HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER Şeyh Sâdî (r. aleyh) -7-

Gönül Bahçesinden - Osman Nûri Topbaş

HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER Şeyh Sâdî (r. aleyh) -7-

Sayı : 371 - Ocak 2017


Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“Ey Âdemoğlu! Bazen nîmet içinde mağrur ve gâfil; bazen yoksulluk içinde ümitsiz ve mahzunsun... İşte neşeli ve kederli zamanındaki hâlin budur. Bilmem ki Rabbine kulluğu ne zaman edeceksin?!.”

[Cenâb-ı Hak, Fecr Sûresi’nde insanoğlunun bu zaafına şöyle işaret buyuruyor:

“İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nîmet verdiğinde (sevinir ve) «Rabbim bana ikram etti» der.

Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise (üzülür) «Rabbim beni önemsemedi» der.” (el-Fecr, 15-16)

Gaybı Allah’tan başkası bilemez. Hakkımızda neyin hayır, neyin şer olduğunu, Rabbimiz elbette bizden daha iyi bilir. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk’ın bizim için takdîr ettiği, bizim kendimiz için arzu ettiğimizden daha hayırlıdır. Kul, Rabbinin takdîrinden râzı olacak ki, Rabbi de kulundan râzı olsun.

Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, gönül huzuruna erebilmek için gereken saâdet reçetesini şöyle ifade buyurmuşlardır:

“Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız! Bu, Allâhʼın, üzerinizdeki nîmetini küçük görmemeniz için daha uygun bir davranıştır.” (Müslim, Zühd, 9)

“…Kim dîni hususunda kendisinden üstün olana bakıp ona tâbî olur, dünyası hususunda da kendinden aşağı olana bakıp Allâh’ın kendisine vermiş olduğu üstünlüğe hamd ederse, Allah o kişiyi şükredici ve sabredici olarak yazar…” (Tirmizî, Kıyâmet, 58/2512)

Gaflete müptelâ pek çok insan; fakirlik, yokluk, darlık ve mahrûmiyetin mutlak mânâda bir şer olduğunu zanneder. Hâlbuki nicelerini istikâmette tutan, bu mahrûmiyetleridir. Fakat bunun farkında değillerdir.

Yine bazıları da; zenginlik, servet, rahatlık ve bolluğun mutlak mânâda bir hayır olduğunu zannederler. Hâlbuki herkesin terazisi, varlık imtihanını kaldıracak kudrette değildir. Varlıkta da yoklukta da sabır ve şükür ehli olanlar, azın azıdır.

Önceleri sâlih bir kul iken dünya nîmetleriyle imtihan edildiğinde şımarıp azgınlaşan Sâlebe’nin hazin âkıbeti, bunun çok ibretli bir misâlidir.

Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’in Sâlebe’ye yaptığı şu îkaz, hepimiz için büyük bir ders mâhiyetindedir:

“Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…” (Taberî, Câmiu’l-Beyân, XIV, 370-372)

Bu yüzden îman ve irfan ufkundan baktığımızda; Allâh’a hangi durumda daha yakın isek, o hâli kendimiz için daha hayırlı görmemiz îcâb eder.

Hazret-i Ali (r.a.)’ın naklettiği şu hâdise, bu hakîkati ne güzel îzah etmektedir:

“Biz Hazret-i Peygamber (s.a.s.) ile birlikte mescitte oturuyorduk. Mus’ab bin Umeyr (r.a.) çıkageldi. Üzerindeki, kürk parçalarıyla yamanmış hırkasından başka bir şeyi yoktu. Allah Rasûlü, Mus’ab’ı görünce, onun Mekke’de bol nîmetler içindeki hâliyle şimdiki yoksul hâlini düşündü ve gözyaşlarına hâkim olamayıp ağladı. Sonra da (ümmetinin istikbâlinden bir manzarayı haber vererek) şöyle buyurdu:

«–Birinizin sabahleyin ayrı, öğleden sonra ayrı güzel elbise giydiği, önüne bir tabağın konup ötekinin kaldırıldığı, evlerinizi Kâbe’nin örtüldüğü gibi örtülere büründürdüğünüz (yani dünya lezzetlerinin önünüze serildiği) zaman hâliniz nice olur?!»

Orada bulunanlar:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Tabiî ki o gün hâlimiz bugünkünden daha iyi olur. Çünkü o zaman geçim derdimiz olmaz, kendimizi tamamen ibadete veririz.» dediler.

Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz:

«–Bilâkis bugün siz, o günden daha hayırlı durumdasınız.» buyurdu.” (Tirmizî, Kıyâmet, 35/2476)

Dolayısıyla kul için nîmetin azlığının mı, çokluğunun mu hayırlı olduğu meçhuldür. Meselâ kulu Rabbine yakınlaştıran bir mahrûmiyet, onu Rabbinden uzaklaştıran nâiliyetten daha hayırlıdır. Mühim olan; kahırda da lûtufta da, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu unutmamaktır. Allâh’ın bizi bazen hayırla bazen de şerle imtihan ettiğini hatırımızdan çıkarmamaktır.

Hazret-i Ömer (r.a.):

“Zenginlik de fakirlik de aynı şekilde birer binektir. Hangisine bineceğime aldırmıyorum.” buyurmuştur.

Süleyman (a.s.), nâmütenâhî bir varlık ve saltanat sahibi kılınmıştı. Fakat dünya nîmetleri aslâ kalbini işgal etmemiş, nîmetlerin asıl sahibi olan Allâh’a dâimâ şükür hâlinde bulunmuştu. Bu güzel hâli sebebiyle de Cenâb-ı Hakk’ın; “ne güzel kul”1 iltifâtına mazhar olmuştu.

Öte yandan yokluk ve hastalıklarla imtihan edilen Eyyûb (a.s.) da, bu imtihanı kendisine takdîr edenin Allah Teâlâ olduğu idrâki içinde, dâimâ hâline rızâ göstermiş, hiçbir zaman şikâyet etmemiştir. Eyyûb (a.s.) da bu rızâ ve teslîmiyeti ile Rabbimiz’in “ne güzel kul”2 iltifâtına mazhar olmuştur.

Dolayısıyla ârif mü’minler, hangi şartlarda imtihan edildiklerine değil, o imtihanlarda Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ne kadar kazanabildiklerine bakarlar. Onların derdi; hangi imkâna sahip oldukları değil, o imkânla ne kadar Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabildikleridir.

Bunun içindir ki Yunus Emre Hazretleri şöyle der:

Ne varlığa sevinirim,

Ne yokluğa yerinirim,

Aşkın ile avunurum,

Bana Sen’i gerek Sen’i!..

Hakîkaten, dünyalar bizim olsa, fakat Allah’tan gâfil olsak, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’i tanımamış olsak, İslâm ve îman nîmetlerinden mahrum kalsak, bunun ne kıymeti olurdu?.. Zira bu dünyadaki ömrümüz de, dünya da fânîliğe mahkûm… Fakat îmânın getireceği huzur ve saâdet ise, ebedî...

Unutmayalım ki, dünyanın en mesut insanları; her istediğini, dilediği anda bulabilenler değil, Rabbini her an kalbinde bulabilen sâlih mü’minlerdir.

Yine dünyanın en bahtiyar insanları; eldekine kanaatle huzura kavuşan, hamd, rızâ ve şükürle zenginleşen deryâ gönüllü mü’minlerdir.

Mühim olan; “gönül zengini” olabilmektir. Bu ilâhî imtihan âleminde ne kadar kırık kalbi tesellî edebilirsek, ne kadar mahzun ve mazlumların gönlünü alabilirsek, o kadar gönül zenginiyiz demektir. Gerçek zenginlik de budur.

Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

“Sen varını-yoğunu, malını-mülkünü ver de bir gönül yap! Yap da o gönül; mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin!..

Allâh’ın huzûruna altın dolu binlerce kese götürsen, Cenâb-ı Hak:

«Biz’e bir şey getirmek istiyorsan, kazanılmış bir gönül getir! Çünkü altın, gümüş Biz’im için bir şey değildir. Eğer Biz’i ve rızâmızı istiyorsan, bunun ancak bir gönül kazanmaya bağlı olduğunu unutma!..» buyurur.”

Velhâsıl gerçek servet, gönülden yükselen hayır-duâların meydana getirdiği ebedî saâdet sermâyesidir.]

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“İnsanın kalbi dünyaya meyledince, bala düşmüş sinek gibi olur.”

[Kalbe musallat olan dünya hırsı, kulu mânen helâke sürükleyen bir girdap gibidir. O girdaba kapılan, çırpındıkça daha çok batar.

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri bu hakîkati şöyle ifade buyurur:

“Maddiyâta meyledenler için hayat, deniz suyu içmeye benzer; içtikçe susarlar, susadıkça içerler.”

İlâhî imtihan gereği, dünya nîmetlerine bir câzibe, kula da o câzibelere karşı kuvvetli bir temâyül verilmiştir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük; insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allâh’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 14)

Mü’minin vazifesi, bu “cezb ve incizâb” kânunu, yani dünyanın çekiciliği ve nefsin dünyaya düşkünlüğü arasında, kulluk istikâmetini muhâfaza etmektir. Gönlünü dünya nîmetlerinin esiri etmemektir.

Bunu temin ettikten sonra, dünya ile meşgûliyetin bir zararı yoktur. Nitekim âyet-i kerîmede:

“Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasîbini unutma!..” (el-Kasas, 77) buyrulmaktadır.

Dünyadan nasîbimizin ölçüsünü de, günümüz toplumunun lüks ve israfına bakarak değil, Allah Rasûlü ve ashâb-ı kirâmın hayatına bakarak belirlememiz gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, Tevbe Sûresi’nin 100. âyetinde bize Muhâcirleri, Ensâr’ı ve onlara tâbî olan ihsan sahiplerini örnek göstermektedir. Günümüz toplumunun hastalıklarından olan aşırı tüketim, lüks ve israf ise, sahâbe toplumunun tanımadığı bir hayat tarzıydı.

Şu hâdise, dünyadan nasibin hangi kalbî keyfiyetle aranacağını ne güzel îzah etmektedir:

Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken uğradığı Bağdat şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden:

“–Yazık! Tam da en güzel şekilde ibadet ve hizmet edecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allah ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu sefer:

“–Mâşâallâh! El kârda, gönül Yar’da!..” diyerek genci takdîr eder.

Böyle sâlih mü’minler hakkında âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

(Öyle hakîkî) er kişiler vardır ki onlar, ne ticâret ne de alışverişin, kendilerini Allâh’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı kimselerdir. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden (kıyâmet gününden) korkarlar.” (en-Nûr, 37)

Demek ki kulun dünya ile hadd-i lâyığında, yani kifâyet miktarı alâkadar olmasında beis yoktur. Hattâ bu, başkalarına yük olmamak ve infaklarla Cenâb-ı Hakk’a daha çok yaklaşabilmek için son derece lüzumludur. Mühim olan, bu alâkanın ölçüsünü kaçırmamaktır. Yani dünyevî muhabbet ve endişelerin, gönlü işgal etmesine fırsat vermemektir.

Zira Cenâb-ı Hak, gönüllerimizi îman, ihlâs, takvâ, mârifetullah ve muhabbetullâh’ın tecellîgâhı olsun diye yaratmıştır. Gönül sarayındaki tahtın, yalnızca kendisine tahsis edilmesini dilemiştir. Bu yüzden o tahtı, dünya muhabbetlerinin işgâl etmesi, ilâhî muhabbetten mahrûmiyetin baş sebebidir.

Bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere Allah katında dünyanın, bir sivrisineğin ka­nadı kadar bile değeri yoktur.3 Bu yüzden Allâh’ı unutarak âdeta dünya me­tâ­larının kasası hâline dönü­şen kalplere Cenâb-ı Hak buğz­eder.]

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“Başkalarının elindekine tamah etmeyi bırak da (kanaat ve rızânın) saltanatını sür. İhtirâsı bırakanın şerefi yükselir.”

[Bir gün, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’e bir adam gelerek:

“–Yâ Rasûlâllah! Bana öyle bir amel söyle ki onu yaptığım zaman beni Allah da, insanlar da sevsin.” dedi.

Allah Rasûlü (s.a.s.) ona:

“–Dünyaya karşı zâhid ol, ona rağbet gösterme ki Allah seni sevsin. İnsanların ellerinde bulunan şeylere karşı zâhid ol, onları isteme ki insanlar da seni sevsin.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Zühd, 1)

İstiğnâ, yani gönül zenginliği, ham hüviyetten kurtulup kemâle eren takvâ ehli mü’minlerin vasfıdır. Muhtaç olsa dahî, Allah’tan başkasından bir şey istememektir. İstiğnâ hâlinin, kulu ilâhî lûtuflara eriştirdiğini gösteren şu hâdise ne kadar ibretlidir:

Ebû Saîd (r.a.), mâruz kaldığı açlık yüzünden karnına taş bağlayan sahâbîlerdendi. Annesi ona:

“–Kalk, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e git, O’ndan bir şeyler iste. Falan adam Rasûl-i Ekrem’e gitmiş, O da onun imdadına yetişmiş. Filân da gitmiş, o da nîmete nâil olmuş. Haydi sen de git, belki bir hayırla dönersin.” dedi.

Ebû Saîd (r.a.) ise vâlidesine cevâben:

“–Hele dur bakalım, bir şeyler arayalım, bulamazsak öyle gidelim.” dedi. Fakat bütün aramaları ve gayretleri boşa çıktı. Bunun üzerine çaresiz, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e gitmeye karar verdi. Efendimiz’in huzûruna girdiğinde O'nu hutbe îrâd ederken buldu ve hutbeyi dinlemeye koyuldu. Allah Rasûlü (s.a.s.) hutbesinde şunları söylüyordu:

“İstiğnâ gösteren ve iffetini muhafaza eden insanları, Cenâb-ı Hak âlemden müstağnî kılar.”

Ebû Saîd (r.a.), bu sözü işittikten sonra Efendimiz’den bir şey istemeye cesaret edemedi ve eli boş bir vaziyette evine döndü.

Kendisi bundan sonraki hâlini şu şekilde anlatıyor:

“Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’den bir şey isteyemeden evime döndüğüm hâlde Cenâb-ı Hak bize rızkımızı gönderdi. İşimiz o kadar yoluna girdi ki, Ensâr içinde bizden daha zengini yoktu.” (Ahmed, III, 449)]

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“Aç gözlü, haris birisine bütün dünyayı versen doymaz. Lâkin kanaatkâr insan, bir kuru ekmekle doyar.”

[Mânevî terbiye görmemiş ham bir nefis, ne kadar nîmete nâil olursa olsun doymak bilmez. Bu doyumsuzluğun rûhunda meydana getirdiği huzursuzluk, bir an olsun onun yakasını bırakmaz.

Hâlbuki îman nûruyla gönül huzuruna kavuşmuş bir mü’min, kifâyet miktarı bir rızka hamd eder, hattâ onu bile paylaşacak insan arar.

Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, nefsânî arzularına râm olan insanın aç gözlülüğünü şöyle tasvir buyurur:

“İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz...” (Buhârî, Rikāk, 10; Müslim, Zekât, 116-119)

Hakîkaten, gözünü hırs bürümüş bir insana bütün dünya verilse; “Acaba Ay’dan da bir parsel alabilir miyim?..” diye düşünür. Yani onun dünya hırsı, tatmin edildikçe daha da artar. Nasıl ki bir yangını odun değil su söndürürse, nefsin ihtirâsını söndürmek için de ona dünyayı değil, dünyaya büyük vedâ olan ölümü ve âhireti sıkça hatırlatmak gerekir.

Maalesef günümüzde, âhiretsiz bir dünyaya îman etmiş materyalist ve kapitalist nefislerin ihtirasları, insanlığı felâketten felâkete sürüklüyor. Afrika’nın yeraltı zenginliklerini sömürmek isteyenler, o bölgenin insanlarını pek çok mahrûmiyete mahkûm ediyor. Suriye’de bir toprak kavgası sebebiyle nice insan canlarından, niceleri de yurtlarından ediliyor. Fakat zâlimlerin ihtirâsı yine de dinmek bilmiyor. Bugünkü mazlum İslâm coğrafyasının manzarası, bunun acı tezâhürleriyle dolu…]

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“İki şey aklen muhaldir: Biri, ezelden takdir edilmiş rızıktan fazlasını yemek; öteki de ecel gelmeden önce ölmek.”

[Rızık ve ömür, ezelden takdir edilmiştir. Ne hırsla rızık artar, ne de korkunun ecele faydası vardır.

Rızık endişesi veya daha çok kazanma hırsıyla ilâhî hudutları çiğneyerek haram ve kerâhetlere meyletmek ne kadar yanlışsa, şu fânî cihanda biraz daha yaşayabilmek için istikâmetten tâviz vermek de o kadar yanlıştır. Canına ve malına düşkünlük sebebiyle, Allah için yapılacak gayret ve fedakârlıklardan kaçınmak, bir îman zaafıdır.

Nitekim müslümanların yetmiş şehid verdiği Uhud’dan sonra Medîne’deki münâfıklar, yaptıkları ihânet ve sahtekârlıkları bir mârifetmiş gibi gösterip müslümanlara akıl vermeye kalkıştılar:

“–O ölenler, bizim sözümüzü dinleselerdi, şimdi ölmemiş olacaklardı.” dediler. Onların bu hâline Kur’ân-ı Kerîm çok sert bir tehditle cevap verdi:

(Evlerinde) oturup da kardeşleri hakkında: «−Bize uysalardı, öldürülmezlerdi.» di­yenlere: «−Eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!» de!” (Âl-i İmrân, 168)

Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulmaktadır:

“Hiç kimse yok ki, ölümü Allâh’ın iznine bağlı olmasın. (Ölüm) belli bir süreye göre yazılmıştır...” (Âl-i İmrân, 145)

Pek çok ibadet ve hizmet, ancak sıhhat ve âfiyet nîmetiyle îfâ edilebilir. Dolayısıyla canı ve sıhhati muhâfaza için tedbir almak elbette zarûrîdir. Fakat cana ve mala olan aşırı düşkünlük sebebiyle kulun Allah yolundaki gayret, hizmet ve fedakârlıklardan uzak kalması, ebedî kurtuluş için son derece mahzurludur.

Bir kelâm-ı kibarda şöyle buyrulur:

“Şu üç vasıftaki insan Allah’tan uzaktır:

1) Rahatını düşünerek hizmetten kaçanlar.

2) Fâsıklarla hemhâl olanlar.

3) Hassas olduklarını bahâne ederek, yani «içim kaldırmıyor» diyerek mâtemlerin civârından uzak duranlar.”

Cenâb-ı Hak, şeytanın kalplere verdiği “ölüm” ve “fakir düşme” korkusunu aşarak canını ve malını Allah yolunda cömertçe bezleden kulları için:

“Allah mü’minlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111) buyurmaktadır.

Bu ilâhî müjdeye nâil olmak yerine -münâfıkların yaptıkları gibi- Allah yolundaki gayretlerden geri durmak, hiç kimseyi kendisine ezelde takdir edilmiş olan ömür ve rızıktan daha fazlasına eriştiremez.

Sevbân (r.a.)’ın naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Size saldırmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.”

Orada bulunanlardan biri:

“–O gün sayıca az olacağımız için mi bu durum başımıza gelecek yâ Rasûlâllah!?” diye sordu.

Efendimiz (s.a.s.):

“–Hayır, bilâkis o gün, siz çok olacaksınız. Lâkin sizler, bir selin getirip yığdığı çer-çöp misâli, hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı koyacak!”  buyurdular.

“–Zaaf da nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” denilince de:

“–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 5/4297)

Demek ki kalpler, âhiret yerine dünyaya meylettiğinde; mü’minin heybeti, vakârı, şahsiyeti kaybolmakta, bu da zilleti beraberinde getirmektedir. Bu, fert plânında olduğu gibi, toplum plânında da böyledir. Nitekim tarihe baktığımızda da bu hakîkati açıkça görmekteyiz:

Ecdâdımız Osmanlı, îlâ-yı kelimetullah dâvâsının sancaktarlığı hizmetini canından azîz bilip Allah yolunda fedakârca koştuğu zaman, 400 çadırlık bir aşiretten 24 milyon kilometrekarelik bir cihan devletine ulaştı. Ne zaman ki -Lâle devrinde olduğu gibi- Sâdâbâd eğlenceleri ve dünya zevklerine temâyül baş gösterip uhrevî endişeler geri plâna düşmeye başladı; Cenâb-ı Hak da o muazzam nîmetini geri aldı. Neticede koskoca İslâm âlemi bugünkü perişan durumuna düştü.

Bu mâkus tâlihi tersine çevirmek ve dünyada da âhirette de huzura kavuşabilmek için, evvelâ gönüllerimizin rotasını esas hayat olan âhirete çevirmeliyiz. Zira tarihimizde olduğu gibi, yönümüz âhiret olursa, dünya da peşimizden gelir. Fakat kalplerimiz dünyaya meylederse, ne dünyayı ne de âhireti kazanabiliriz.]

Cenâb-ı Hak, âlem-i İslâm’a yeniden bir uyanış, silkiniş ve öze dönüş ihsân eylesin. Elimizle, dilimizle ve gönülden duâlarımızla, dünyanın dört bir yanındaki mazlum müslüman kardeşlerimize sahip çıkabilmeyi, cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn!..

Comments are closed.