan başka ne isteyebilirim ki, birşey istemeye utanırım.

İlk Ders ve İç Yangını

Y.S.Tan: Arzu ederseniz Adana’ya döndükten sonraki iş hayatınızdan devam edelim mi?

  1. Karabucak: Başım üstüne. Adana’ya dönünce babam dedi ki; “Oğlum al bu bin üç yüz dönüm araziyi sana veriyorum. Annenle benim de yedi bin dönüm arazimiz var, hepsini sana emanet ediyorum. İşlet hesabını getir” dedi. Kardeşleriyle birlikte hanıma ait, babasından kalan on dört bin dönüm arazi de öyle var. Çiftçiliğe başladım. Her çiftlikte 70-80 öküz vardı. 200 tane kazmalı işçi vardı. Akşama kadar onları sevk ve idare eder, çiftlikleri dolaşırdım. Çalışma hayatım böyle, ama ne çalışma... 25 yaşımdan 39 yaşıma kadar böyle bir çalışmayla gittik. Kendimizi işte kaybetmiş durumdaydık. Bir gün kendi kendime “Faruk bu hayat ne böyle, hep böyle mi gidecek?” dedim. Çünkü o hayat beni tatmin etmiyor, içimdeki boşluğu doldurmuyordu. Ne yapacağım peki? Karar arefesindeydim.

Annemler, babamlar, dayılarım hep manevi yola intisaplıydı. Hele küçük dayım ömrü boyunca saat 1’den sonra uyumamış sıkı bir dervişti. Ailem dolayısıyla manevi hayata ilgim vardı. Sami Efendi Hazretlerini çocukluğumda görürdüm. Tepebağ’da otururlardı, komşuyduk. Aile efradı ile ailemiz hep tanışırdı. 1952 yılında annemin cenazesinde de bulunmuştu.

Adana’da çalışmaya başladığım dönemde Sami Efendi Hazretleri Reşatbey’e sabah 7 de işine gelirdi. Onunla karşılaşmak için sabahları ben de işime giderken özellikle o saati seçerdim. Yolda karşılaşırdık, selam verir, selamını alırım, o geçer giderdi. Ama sanki benim belimin kemiği kırılırdı, kenara çekilir bir müddet kendime gelemezdim. Sami Edendi’nin yüzünden, tebessümünden, nazarından etkilenmemek mümkün mü? Onu bütün mahlukat sevmiş. Veli olarak doğmuş, melek gibi bir insandı. Yola bağlılığım yoktu ama ona aşık olmuştum. Her sabah onunla karışılaşıp, selamını almak, onu seyretmek benim için en büyük zevk olmuştu. Tebessümü içimi ferahlatırıdı.

Sonra Sami Efendi Hazretleri İstanbul’a gittiler. 1964’e kadar iş hayatının içinde debelendim durdum. İbadetimden zevk alamıyordum. Çalış çalış, hayat bu olmamalı diyordum.

Yahyalılı Hacı Hasan Efendi babamın arkadaşıydı. Adana’ya vaaza geldiği zaman ona otomobilimle hizmet ederdim. Bir gün onu Tarsus’taki Ashab-ı Kehf’e götürmüş, mağarada zikretmiştik. Dr. Necmettin Beylere, “Faruk Bey’i Adana vazifelisi Hasan Efendiye götürün” demiş.

Hasan Efendi 39 yaşındayken istihare neticesinde bana ilk dersimi verdi. Ders alır almaz içimi bir yanma kapladı ama tarifi mümkün değil.

Hasan Efendiye “Benim anam da babam da yoklar, bundan sonra anam da babam da sizsiniz” dedim. Hasan Efendi bizi öyle bir hayata yönlendirdi ki manevi hayatımızdan, manevi bağlarımızdan alıkoyacak herşeyden uzak dururduk. Çocuklarımıza bile gönlümüzü kaydıramazdık. Bu söz biraz ağır gelebilir. Ama bizim yolumuz Allah yoludur. Ondan başka herşey mâsivâdır.

Manevi Hayatta Üç Şart

Manevi hayatta ilk olarak “Bu yol beni Allaha kavuşturacak” inancı tam ve tereddütsüz olacak. İkinci olarak yola teslimiyet külliyen ve eksiksiz olacak. Üçüncü olarak azimetle amel edeceksin, ruhsatla değil. İşte böyle olursa istifade edilir.

Hasan Efendi’nin ders kontrolü çok sıkıydı. Verdiği dersi hakkıyla yapmak üç buçuk saatten önce bitmezdi. Teheccüd namazı da 55 dakika sürerdi. Manevi dersimi yetiştirmek için en geç saat 2’de kalkmam gerekirdi. Yorgun argın akşam eve gelirdim ama mutlaka o saatte kalkardım. Saatlerimi diz üstü tahtanın üzerinde şevk içinde geçirirdim elhamdülillah. Yine Rabbime şükrederim hayatım boyunca dersim bir gün bile sabah namazına kalmamıştır. Bu hususta bir de şunu arz edeyim: zikirle meşgul olurken şunu göreyim, şöyle birşey elde edeyim düşüncesinde hiç olmadım. Benim vazifem Allah’ı zikretmektir.

Sami Efendimiz bir görüşmemizde şöyle buyurmuştu “Bir tencereyi tamamen suyla doldurursanız altını yaktığınızda bir müddet sonra taşar. İçindeki yemek de pişmez. Ama tencereyi yarıya kadar doldurursanız bir müddet sonra içindeki yemek taşmadan pişer. İşte bunun gibi akşam yemeğini çok yemeyip, mideyi doldurmazsanız tencerenin tıkır tıkır kaynadığı gibi kalp de seherde tıkır tıkır çalışır.” Kendi ifadesi aynen böyleydi “tıkır tıkır”. O yüzden çoğunlukla artık sahur yemeklerinde bile suyla iktifa ettim.

Sami Efendi Buyurdu ki

Sami Efendi Hazretleri yine buyurdular ki “Faruk Bey Tarikat-ı Aliyyey-i Nakşibendiyye’de vukufu zamanî, vukufu adedî çok önemli iki esastır. Vukufu zamanî her gece seher vaktinde aynı saatte kalkmak, vukufu adedî ise verilen adetleri ne bir fazla ne bir eksik olarak tam adedinde yapmaktır. Eğer bu ikisi yoksa, gece bir ihvan dersini yapamıyorsa o ihvan istifade edemez. Seher vaktinden istifade etmek lazımdır”.

Vukufu zamanîden kasıt gecenin içinde dönen bir eşref saati vardır. Sen eğer bazen önce bazen sonra kalkarsan o eşref saatini yakalaman zorlaşır. Ama her gün aynı saatte Rabbin huzuruna durursan, sen sabitsin eşref saati gelir seni bulur. Vukufu adedî de ise şuur icab ediyor. Zikrin bir fazla veya bir eksik olmaması için dalgın olmamak gerekiyor. Bu hususlara riayet menzili maksuda ulaşmayı kolaylaştırır.

Hasan Efendi evliyadan bir zat idi. Bir hafta yemek yemediği, bir hafta uyumadığı olurdu. Celâdetli bir insandı. Fakat size Hasan Efendinin bir tebşiratını aktarayım:

Hasan Efendiyle bir gün Adana’nın içinde gidiyoruz. Yolda ışıklarda durduk. Sağ tarafta iki-üç hanım bekliyorlar, biraz açık saçıklar. Ben yüzümü sol tarafa doğru çevirdim. Hasan Efendi bana dedi ki: “Hacı Faruk bu zamanda dervişlik çok kolaydır. Zamanımızda bir ihvan haramdan sakınır, farzları yerine getirir, biraz da nafileye yönelebilirse Allah-ü teala kendisine Sâdât-ı Kiram Hazeratının zamanındaki evliyalık derecesini verir”.

5 yıl kadar Hasan Efendinin eğitiminden, terbiyesinden geçtik. 1969 yılıydı. Bir gün bana dedi ki “Sami Efendimiz rahatsızmış, onu ziyarete gideceğim. Ziyaret sırasında Sami Efendiyi rahatsız görünce çok üzülmüş. Çok coşkulu, muhabbet dolu, keskin bir insandı. Orada “Ya Rabbi Sami Efendimin rahatsızlığının birazını bana versen de Efendim rahatlasa” diye niyaz etmiş. Demekki niyazı sırasında kalbi ile Allah-ü teala arasındaki perdeler kalkmış. Ama bu tür talepler çok tehlikelidir. İstanbul’dan geldi, iki gün sonra vefat etti. Ölçüler ve sınırlara çok dikkat etmek gerekir.

Hasan Akbaşgil Efendi’den sonra Muhammed Baysal hocamız vazifeli oldu. 5 yıl da onun hizmeti devam etti. Musa Efendimiz kitabında Muhammed Baysal hocamızla ilgili olarak evliyadır şehadetinde bulunuyorlar.

Onun da vefatından sonra Sami Efendi beni İstanbul’a çağırdı. Tarlada çalışıyordum, kalktım gittim. Bana “Evladım Kasımzade dünyasını değiştirdi, bu vazifeyi siz alacaksınız” dedi. Ben de “Efendim, bu mülevves halimle mi sizin evlatlarınızın karşısına çıkacağım” dedim. Avucunu açtı ve “Evladım bak bu senin kader kitabın, oku, burada senin bu yola hizmetin görülüyor” dedi. Ben de elimi kaldırdım “Ya Rabbi benim ruhumu bu yolun evlatlarının ayaklarının altında, hizmetinde kabzet” dedim.

Fabrikayı Bedava Verdim

Karabucak Tekstil Fabrikası’nın üçte bir hissesi validenizle benimdi. Bu dünyanın karışık işleri beni meşgul etsin istemiyordum. Şirket hissedarlarını topladım, zaten aile şirketi. “Ben hissemi devretmek istiyorum, almak isteyen var mı?” diye sordum. Ses çıkmadı. “Bilâ bedel vereceğim” dedim. Herkes şaşırdı. Sonra “Vereceksen kardeşine ver” dediler. Peki dedim ve bir kağıda hissemi devrettiğimi yazdım ve çıktım. Arkamdan “Herhalde Faruk Bey bunadı” demişler. Onlar bunu anlayamazlar. Yoldan anlamayanlar öte dursun, yoldan anlayanlar beri gelsin...

Bana ne mutlu ki Allah-u Teala hizmet nasip etmiş. Ne saadet. Rabbim kendine vâsıl olmak isteyenlere ölünceye kadar hizmet şerefini benden almasın.

Kardeşim, hizmet hususunda da şunu söylemek isterim. Sen eğer niyetin temiz olarak hizmet yoluna adımını atarsan Allah yolunu açar. Bundan şüphen olmasın.

Sami Efendi zamanında bütün ağırlık maneviyata, tasavvufa verilmişti. Musâ Efendi manevi hayatın yanında, ahlakın güzelleştirilmesini, aile hayatını, iş hayatını haramlardan sakınarak şeri hükümlere oturtmaya çalışmıştı. Osman Efendi ise bütün dünya müslümanlarının maddi, manevi ızdıraplarına ulaşmaya çalışıyor. Bugün hizmet günüdür.

Y.S.Tan: Efendim Sami Efendi’nin Adanadaki irşâdı ile ilgili hatırladıklarınız var mı?

  1. Karabucak: Sami Efendi Adanaya geldikten sonra kendisine ailesinin Ramazanoğlu Vakfı’nın idaresi ile meşgul olmasını teklif ediyorlar. 70 lira ücret verecekler. Sami Efendi 7 liralık ücretle imâmet vazifesi yapmak istediğini söylüyor. Hem irşad hizmeti yapacak hem de sarık takacak. Müftülük Sami Efendi’nin durumunu bildiği için müsade etmiyor. Fakat o sıralarda Bulgaristan göçmenleri Adana’ya getiriliyorlar, Adanalılar onları kabul etmiyorlar, aralarına almıyorlar. Kimsenin, hiçbir hocanın sözü kâr etmiyor. O zaman Sami Efendi’ye vaazlık izni verirsek o bu kaynaşmayı sağlar, diyorlar. Aslında zaruretten dolayı Sami Efendi’ye izin vermiş oluyorlar.

Sami Efendi vaaz ettiği zaman Ulucamii 1-2 saat öncesinden dolardı. Kâni Karaca o, zaman 16-17 yaşlarındaydı. O, 50 dakika kadar Kur’an-ı Kerim okur sonra Sami Efendi vaaz ederdi.

Bir müddet sonra Sami Efendi Adana halkı üzerinde böyle etkili olunca devlet ona gözdağı vermek istiyor. Milli Şefin bizzat tâlimatıyla Adana Emniyet Müdürü Mehmet Ali, Sami Efendi’yi Emniyet Müdürlüğüne çağırıyor. Orada ifadesini alıp, dövecekler.

Emniyet Müdürü Sami Efendi’yi bir odaya alıyor, vurmak için yaklaşınca Sami Efendi “Sakın ha zulmetmeye kalkma, 15 gün sonra bu dünyadan çok kötü bir şekilde ayrılacaksın” diyor. Emniyet Müdürü korkuyor, eli ayağı titriyor, geri çekiliyor. Hakikaten 1 hafta sonra adam helâda ölüyor ve cesedini 2-3 gün sonra buluyorlar, cesedi sıcaktan şişmiş vaziyette gömüyorlar.

Sami Efendi 1953 senesine kadar Adana’da irşada devam etti.

Y.S.Tan: Efendim Sami Efendi ve Musa Efendi ile birlikte hac yolculuklarınız olmuştur. O günlerden aktaracağınız hâtıralarınız var mı?

Sami Efendi ile Hira’ya Çıkış…

  1. Karabucak: Arzedeyim. 1965 senesi haccında Sami Efendi ve Musâ Efendi ile beraberdik. Her yatsı namazından sonra el ayak çekilince Sami Efendi bize tavaf yaptırırdı.

Bir gün işrak namazından sonra “Hira Dağı’na gideceğiz” dendi. Güneş yeni yükselmeye başlamış ama ortalık sıcaktan kavruluyor. Hira Mağarası yüksek. Ben avcı adamım intisaptan önce şu karşınızdaki dağlarda çok dolaştım. Kendim için endişem yok fakat Sami Efendi bu sıcakta bu dağa nasıl çıkacak diye aklıma geliyor. Hira Dağı’nın eteğinde otobüsten indik, güneş bir anda kayboldu, önüne bulut geçti. 1,5 saat dağa tırmandık en ufak bir sıcaklık olmadı. Orada Sami Efendi iki rekat namaz kıldırdı ve kısa bir sohbet yaptı. O zaman mağaranın önünden tamamen Beytullah görünürdü. Sonra tekrar dağdan indik. Çıkış ve inişimiz takriben 2,5-3 saati buldu. Sami Efendimiz otobüs basamağına adımını atarken bulutlar çekildi, güneş tekrar çıktı ve etrafı ateş sardı.

Size bir de Musâ Efendi Hazretleri’nden bir hâtıra anlatayım: Bir ziyaretimizde bana “Güzin hanımefendi nasıllar?” diye sordu. Ben de “ Efendim Dr. Süreyya Bey 20 günlük ömrü kaldı, hazır olun, şoka girmeyin” diyor dedim. Musâ Efendi “ Allah şifa versin, inşaalah daha uzun yıllar yaşar” buyurdular.

Çocuklar doktorun dediklerini duyunca “Baba biz annemi Amerika’ya götürelim mi?” dediler. “Peki gidin evladım” dedim. Orada tetkikler yapılıyor ki karaciğerde kanser hücresi kalmamış. Elhamdülillah hanım bu hadiseden sonra 10 yıl kadar yaşadı.

Tasavvufun Merkez Noktası

Y.S.Tan: Efendim manevi hayat yolcusu sizce nelere dikkat etmelidir?

  1. Karabucak: Şu önümüzdeki halının nasıl bir merkezi varsa Tarikat-ı aliyyenin merkez noktası helal lokmadır. Haramla beslenen bir vücudu Allah karşısında dikmez. Allah’ı seven bir kimse Allah’ın emirlerini yerine getirir yasaklarından sakınır. Sen, Allah’ın yasaklarından sakınmıyorsan üst üstüne haramlar işliyorsan nasıl maneviyat ehli olabilirsin. Peygamber Efendimizi seviyorsan ahlakın, efâlin, ahvâlin onun gibi olmalıdır. Tasavuf yaşamadır, haldir, sözle olmaz. Üstelik fiiliyat da kâfi değildir ihlas isterler.

Tasavvuf ehli olmak kolay değil. Şu anda yaşadığımız aile hayatı, cemiyet hayatı, iş hayatı ile gerçek mutasavvıf olmak çok zor. Olmaz mümkün değil, olmaz. Selman-ı Farisî Hazretleri “Bir müslüman bir kere Allah dese Allah onu kendisine mîrâc ettirir” buyuruyorlar. Peki biz günde binlerce defa Allah diyoruz, niye halimizde bir değişiklik yok? Çünkü temellerimiz sarsıldı, şer’i hassasiyetlerimiz kayboldu. Peki tasavvuf nedir şimdi? Tasavvuf, artık iman muhafazası noktasına geldi zikir, fikir artık haramlardan ictinaptır. Haramlardan sakınalım ki amel-i salihimiz fesada uğramasın. Amel-i salih fesada uğrarsa, iman zaafa uğrar.

Nasrettin hocaya “ Sen nasıl namaz kıldırıyorsun böyle?” demişler. O da cevaben “Zengindeki bu hamiyet ve fakirdeki bu takat ile ancak böyle namaz kılınır” demiş. İşte şu andaki bizim halimiz bu durumdadır.

Haramdan Sakınmadıkça

Y.S.Tan: Efendim, son bir şey daha söylemek istiyorum. Bu sohbet ne zaman yayınlanır bilmiyorum ama kardeşlere tavsiyeleriniz nelerdir?

  1. Karabucak: Ben öldükten sonra yayınlanacaktır. Ben ancak Sami Efendi’nin, Musa Efendi’nin, Osman Efendi’nin nasihatlerini tavsiye edebilirim.

Ama bugün için ne söylersin derseniz, ihvan haramdan sakınmadığı müddetçe maneviyattan istifade edemez. Tarikat şeriatın üzerine rabtedilmiştir. Arabın aceme, Türkün Kürde üstünlüğü yoktur. Takvada kim ileri gitmişse indallah makbul olan odur.

Bir de kardeşlerimiz Sami Efendi hazretlerinin Dualar ve Zikirler kitabından çok istifade edemiyorlar. O kitabın içinde çok sırlar vardır. Günlük hayatlarında o dualarından çok istifade etsinler. Beni de fatihadan mahrum bırakmasınlar.

Ya Rabbi! Kardeşlerimizin feyizlerini bol eyle, muhabbetlerimizi ziyadeleştir. Bizleri muhabbetle yaşat, muhabbetle ruhumuzu kabzet. Yevmül mahşerde bizleri Peygamber Efendimizle birlikte eyle. Ya Rabbi salihlerden, sıddîklerden, şehitlerden bizi ayırma.

Ya Rabbi hepimize hayırlı, helal rızıklar nasip eyle, kul haklarından muhafaza eyle. Bilerek ya da bilmeyerek imanımıza gelecek zararlardan sana sığınırız Ya Rabbi! Habibin hürmetine dualarımızı kabul eyle. Ve sallallahu alâ seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Sami Efendi Anlatıyor: Said Nursi - Es’ad Efendi Görüşmesi

Sami Efendi’mizle birlikte mahrem bir mecliste oturuyorduk. Abdülkadir isimli heyecanlı bir kardeşimiz vardı. O gün Sami Efendi’ye aklına ne geldiyse sormuştu. Efendim kıyamet ne zaman kopacak, Hitler yaşıyor mu gibi...

Sami Efendi Hazretleri de o gün müsamaha ile soruların hepsine tek tek cevaplar verdi. Sorulardan biri de şuydu: “Said-i Nursî’yi tanır mısınız?” Sami Efendi şunları anlatmıştı:

“Kelâmî dergahında bulunduğum sırada Pir Efendimiz çağırdı ve bana “Evladım Sami, başında külahı, üstünde kısa kollu bir abası, belinde kuşağı, kuşağın üzerinde cembiyesi, ayağında kısa konçlu çizmesi olan genç bir kimse gelecek, onu benim yanıma al” buyurdular. O şahıs gelince alıp Esad Efendi’nin yanına çıkardım. Gelen şahıs gittikten sonra dergahtakiler merak ile Esad Efendi’ye “Efendim bu zat kimdir?” diye sordular. O da “Bu genç Said-i Kürdi’dir. Allah kendisine Kuran-ı Kerim’in tefsir ilmini vehbî olarak vermiştir. İstanbul’da zahir ulema ile görüşüp münazaralar yaptıktan sonra bir de tarikat ehlini ziyaret edeyim düşüncesi ile Meclis-i Meşayih Reisi olduğumuz için bizi ziyarete gelmiştir” dedi.”

Sami Efendi şöyle devam etti; “Said-i Nursi yeni hazırladığı bir eseri matbaaya vermeden Pir Efendi’mize sunma ve tashihini isteme düşüncesinde imiş. Dergaha yaklaşınca risaleyi unuttuğunu fark etmiş. Bunu Esad Efendi’mize söyledi. Efendimiz “Evladım tekrar getirmenize gerek yok. O eserin 152 ve 153. sayfasındaki şu ibareyi şu şekilde ifade ederseniz daha güzel olur buyurdular”

Said-i Nursi bu hadise üzerine maneviyat ilmi demek ki farklı bir ilimdir diyor ve Esad Efendi’ye “Efendim bana Kadiri tarikatından zikir verir misiniz?” talebinde bulunuyor. Ders veya virt olarak değil de zikir olarak kendisine tavsiyede bulunuluyor.

Konuşan: Y. Selman Tan

Comments are closed.