Ahirete Yakinî İman

Hacegandan Mektuplar - Prof. Dr. Süleyman Derin

Ahirete Yakinî İman

Sayı : 370 - Aralık 2016


Tasavvufun amacı maneviyat yolcularını ihsan makamına eriştirmektir, Peygamber Efendimizin tarif ettiği üzere “sanki Rabbimizi görüyormuş gibi” O’na kulluk etmelerini mümkün kılmaktır. İhsan mertebesine ulaşan mümin Rabbin bakışı önünde olduğu şuuru ile amel eder. Böylece imanını yakinî hale getirir. İmam Rabbani’ye göre bu hedef sufiler için çok önemlidir. Bazılarının zannettiği gibi tasavvuf sufiyi diğer insanlardan farklı inanç ve amellere götürmez, sufinin iman esasları ile herhangi bir Müslümanın iman esasları aynıdır, farkla ki tasavvuf sufiyi imanını yakîn seviyesine ulaştırmaya yöneltir.

Yakinî iman, Kuran ve sünnette bildirilen, Allah’ın zat ve sıfatlarına dinin gayb olarak nitelendirdiği ahiret ahvaline en ufak bir şüphe olmadan inanmaktır. Bunu bir örnek ile anlatırsak Allah Teala Kuran da Rezzâk olduğunu tüm mahlukatının rızkını bizzat Kendisinin verdiğini haber vermektedir. Şimdi bu vadin hak olduğunu bilen ve Allah’ın Rezzak sıfatına şüphesiz iman eden bir kul, rızkı biraz geç kaldığında haram işlemez, hırsızlık, gasp, yalan gibi haramlara sarılmaz. Rızıktaki gecikmenin bir imtihan olduğunu bilir ve ahirette hesaba yakinen iman ettiği için de harama düşmez. Her ne kadar başkaları gibi sebeplere sarılsa da o sebeplere değil sebeplerin Sahibine güvenir. Bu kesin imanın en güzel ifadesini İbn Ataullah el-İskenderî hazretlerinin şu hikmetinde bulmaktayız. “Yeryüzü bakır, gökyüzü de cam kesilse (yer bitkilerin çıkmasına, gökte yağmurun inmesine izin vermese) rızık konusunda en küçük bir şüpheye düşmem.”

Sufilere göre yakinî mertebeye ulaşmayan, insanın amel ve duygularına yön veremeyen bir iman ancak taklidi bir imandır. Böyle bir Müslüman sırf anne babası ve çevresi inandığı için bazı şeylere inanır ama en ufak bir güçlük ile karşılaştığında imanına aykırı iş yapmaktan çekinmez. Sanki ahiret, hesap, mizan yokmuş gibi davranır. Bir örnek vermek gerekirse bir insan içinde zehir olduğuna kesin inandığı bir suyu içmez, hatta zehir olma ihtimali olsa yine içmez. Kendisine zararı dokunacak konularda insan vehim ve zan ile bile hareket eder. Uhrevi konularda ise aynı insan son derece rahattır, imanına bir zan kadar bile kulak vermez. İmam Rabbani bu tür insanların psikolojisini şu şekilde tasvir eder:

“Sûretâ Müslüman olmak, ben Müslümanım demek, insanı kurtarmaz. Kalbin inanması, yakîn (kesin inanç) hâsıl etmesi lâzımdır. Hâlbuki yakîn nerede? Bunların imanının bir zan veya vehim kadar bile değeri yok. Çünkü akıllı insanlar tehlike durumunda vehme ve zanna bile itibar eder (tehlikeden kaçarlar). Ayrıca, Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde: “Allah, yapdıklarınızı hep görmektedir” (Hucurât, 49/18) buyurmaktadır. Bu ilahi uyarıya rağmen bu insanlar kötü işleri açıkça işlemektedirler. Eğer yaptıkları cürümleri, sıradan bir insanın gördüğünü bilseler, onun gözü önünde kötü işleri asla yapamazlar.” (73. mektup)

Allah’ın Basîr sıfatını bildiği halde haram işleyen kimse fiilî olarak inkar içindedir. İmam Gazali bunun sebebini Müslümanların çoğunun taklidi iman seviyesinde kalmasına bağlar. Diğer dinlerin insanları gibi Müslüman birisi de genelde anne babasını, aile çevresini taklit ederek Müslüman olur. Sırf başkaları yaptığı için namaz kılar, oruç tutar, camiye gider. İmanı da şekilseldir, kalbe inmemiştir. Ona göre bu tür bir iman akıl baliğ oluncaya kadar faydalı olsa da, akıl kemale erdiğinde o kişi imanını yakinî hale getirmek durumundadır. Tevbe bölümünde bu konuyu ele alan Gazali en zor tevbenin bu tür gafil insanların taklidi imandan tevbelerinin olduğunu söyler. Çünkü taklidi iman sahibi inançsızların aksine kendini tam bir Müslüman olarak görmekte ve eksiğinin farkına varamamaktadır. Gazali kamil iman ile taklidi imanın farkını Arapların selviye de balkabağına da ağaç ismi vermelerine benzetir. Yazın kabak büyük yaprakları ile övünerek selviye “ben de sen gibi ulu bir ağacım” der, selvi ise kabağa, “sonbahar rüzgarları esmeye başlayınca kim gerçek ağaçmış görürüz” şeklinde cevap verir. Bu misalde görüldüğü gibi ölüm rüzgarları esmeye başlayınca ancak selvi gibi düzgün ve sağlam imanlar ayakta kalacak, kabak bitkisi gibi olanlar ise rüzgarın önünde savrulacaktır. İmam Rabbani de aksiyona dönüşmeyen iman sahiplerinin tutumlarını değerlendirmeye devam eder ve şöyle der:

“O hâlde bu insanların durumu şu ikisinden biridir: Ya, Allah Teâlâ’nın verdiği habere inanmıyorlar, yahut da Allah Teâlâ’nın görmesine ehemmiyyet vermiyorlar. İşte, böyle davranışlar imandan mıdır, kâfirlikten mi?” (73. mektup)

Aslında imanın gereğini yapabilmenin en önemli şartı ahirete, oradaki mahkeme-i kübraya, hesaba inanmaktır. Bu dünyada amellerimizin karşılığını çoğu zaman göremeyiz, zira burası tohum ekme yeridir ahiretin tarlasıdır. Mevlana’nın tabiri ile burada buğday eken orada buğday; arpa eken ise arpa biçecektir. Dünyada verilen her tür infaklara sadaka denmesinin sırrı burada kendini gösterir. Zira sadaka sıdk kökünden gelmekte olup, Allah için verenin ahirete olan sağlam inancına delildir. Zira ahirette karşılığını göreceğine inanmayan bir insan bu dünyada asla sadaka veremez.

İmam’a göre iman ettim dediği halde gereğini yapmayanların içinde bulunduğu her iki durumda birbirinden daha çirkindir. Bir insan kimsenin görmediği yerde bir hata işleyebilir ama aynı hatayı bir sultanın karşısında işlerse belki de bu hatanın cezası olarak hayatını kaybeder. Halbuki alemlerin Sultanı olan yüce Rabbimiz bizi her an görmektedir, ve bize dilediği anda dilediği cezayı vermeye kadirdir. Peki zayıf olan imanı nasıl kuvvetlendirir ve yakîn haline getirebiliriz. İmam’a göre bunun en kısa ve kolay yolu farzlardan sonra yapılacak olan zikir ve tefekkürdür:

O hâlde, böyle bir insanın (gencin) yeniden imanını tazelemesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Lâ ilâhe illallah, diyerek imanınızı yenileyiniz!” (Ahmed, Müsned, no. 8695) buyurmuştur. Sonra, Allah Teâlâ’nın razı olmadığı işlerinden samimi olarak tevbe etmelidir. Yasak ettiği, haram eylediği şeylerden de sakınmalıdır. Beş vakit namazı cemaat ile kılmalıdır. Gece kalkıp teheccüd namazı kılabilirse, ne mutlu! (73. mektup)

Netice olarak sufiler imanlarının ve bilgilerinin gereğini yerine getiren kimselerdir. Onlara göre amele dönüşmeyen bilgi ve inancın sıhhati yoktur:

“Biliyorum ki bu nasihatlerin ve meselelerin çoğu sizin kulağınıza ulaşmıştır. Ancak maksat amel etmektir, sadece bilmek değil. Kendi hastalığının ilacını bilen bir hasta o ilacı içmeden iyileşemez. İlacı bilmek fayda etmez. Bütün bu ısrar ve mübalağa, amel içindir. İlim (bilmek), sâhibine karşı ahirette delil olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde azabı en şiddetli olan kişi, Allah’ın, kendisine ilminden fayda vermediği âlimdir” (Taberânî, es-Sagîr, nr. 507).

Bazı tarikatlarda ahiret murakabesi şeklinde bir uygulama bile vardır. Şazeli tarikatının büyüklerinden müfessir İbn Acibe bunu şöyle anlatır: Akşam olunca sâlik sakin bir köşeye oturup kendini muhâsebe eder, ibadet ve itaat haricinde boş geçirdiği her nefes için kendini sığaya çeker. Buna muşârata denir. Bu şekilde geceleyen sâlik, sabah uyandığında nefsine şöyle der: “Ey nefis bu yeni bir gündür ve senin aleyhine ahirette şahit olacaktır. Bu yeni günü seni Allah’a daha çok yaklaştıracak amellerle doldurmaya bak. Eğer dün ölmüş olsaydın bugün elde ettiğin hayır ve derecelerden mahrum kalacaktın.” (İbn Acibe, Miracu’t-teşevvüf, s. 15)

Giderek maddileşen, ahireti gündemimizden çıkaran bu günlerde yukarıda verilen nasihatleri yerine getirmeye ne kadar da çok ihtiyacımız var! Rabbimiz bizlere tahkiki imanı ve ahirete olan imanımızın gereklerini yapmayı nasip etsin.

Comments are closed.